Ramazan insanlığa açılmış ilahi bir kredidir

Posted by Zahid in Genel on 02-09-2010

Siz Ramazan’dan ne beklerseniz, onu elde edersiniz.

Ramazan’a “beslenme ayı” gözüyle bakanlar beslenirler. Ramazan’ın onlara getireceği sıcak pidedir, güllaçtır, ekmektir, ettir. Böyle bakanlar, Ramazan’dan kilo almış olarak çıkarlar. Ramazan’a “diyet ayı” gözüyle bakanlar diyet yaparlar. Ramazan’ın onlara getireceği daha hafif bir vücut, daha dar bir bedendir.

Ramazan’a festival gözüyle bakanlar, direklerarası eğlence fasıllarında olduğu gibi Ramazan’dan haz devşirirler. Vur patlasın, çal oynasın havalarında karşıladıkları Ramazan’dan geriye, haz ve neşeleri kalır.

Ramazan’a Kur’an vahyini bize armağan eden ilahi bir kredi olarak bakanlar ise, Ramazan’ı “derin insan”ın oluşturulmasında bulunmaz bir fırsat bilirler.

Yüreklerinin yıkılan yerlerini yapmak, akıllarının tahrip olan yerlerini tamir etmek, iç dünyalarının su alan yerlerini tıkamak, bilinçlerinin bozulan yerlerini onarmak, iradelerinin kaybolan kısmını kazanmak, şahsiyetlerinin eksilen yerlerini tamamlamak için bir fırsat…

İnsan bu. Yani “nisyan”, yani “unutkan varlık”. Kendini unutur, sorumluluğunu unutur, konumunu unutur, değerini ve haddini unutur.

İslenir, paslanır, kirlenir, aşınır. Dolayısıyla insanın da yıllık bir bakıma ihtiyacı olur. Dahası, acıkan ruhlar doyurulmazsa, manevi ölümler başlar. İnsana midesinin açlığını haber veren enzimlerdir. Mide boş kaldığını bu enzimler aracılığıyla beyne iletir ve insan aç olduğunu fark ederek yiyecek arayışına girer.

Fakat insan, ruhun açlığından, midenin açlığı kadar kolay haberdar olmaz. Çünkü ruhun enzimleri yoktur. Birçokları, ruh açlığından, manevi bir ölümle burun buruna geldiklerinden haberdar bile olmazlar.

Kur’an’ın bir tabiri vardır: “Giydirilip yaslanmış kalaslar”. Nifak vs. gibi sebeplerle içi boşalmış, dışı içinden daha değerli hale gelmiş, ağaçlar gibi içinden çürümüş insan tipleri için kullanır Kur’an bu tabiri. Elbisesi kendisinden pahalı beşerler, içini satıp dışına yedirmiş sözde insanlar için.

İşte Ramazan, insanın içinin boşalmasına karşı alınmış ilahi tedbirlerden sadece biridir. İnsanlara dış dünyalarını bir süreliğine iç dünyalarının arkasına atmalarını telkin eder. Ruh bakımını, beden bakımından öne almalarını telkin eder.

Sosyal olarak Ramazan, insanın sahip olduklarının ALLAH tarafından ona sınav için emanet edilmiş değerler olduğunu hatırlatır. Paylaşabilenler, bu sınavı verecek olanlardır. Gönlünü Ramazan’a açanlar, elini ve kapısını da yoksula açar.

İşte Ramazan, bütün bu boyutlarıyla, insanlığa açılmış ilahi bir kredidir.

Bu krediyi kimileri har vurup harman savururcasına hovardaca harcayıp tüketir. Kimileri de alır ve onu katlayarak artan manevi bir sermaye haline getirir. Yoksullaşan iç dünyasını onunla zenginleştirir.

Kimlik ve kişiliğini geliştirir. Duruşunu kavileştirir. Duygu ve düşünce katsayısını yükseltir. Bu ülkenin gerçek sahibi olan Müslümanlar, her Ramazan’ı bu toplumun yaralarını sarmak için bir seferberlik zamanı bilmelidirler. Sadece aç ve açıkların yardımına değil, aynı zamanda din ve iman bakımından da fakirleşmiş insanımızın yardımına koşmalıdırlar.

Bu ülkedeki inanç yoksullaşmasının, maddi yoksulluktan çok daha vahim sonuçlar üreteceğini unutmamalıdırlar. IMF’den dış kredi, Dünya Bankası’ndan fon, Kızılhaç’tan karşılıksız yardım alabilirsiniz. Fakat din ve iman fukaralığına duçar olmuşsanız, hangi uluslararası kurumun kapısını vuracaksınız?

İnanç yoksulluğunu ancak, iman, ahlâk ve erdem zenginliğiyle yenebilirsiniz. İşte Ramazan, o zenginliğin kaynaklarından biridir .                                                                                                                                                                                 islam, islami, islami sohbet, islami chat, islam sohbet, dini sohbet , islam nurum, nurdua, din sohbet, din chat, asya sohbet, sohbet, chat, aysimam, nur muhabbet, muslumanlar, islami portal, islam sevgisi, sevdasi, muhabbet

Resulullah(s.a.v)’ı sevmek Sunneti yasamaktır.

Posted by Zahid in Genel on 23-08-2010

Bütün âlemler, kendileri için ‘Rahmet’ olarak gönderilen Yüce Peygamber Aleyhisselatu Vesselam’ın mübarek veladetinin yıldönümüne büyük bir aşk ve heyecan içinde hazırlanmaktadır. Eğer kulaklar duyabilse, gözler görebilse, gönüller hissedebilse, kalpler algılayabilseydi; görünen ve görünmeyen âlemlerin canlı ve cansız varlıklarının bir düğün telaşı içinde, bir bayram coşkusuyla o mübarek gün için sevinç ve neşe içinde merasim yaptıklarına şahid olunabilirdi belki. Gözlerimizin önündeki perdeler kaldırılsaydı ve kulaklarımızın işitme algısı değişseydi eğer, belki her varlığın kendi lisanıyla ‘Rahmeten li’l–Âlemin’ olan Peygamberi gönderdiği için Rablerine hamd ettiğini duyar ve bunun için kendilerine öğretildiği şekilde secde ettiklerini görebilirdik.
Bir Kutlu Doğum yıldönümüne daha ulaştırdığı için Rabbimize hamd olsun. Rabbimize hamd olsun diyoruz, çünkü Habibullah Aleyhisselatu Vesselam’ın mübarek veladetiyle sevinmek, Ona (s.a.v) olan sevgimizi ve bağlılığımızı göstermek, Ona (s.a.v) ve âline salâvatlar getirmek, bu mübarek günler vesilesiyle etkinlikler düzenlemek, hayırda bulunmak, yetimleri sevindirmek, muhtaçlara yardım eli uzatmak ve diğer hayır–hasenatın hepsi, uhrevi mükâfatlar ve dünyevi mutluluklara ulaşma yolunda rahmetin ta kendisidir bizim için…
Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın âlemlere rahmet oluşu, sadece Onun (s.a.v) 63 yıllık mübarek ömrüne has, bir dönemle sınırlı, bir asra sıkıştırılmış bir rahmet değil; bilakis kıyamete kadar, hatta insanların tekrar diriltileceği güne, cennetlik ve cehennemlik olanlar birbirlerinden tamamen ayrılıncaya kadar ve ötesindeki sonsuz hayatta da devam eden bir rahmettir çünkü… Bu nedenle senede bir gün de olsa, yoğun bir şekilde Onunla (s.a.v) hemhal olmak, Onu (s.a.v) yaşamak, Onu (s.a.v) konuşmak, Onu (s.a.v) teneffüs etmek, Onu (s.a.v) hissetmek ve insanlara Onu (s.a.v) tanıtmak, amel bakımından bize büyük hayırlar kazandırmakta ve en küçük bir sevaba ihtiyacımız olduğu Diriliş Günü’nde Onun (s.a.v) şefaatine nail olma ümidi vermektedir bizlere… İşte bütün bunlardan dolayı, Onun (s.a.v) âlemlere rahmet oluş vasfı devam etmekte ve bu rahmetin bizi her an kuşattığını hissetmekteyiz.
İşin bir diğer boyutuna baktığımızda ise, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ı senede bir günle veya yılda bir hafta ile yaşamanın, konuşmanın, teneffüs etmenin yeterli olmayacağını hepimiz biliyoruz.
Evet, Kutlu Doğum kutlamaları yaptığımız günlerde, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ı dağarcığımızdaki en güzel kelimeleri kullanarak inşa ettiğimiz şiirlerle sevdiğimizi dile getireceğiz. En güzel na’tlarla Onu (s.a.v) övecek, Onun (s.a.v) vasıflarını övgü dolu sözlerle methedeceğiz. En duygusal ve en edebi yazı ve nesirlerle Ona (s.a.v) olan sevgimizin sonsuzluğunu, bağlılığımızın sınırsızlığını izaha çalışacağız. Duygularımız galeyana gelecek, gözlerimiz yaşlara boğulacak, kalplerimiz incelecek Onun (s.a.v) ismi anıldığında ya da hayatından kesitler anlatıldığında…
Doğrusu budur ve böyle olması gerektiği muhakkaktır. Çünkü O, hayatımızın tam orta yerinde durması gerekendir ve hayatımızın her anı, yaptığımız her şey, tavırlarımız, davranışlarımız, ibadetlerimiz, İslamî ahlak ve kişiliğimiz, aile yaşantımız, hâsılı her şeyimiz Onun (s.a.v) merkezdeki konumuna göre belirlenmelidir.
Ama bunun böyle olmadığını, çoğumuzun Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ı kendisine mihver edinemediğini, hayat yolculuğumuzda Onun (s.a.v) sünnetini kendimize şemsiye yapmadığımızı veya yapamadığımızı üzülerek kabul etmek zorundayız. Bu nedenle Kutlu Doğum günlerini, Onun (s.a.v) hayatımızdaki merkez olma konumunu sürdürüp sürdürmediğimize dair bir durum tespiti ve tahlili yapmak için bir fırsat olarak görmeliyiz. Ona (s.a.v) olan sevgi ve bağlılığımızı, Onu (s.a.v) takip edip etmediğimizi, emanetlerine ne kadar sahip çıktığımızı, Onu (s.a.v) ne kadar dinleyip nasihatlerine uyduğumuzu test edip sınamamız gereken günler olmalıdır, bu mübarek günler… Hayatımızda terk ettiğimiz sünnetleri hatırlayıp yeniden ihya etmek için bu günden daha güzel bir gün olamaz, biz Müslümanlar için…
Örneğin; Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ı sevdiğimizi söylüyoruz canımızdan, malımızdan, evladı ıyalımızdan, ana–babamızdan daha çok… Bu büyük sevgimizin hayatımızdaki tezahürleri, bunun ispatı olabiliyor mu acaba, hiç düşündük mü?
Sevgi, bir iddiadır ve her iddia gibi bu da ispata muhtaçtır. Mesela sabah kalkışımızdan, tekrar yatağımıza uzanıp uykuya dalıncaya kadar Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’a günlük hayatımızda ne kadar yer verdiğimizi tefekkür edelim. O büyük sevgimizle orantılı bir manzara çıkar mı acaba karşımıza?..
Geçim ve iaşe peşinde koşturduğumuz, günlük meşgalelerle zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız ve yorgun bir şekilde yatağımıza uzandığımızda, Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’dan ne kadar uzak yaşadığımızı idrak edip hayatımızda bir şeylerin eksikliğini hissedebilecek miyiz acaba? Ve bu eksikliğin hem dünyamızı hem de ahiretimizi etkileyecek kadar büyük bir şey olduğunu anlayıp süratle Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’a dönüş yapmamız gerektiğini anlar mıyız, o kısa tefekkür anında…
Farzımuhal o büyük sevgimizi, sahabe içinden herhangi birisinin sevgisiyle kıyas ettiğimizde, iddiamızı ispatlayacak delillerden yoksun olduğumuzu kabul eder miyiz ve bu kabulümüz, bizi vicdanen rahatsız edip kalbimizi teessür içinde yakar mı gerçekten?
“Kanım, ruhum, malım, canım, anam–babam sana feda olsun” diyoruz en gür sesimiz ve en samimi duygularımızla… Peki, ‘feda olsun’ dediğimiz şeylerin feda edilmesi istendiğinde, gereken fedakârlığı ve teslimiyeti kalp huzuru içinde gösterebileceğimizi iddia edebilir ve bu iddiamızı da ispatlayabileceğimizi gösterebilir miyiz zamanı geldiğinde?
Örneğin Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam için hiç düşünmeden feda edeceğimizi söylediğimiz malımızın tamamını değil, sadece cüzi bir kısmını fakirlere, yoksullara, dul ve yetimlere, muhtaçlara ayırabildiğimizi söyleyebiliyor muyuz gönül rahatlığı içinde? Ya da bu ayırdığımızı sağ elimiz verirken, sol elimiz görmeyecek kadar mütevazı, insanları rencide etmeyecek ve başa kakmayacak şekilde elimizden çıkarabiliyor muyuz, sünnetin bize öğrettiği şekilde?
Komşumuzun halinden haberdar mıyız ve kendimiz sırtı pek, geçimimiz yerinde, karnımız tok bir şekilde sıcacık yatağımızda yatarken; hemen yanı başımızdaki, karşımızdaki, alt veya üstümüzdeki komşumuzun aç mı, tok mu; giyecek elbisesi var mı, yok mu; hasta mı, sağlıklı mı; kocası var mı, yoksa dul mu; evde yaşayan çocukların babaları var mı, yoksa yetim mi; evi sıcak mı, soğuk mu; genç mi, yaşlı mı, kendisine yetebiliyor mu, yoksa bakıma muhtaç mı olduğundan ne kadar haberdarız acaba? Oysa Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam; “Cebrail bana komşu hakkında o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya vâris kılacağını zannettim” demiştir.
Farz edelim ki, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam şu an aramızda yaşasaydı ve Tebük gibi bir sefer için Müslümanların yardım etmesini isteseydi, kaçımız Hz. Ebubekir Radıyallahu anh gibi malımızın hepsini ortaya koyup “Aileme Allah ve Resulünü bıraktım” diyebilirdik? Ya da içimizden birileri Hz. Ömer Radıyallahu anh gibi malının yarısını ortaya bırakır mıydı hiç düşünmeden, içlerinde hiç sıkıntı duymadan, gözleri ortaya bıraktıkları malın ardından bakakalmadan?
Çok gerilere gitmeye gerek yok aslında… Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın şahs–ı manevisi hükmünde olan bir yapı içinde yapacağımız her türlü hizmet ve fedakârlık, Ona (s.a.v) olan sevgi ve bağlılığımızın ölçüsünü de ortaya koymada bir mihenk taşıdır bir bakıma… Bu bakımdan içinde bulunduğumuz yapı içindeki fedakârlığımızı, hizmetlerimizi, itaatimizi, koşturmamızı, verilen görevleri hakkıyla yerine getirişimizi, infak, bağış ve sadakalarımızı vs. gözden geçirdiğimizde, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam için söylediğimiz sevgi ve bağlılık cümlelerinin ne kadar doğru olduğunu anlayabiliriz… Çünkü Rabbimiz; “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de…” diye buyurarak emir sahiplerine olan itaati, Allah’a ve Resulü’ne olması gereken itaat ile birlikte zikretmiştir.
Evet; sevmek, sevdiği gibi olmaktır. Sevmek, sevdiğinin hatırını bütün hatırlardan üstün tutmaktır. Sevmek, sevdiğinin gösterdiği yola tereddütsüz bir şekilde girmektir. Sevmek; bağlılıktır, fedakârlıktır, sevdiğinde yok olmaktır. Kısacası Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ı sevmek; Onun (s.a.v) üzerine şiirler yazmak, kasideler söylemek, edebi yazılar yazmak değildir sadece… Onu (s.a.v) sevmek, Onun (s.a.v) yolundan yürümektir. Onun (s.a.v) ayak izlerini takip ederek hayatına çeki düzen vermektir. Onu (s.a.v) sevmek, Onun (s.a.v) ahlakıyla ahlaklanmaktır. Kısacası Onu (s.a.v) sevmek, mübarek sünnet–i seniyesine uymaktır.
O halde komşularımızla münasebetlerimizi, akrabalarımıza gösterdiğimiz sıla–i rahmi, çocuk ve eşlerimize davranışlarımızı, arkadaşlarımız ve Müslüman kardeşlerimizle diyaloglarımızı, kısacası geçmiş ve şimdiki hayatımızı Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın hayatıyla kıyaslayıp gelecekte nasıl olması gerektiği konusunda dersler çıkarılması için bir fırsat olmalıdır Mevlid Kandilleri… Eğer olmazsa, göstereceğimiz sevginin, bağlılık yeminlerinin, sevda şiirlerinin, doğumundan dolayı yaşadığımızı söylediğimiz mutluluk ve sevincin sözlerden öteye bir manası kalmayacaktır. Söyleyeceğimiz sözler, dilimizden dökülüp duvarlara çarpıp dönen, ama kalplerimize inip tesir etmeyen süslü kelimeler olarak kalmaktan öteye bir anlam taşımayacaktır ne yazık ki…
Hayatımızı Sünnet–i Seniyye ile yeniden ihya etme dua, dilek ve temennisiyle…
                                                                                                                                                                             islam, islami, islami sohbet, islami chat, islam sohbet, dini sohbet , islam nurum, nurdua, din sohbet, din chat, asya sohbet, sohbet, chat, aysimam, nur muhabbet, muslumanlar, islami portal, islam sevgisi, sevdasi, muhabbet

Yapılan İbadetlerin Sıhhaten Faydaları

Posted by Zahid in Genel on 29-07-2010

        Yapılan İbadetlerin Sıhhaten Faydaları                                                     

 ►Yemeğe tuz ile başlanırsa beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde, midede mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşturduğunu ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önlediğini…

►Yemek yerken yerde oturarak sol ayağı katlayıp sağ ayağı karna çekerek oturulup yenildiğinde, su ile doldurulmuş balon şeklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağırsaklara kaçmasını önleyeceğini ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek çok fazla yemeden kalkılacağını…

►Yemek yerken yemeğin ortasında su içildiğinde içilen suyun yenilen gıdaların sindirilmesine, gerekli vitaminlerin emilmesine katkıda bulunduğunu ve midede doygunluk hissi vererek az yemeye vesile olduğunu…

►Oturularak ve en az 3 yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla duraksadığından tükürük bezleri için gerekli olan suyun emilimini artırıp anti bakteriyel ve antioksidan etkiye sahip tükürüğün salgılanmasını artırarak ağız ve diş sağlığına katkıda bulunduğunu..

►Uyurken sağ yana dönüp yatıldığında solda olan kalbimizin daha rahat çalışmasına neden olarak, kalbi yormadan dinlenmiş bir vaziyette kalkılabileceğini…

►Tuvalete girerken sol ayakla ilk adım atıldığında kaygan olan zeminde ayağın kayması durumunda sola göre daha güçlü olan sağ ayağın düşmeyi engelleyerek vücudu dengelediğini..

► Banyo yaptıktan sonra ayaklara soğuk su dökmenin kan dolaşımını hızlandırıp sıcak sudan dolayı genleşmiş olan damarların içindeki kanın aktivasyonunu artırarak tansiyon düşüklüğünü önlediğini ve savunma mekanizmasını güçlendirdiğini…

►Kesintisiz uyunan uzun gece uykularının, damarlarda vazodilatasyona neden olduğunu, uyku ortalarında kalkıp el yüz yıkamak (ör: abdest almak) az yorucu egzersizler yapmanın (ör: teheccüd namazı) vazodilatasyonu engellediğini ve daha zinde kalkılabileceğini…

►Bütün bunların, 1500 sene evvel Peygamberimiz (sav) in yaptığı ve ümmeti için de tavsiye ettiği sünnet-i seniyyeler olduğunu biliyormuydunuz…?islam, islami, islami sohbet, islami chat, islam sohbet, dini sohbet

MÜSLÜMAN KARDESLİGİ VE OLGUNLUGU

Posted by Zahid in Genel on 28-07-2010

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.” (Hucurât, 9)
 
 
Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“… Allâh’a yemîn ederim ki sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyânın sizin de önünüze serilip onların dünyâ için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyânın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.” (Buhârî, Rikak, 7)
 
 
Kalbleri Allâh’tan gâfil bırakan en güçlü müessirlerden biri de “hubb-i riyâset, liderlik ve saltanat arzusu”dur. Dünya târihi, hırsla saltanat sâhibi olmak isteyen veya liderlik mevkiini korumak için nice zulumler işleyen zâlimlerle doludur. Ancak İslâm târihinde gönlü Hakk’a bağlı olup saltanat arzusuna esîr olmayan ve gerektiğinde elindeki güç ve otoriteyi kendi arzu ve irâdesiyle devredebilme olgunluğuna ermiş âbide şahsiyetler mevcuddur. Özellikle târihte üç şahıs vardır ki bunlar, İslâm birliği uğruna kâ’bına varılmaz bir ferâgat örneği sergileyerek arkalarından serâpâ hayır ve fazîlet hâtırâları bırakmışlardır.
Bunların ilki peygamber torunu Hz. Hasan (ra)’tır. Hasan (ra), devletin bölünmemesi uğruna halîfeliği altı ay îfâ ettikten sonra bunu büyük bir kalbî olgunlukla Muâviye’ye devrederek siyâsî çekişmelerin önüne geçmiş ve büyük kitlelerin birbirleriyle çarpışarak kardeş kanının seller misâli akmasına mânî olmuştur.
İkincisi de doğu illerini büyük bir sevgi seli hâlinde, hiç kılıç kullanılmadan Osmanlı’ya bağlayan İdrîs-i Bitlisî Hazretleri’dir.
Üçüncüsü ise Barbaros Hayreddîn Paşa’dır ki, koca Cezâyir’in ve daha nice yerlerin sultanı durumunda iken, emri altındaki memleketi birlik ve bütünlük için Osmanlı sultanına bağlı bir eyâlet hâline getirmiş ve kendisi de o büyük devletin me’mûru olmayı bir ülkenin hükümdarlığına tercih etmiştir. islam, islami, islami sohbet, islami chat, islam sohbet, dini sohbet

TEFEKKUR ET

Posted by Zahid in Genel on 21-07-2010

   Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, Azîz ve Alîm olan Allâh’ın takdîridir. Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tâyin ettik. Nihâyet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner. Ne Güneş Ay’a yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir! Her biri (belli) bir yörüngede yüzerler.” (Yâsîn, 38,39,40)
 islam, islami, islami sohbet, islami chat, islam sohbet, dini sohbet
 
Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“Ay ile Güneş, Allâh’ın varlığını (azametini ve kudretini) gösteren âyetlerdendir.” (Buhâri, Küsûf, 15)
 
 
Mîlâdî yedinci asırda Ay ve Güneş’in belli bir yörüngede sürdürdükleri dâirevî hareketlerini düşünmek bile mümkün değildi. Onların hareketleri hakkında bâtıl fikirler çoktu. Hattâ Hz. Peygamber (sav)’in oğlu İbrâhim vefât ettiği zaman Güneş tutulmuştu. Halk:
“–Hazret-i Peygamber’in oğlu vefât ettiği için Güneş tutuldu.” dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav):
“–Ay ile Güneş, Allâh’ın varlığını (azametini ve kudretini) gösteren âyetlerdendir. Hiçbir kimsenin ne ölümünden ne de hayâtından ötürü tutulurlar. Böyle bir durum gördüğünüz zaman, Ay ve Güneş açılıncaya kadar namaz kılın, duâ edin!” buyurdular. (Buhârî, Küsûf, 15) (Osman Nûri Topbaş, Rahmet Esintileri, Erkam Yay.)

Tedbir, Tevekkül ve Takdir

Posted by lodos in Genel on 11-07-2010

Tedbir, Tevekkül ve Takdir

        İnsanın bütün fiilleri şu üç boyut içerisinde zuhur ediyor.Tedbir, Tevekkül ve Takdir.
        Bu üç boyutun ilk ikisi ; Tedbir ve Tevekkül. Biri zahirde diğeri batında olmakla birlikte kulun vazifelerindendir. Kula düşen burada iki görev vardır, biri zahirde tedbir, diğeri batında tevekkül. Bu iki unsur kulluğun gereklerindendir.
     Ne tedbir tevekkülü elden bırakmayı, nede tevekkül tedbiri terk etmeği gerektirmediği gibi, bunlardan birinin olmaması diğerinin de olamayacağı anlamını ifade etmez. Tedbirsiz tevekkül veya tevekkülsüz tedbir hepten yanlış değil ancak eksiktir. Hiç kimse Peygamber (s.a.v) efendimizden daha fazla tevekkül sahibi değildi, buna rağmen o, tedbire riayet ediyordu. Yine hiç kimse onun kadar tedbir ehli olamayacağı halde o, tevekkülün en güzeline sahipti.

     Tedbir: Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır….” (2) ayetinde işaret edildiği üzere sebepler alemindeki sebepleri yerine getirmek, istemek ve adetullah’a riayet etmekten ibaretken, “Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (3) ayeti ile de bizi dilemekten men etmiyor, bizim isteme kudretimizin sınırlarını yani iradenin hürriyetini belirliyor.

     Tevekkül; sebeplerin ne doğuracağını, nasıl bir sonuç meydana getireceğini Allah’a bırakmak, ona ısmarlamak ve ona güvenmektir. İşte bu noktada genellikle hataya düşmekteyiz,tedbir ile tevekkülü birbirine karıştırmaktayız. Devemizi sağlam kazığa bağlarken, tevekkülümüzü de kazığın sağlamlığına yapıyor, “kazık sağlam bir şey olmaz “ diyoruz.

     Hal bu ki burada sadece bir boyutu yani tedbir unsurunu yerine getirdik. İkinci boyutu olan tevekkül unsurunu yanlış yere koymuş olduk. Allah’a tevekkül edeceğimize kazığın sağlamlığına tevekkül ettik. Allah’a tevekkül işini eksik bıraktık. Allah’ ı unutmuş olduk. Sonucun, ne doğuracağını Allah’a ısmarlamamız gerekirdi ki tevekkülümüz yerini bulsun. “Tevekkül edenler yalnız O’na dayansınlar.” (4)

     Dua, sadaka ve Rabbimize yaklaşmamızın tedbiri olan diğer Salih amellerimiz ise bu iki unsur içinde yer alır.
       Tedbir fiili dua iken,  tevekkül kalbi duadır. Duanın özüdür. Sadakayı ise tedbir unsuru içinde düşünebiliriz. Sadaka manevi tedbirdir. “De ki: duanız(yalvarmalarınız) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? …” (5)
       Takdire gelince; “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (6) Bu, kulun bilmediği bir çok sırları içinde bulundurmakla birlikte, bir bakıma birazda kulun tedbir ve tevekkülüne Allah‘ın zat ve sıfatlarıyla cevap vermesi tecelli etmesi olsa gerek. Kulların takdir olunan şeyler hakkında ki mesuliyetleri tedbir ve tevekküllerine göredir. Kullar tedbir ve tevekkülü bilmek ve uygulamaktan sorumludurlar, ama kaderi yani Allah’ ın ne takdir edeceğini bilmekten sorumlu değildirler. Takdir; kaderin, yani olacak işlerin varlığı, bizzat kendisi. Meydana gelmesi ise kaza; Allah’ın yaratması, inşa etmesidir. Ama tamamen sır. “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.”(7)

     Kaderin bir sır olması da yine Allah’ın mutlak ilminin, hakimiyetinin  ve mahlukatına olan rahmetinin eseri. Çünkü bizlerin bilgi ve kudretinin bir sınırı bir acziyeti var. İnsanlar kader sırrına vakıf olduklarında şöyle diyeceklerdir: “iyi ki kader var, iyi ki bizim her şeye gücümüz yetmiyor.” İşte bu da kadere imanın marifetidir.

                                                           __________________________________________                        

 2- Enam/104  

 3-Tekvir/29

4- Yusuf/67

5- Furkan/77

 6- Kamer/49

 7- Tövbe/51                             

islam, islami, islami sohbet, islam sohbety, islami chat, dini sohbet,

İmkander yönetim Kurulu

Posted by admin in Genel on 09-07-2010

İmkander önetim Kurulu Üyesi Ömer E. Bezirgan Kanal7′nin Kadırov propagandası hakkında bir açıklamadabulundu: Read the rest of this entry »

Filistin’i işgal eden Siyonist İsrail 14 Mayıs 1948′de bağımsızlığını (en-nakba) ilan etmişti.

Posted by admin in Genel on 09-07-2010

Filistin’i işgal eden Siyonist İsrail 14 Mayıs 1948′de bağımsızlığını (en-nakba) ilan etmişti.

Filistinli Müslümanların faaliyet sürdürdüğü Filistin Dayanışma Derneği (FİDDER) işgalin 62. yıldönümü nedeniyle 14-16 Mayıs tarihleri arasında Read the rest of this entry »

Ankara’daki yurtta bizim her şeyimiz vardı.

Posted by admin in Genel on 09-07-2010

Arkadaşı Arif Altunbaş, Afganistan’da bir uçak kazasında hayatını kaybeden Bahattin Yıldız’ı anlattı…

Bir yıldız daha kaydı aramızdan…

Erzurum’un en soğuk günlerinin biriydi. Yıldız semtindeki öğrenci Read the rest of this entry »

Bahattin Yıldız ve Güllerin Vedası…

Posted by admin in Genel on 09-07-2010

Bahattin Yıldız ve Güllerin Vedası…
26.05.2010 15:47
Özgün yayınlarının sahibi Cemal Balıbey, Bahaddin Yıldız’la ilgili özel anılarını Adem Özköse’ye anlattı.
Bu röportajı, Bahaddin Ağabey ve Faruk Aktaş’ın da içinde bulundukları Read the rest of this entry »

Page 1 of 3123»
Sayac Ekle