Kafir tevbeye muhtaç mıdır? islam     Günahkâr olan bir kimse, günahlarının bir kısmından tevbe ederken bir kısmından tevbe etmezse bu durumda yapılan tevbe yalnızca, tevbe edilen günahın bağışlanmasını gerekli kılar.

Ama bu günahlardan tevbe edilmeyen günahta kişi, günahından tevbe etmeyen kimsenin durumunda olduğu gibi, işlemiş olduğu o günah üzerinde kalır. Bir değişiklik söz konusu olmaz. Doğrusu bu hususta herhangi bir tartışmanın olduğunu bilmiyorum.

Ancak bir kâfirin müslüman olması durumunda, mesele farklı bir boyut kazanmaktadır. Çünkü söz konusu kimsenin müslüman olması aynı zamanda onun küfürden tevbe etmesini de içerir. Bu yüzden müslüman olmakla, tevbe ettiği küfürden ötürü bağışlanır. Fakat burada şöyle bir sorunun gündeme getirilmesi olasıdır:

Bir kimse küfür halinde iken işlediği günahlarından ötürü, müslüman olduktan sonra tevbe etmezse yalnızca müslüman olması bu günahların mağfiret edilmesini sağlar mı?

Bu konuda iki görüş vardır:

1 – Kâfir bir kimse müslüman olması halinde bütün günahları bağışlanır. Çünkü Müslim ‘in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resûlullah -salat ve selâm O’nun üzerine olsun-şöyle buyurmaktadır: islami sohbet

“İslâm kendinden önce vaki olan tüm günahları (n hükmünü) düşürür.” (Müslim, İman, c. 1, s. 112, H. No 192)

Öte yandan Cenâb-ı Hak şu âyette de şöyle buyurmaktadır:

“Ey Muhammed: O küfredenlere “eğer küfürlerine ve düşmanlıklarına son verirlerse, geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle.” (Enfâl, 8/38)

2 – O dönemde işlediği günahlarından tevbe etmediği sürece yalnız müslüman olmakla, tüm günahlarından bağışlanmayı hak edemez.

Sözgelişi bir kimse müslüman olduğu zaman, küfürde değil de kebâir (büyük) günahları işlemeye devam ederse, söz konusu kimsenin bu noktadaki hükmü, büyük günahları işleyen kimsenin durumu gibidir. Metodoloji ve delil kitapları bu hususun böyle olduğuna işaret eder.

Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hakîm b. Hizâm’ın:

“Ey Allah’ın Resulü! Cahiliyye döneminde işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulacak mıyız?” sorusuna şöyle cevap vermişti:

“Sizden müslüman olduktan sonra güzel davranan (dengeli ve ölçülü yaşayan) bir kimse, cahiliyye döneminde işlediği eylemlerden sorumlu tutulmayacaktır. Ancak müslüman olduktan sonra da kötü davranan (bozuk bir yaşantı sürdüren) kimse müslüman olmadan önce ve müslüman olduktan sonra işlediği bütün günahlardan sorumlu tutulacaktır.” (Buhârî, c. VIII, s. 49; Müslim, K. İman, c. 1, s. III; H. No 190)

Bu hadis müslüman olduktan sonra ihsan üzerine hareket eden kimsenin, cahiliyye döneminde işlediği günahlarından ötürü tâbi tutulması gereken sorumluluğunun kaldırılacağına, buna karşılık, muhsince davranmayan kimsenin sorumluluklarının kaldırılmayacağına (günahlarının bağışlanmayacağına) işaret etmektedir.

Kişi müslüman olduktan sonra ihsan üzere bir hayat yaşamıyorsa, önceki ve sonraki tüm günahlarından sorumludur; günahlarından tevbe etmediği sürece de muhsin değildir. Çünkü az önce de kaydettiğimiz gibi Cenâb-ı Hak:

“Ey Muhammed, küfredenlere, eğer küfür ve nifaklarına son verirlerse, geçmişte yaptıkları günahların bağışlanacağını söyle.” (Enfal, 8/38) buyurmuştu.

Görüldüğü gibi bu âyet, bir günaha son veren kimsenin geçmişte yaptığı yalnızca o günahının bağışlanacağına işaret ediyor; geçmişte yapılan başka günahların bağışlanmasına değil. Çünkü başka günah için şöyle diyen kimsenin görüşü burada gündeme gelmektedir:

“Eğer sen günahı işlemeye son verirsen geçmişte yaptıkların bağışlanır.”

Bu ve benzeri ifadelerden:

“sen şu işe son verirsen geçmişte bu işi yapman dolayısıyla kazandığın günahın bağışlanır; sen bi rşeye son verdiğin zaman geçmişte o şeyi yapmandan ötürü kazandığın günah bağışlanır”.

Bunun benzeri bir anlamı şu ifade şeklinden çıkarmak mümkündür:

“Eğer tevbe edersen.” oysa bu ifadeden şu anlaşılmaz:

Senin bir günaha son vermen ile, geçmişte yaptığın o günahından başkaları da affedilir.

Resûlullah’ın biraz önce kaydettiğimiz sözünde:

“İslâm kendisinden önce vâki olan günahları ve sorumlulukları düşürür;” demiştir.

“İslâm kişinin kendisinden öncesi yapılan eylemlerle ilişkisini keser.” hadisine gelince:

Bu hadis, Amr b. el-Âs, müslüman olduğu sırada, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) geçmişte yaptığı günahların bağışlanıp bağışlanmayacağını sorduğunda ona verdiği şu cevaptır:

“Ey Amr, sen bilmiyor musun, İslâm, kendisinden önce vakii olan günahlardan doğan sorumluluğu düşürür. Tevbe, önce yapılan günahı düşürür; hicret, kendinden önce yapılan günahların sorumluluğunu düşürür.” (Müslim, c. 1, s. 112, H. No 192)

Biliyoruz ki tevbe, sadece kendinden tevbe edilen günahın bağışlanmasını gerektirir; bütün günahların mağfiret edilmesini değil.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Kafir tevbeye muhtaç mıdır?, Biliyoruz ki tevbe, sadece kendinden, bütün günahların mağfiret edilmesini değil

Günahların bir kısmını bırakıp bir kısmından tevbe etmek sahih bir davranıştır islam     Günahların bir kısmını bırakıp bir kısmından tevbe etmek olumlu bir harekettir. Bu, emredilen iyiliklerin bir kısmını yapıp bir kısmını bırakmak gibidir.

Ancak bunlar, imanın başka amelleri yapmakta şart koşulduğu, yapılan bir eylemin sahih olması için gereken bir amelin terk edilmesi söz konusu olduğu zaman doğrudur.

Nitekim Kur’ân bu hususu şöyle ifade etmiştir:

“Kim de âhireti ister ve inanarak ona yaraşır biçimde çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı vardır.” (İsrâ, 17/19)

“Erkek ve kadından her kim inanmış olarak sâlih bir iş yaparsa, onu dünyada hoş bir hayatla yaşatırız. Âhirette ise onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz.” (Nahl, 16/97)

“Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünyada âhirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateş halkıdır; orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 2/217)  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Günahların bir kısmını bırakıp bir kısmından tevbe etmek sahih bir davranıştır, Günahların, bir kısmını bırakıp, bir kısmından tevbe, etmek sahih bir davranıştır

Yalnızca günahın itirafı bağışlanması için yeterli değildir  islam     Günahın Allah’a saygı duyma esasına dayalı olarak, ondan vazgeçmeksizin itiraf edilmesi hususuna gelince;

Bu kendi başına istiğfardır belki fakat tevbe değildir. Bu, günahından tevbe etmeksizin, Allah’tan günahını bağışlamasını istemek gibidir. Bu Allah’ın rahmetinden umut kesmek demektir. Oysa o kimsenin mağfiret yolları kapatılmış değildir. O kimse yalnızca duâ eden bir duacıdır. islamisohbet

Nitekim Buhârî’nin Sahih’inde, Resûlullah’tan konu ile alâkalı şu hadis kaydedilmiştir.

“İçinde günah sözcüğü içermeyen kelimelerle, sıla-i rahimi kesmeden Allah’a duâ eden herkese şu üç karşılıktan birisi ile karşılık verilir:

1 – Ya acilen duasının karşılığı verilir.

2 – Ya da o duâ karşılığının benzeri bir cezası ertelenir.

3 – Ya da o dilediğinin benzeri kadar bir kötülük ondan çevrilir.”

Sahabe:

“Ya Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) biz bu dileğimizi çoğalttığımızda durum ne olur diye” sordular:

Resûlullah şu karşılığı verdi.

“Allah da fazla çoğaltır.”

(Buhârî hadisi bu sözlerle kaydetmemiş. Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği şu hadisi kaydetmiştir:

“Duâ ettim de kabul edilmedi diyerek acelecilik etmediğiniz sürece sizden birisinin duası mutlaka kabul edilir”;

Buhârî, Kitâbud-Da’avat c. VII, s. 151; Müslim, Kitabüz-Zikir, c. III, s. 2095; H. No 90-91; Müslim’in 92. numara ile kaydettiği aynı hadis şöyle:

“Kul günah ile sıla-i rahmi çekmeden, aceleci davranmadan duâ ettiği sürece duası mutlaka kabul edilir.”

Resûlullah’a soruldu:

“Ey Allah’ın elçisi aceleci davranmak ne demektir?”

şöyle buyurdu:

“Kulun şöyle demesidir:

“Duâ ettim, duâ ettim, duamın kabul edildiğini görmedim.”

Kul böyle diyerek özlem çeker ve duâ etmeyi bırakır.”

Ubâde b. Samit Resulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiş:

“Yeryüzünde Allah’a duâ eden hiçbir müslümanın duası karşılıksız bırakılmaz, Allah mutlaka karşılığını verir, ya da o duanın karşılığı kadar bir kötülüğü ondan çevirebilir. Günah ile duâ etmediği ve sıla-i rahimi kesmediği sürece. Topluluktan birisi “o zaman biz de duayı çoğaltırız” deyince Resûlullah:

“Allah da verdiklerini çoğaltır” şeklinde karşılık verdi.”

Ahmed, el-Müsned c. III, s. 18; Ebû Sâid el-Hudrî Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiş:

“İçerisinde günah sözler olmayan ve sıla-i rahimi kesmeden duâ ile duâ eden her müslümana Allah dilediğinin karşılığını mutlaka üç biçimde verir. Ya acilen duasının karşılığını verir, ya da onu âhirete erteler ya da o dilediğinin benzeri bir kötülüğü ondan giderir.” Sordular:

“Öyle ise biz de duayı çoğaltırız.”

Resûlullah -salat ve selâm üzerine- şu karşılığı verdi:

“Siz çoğaltırsanız Allah da verdiklerini çoğaltır.”

Ebû Yâ’lâ, Müsned, c. II, s. 296, H. No 1019; Hâkim, c. 1, s. 493, Zehebî hadisi tashih ediyor ve şahinliğini onaylıyor; El-Heysemî, Mecme’uz-Zevâid, c. X, s. 148-149; aynı hadisi Ahmed, Ebû Yâ’lâ, Bezzâr, Taberanî, el-Evsâd adlı eserinde rivayet etmişler. Hadisin ravilerinin tamâmı güvenilir kimselerdir. Ayrıca bkz. Feth-ül-Bâri, c. XI, s. 95-96)

Bu ve benzeri dualarla mağfiret elde edilir. Şayet elde edilmezse o zaman o duâ ile insan başka bir kötülükten çevirilir ya da başka bir hayır meydana gelir. Her duâ ile mutlaka bir yarar sağlandığı gibi bu tür dualar ile de mutlaka yarar sağlanabilir.

Bazı âlimlerin, ısrarla tevbe ve istiğfar etmenin yalancıların tevbesi olduğu görüşlerine gelince:

Bu, istiğfar eden kimse tevbe amacıyla bunu söylerse veya istiğfarının tevbe olduğunu iddia ederse, o kimse bu istiğfar ile tevbekâr olur. Ancak bu istiğfarın yanı sıra günahta ısrar etmesi halinde tevbekâr olmadığında kuşku yoktur. Çünkü tevbenin yanı sıra günahta ısrar etmek birbirine karşıt durumlardır; zira günaha devam tevbenin karşıtıdır. Ancak tevbesiz istiğfar etmek tevbeye aykırı değildir.

Şu soruya gelince:

Belirli bir günahı itiraf, birkaç günahın meydana getirdiği durumu yok edebilir mi yoksa tevbe etmek için bütün günahları ayrı ayrı itiraf edip dile getirmek mi gerekir?

Bu soruya şu esaslara göre cevap verilebilir:

1 – Başka bir günahta ısrar etmenin yanı sıra belirli bir günahtan tevbe etmek, o iki günahtan birisi diğerinden daha çok tevbe etmeyi gerektirdiği ya da birisinin engeli diğerinden daha çetin olduğu zaman doğrudur. Selef ve halef âlimlerince benimsenen mâruf görüş budur.

Öte yandan Ebû Hâşim gibi kelâmcılardan bazısı, çirkin bir işten tevbe etmenin, diğerine devam edilmesi halinde sahih olmayacağı görüşünü benimsemişlerdir.

(Ebû Hâşim, Abdusselâm b. Muhammed b. Abdulvahhab el-Lübâî, (doğumu 321 h) ilmî kelâm konusunda âlim bir zâttır. Mu’tezilerin büyük âlimlerindendir. Kendine özgü orjinal görüşleri vardır. “El-Behşemîye” adı verilen bir topluluk bu âlime uymuştur. Bir hayli eserin sahibidir aynı zamanda. Bkz. Tarih-i Bağdâd, c. XI, s. 55; Vefeyat el-Ayan, c. III, s. 183; El-Bidaye ven-Nihâye, c. XI, s. 176; Mlzan’ül-İ’tilal, c. II, 131, El-Fark Beynel-Fırak, s. 196)

Diyorlar ki, tevbeye neden olan eğer Allah korkusu değilse, bu tevbe sahih bir tevbe değildir. Çünkü korku günahların bir kısmının işlenmesine değil, tümünün işlenmesine engeldir.

Nitekim Kadî Ebû Yâ’la ve İbn Akil bu rivayeti İmâm Ahmed’den aktarmışlar.

(Kadı Ebû Yâ’lâ, Muhammed b. El-Hüseyn b. Muhammed b. Half b. Ahmed el-Bağdâdî, el-Hanbelî, (d. 458 h).İmam, Allame, Hanbeli âlimlerinden, mezhebi ile ilgili birçok eseri vardır. Fıkıhta imamdır. Zamanında Kur’ân ve Kur’ân tefsiri konusunda Irak’ın en büyük âlimlerinden idi. Bkz. Tarih-i Bağdâd, c. II, s. 256; Tabakatül-Hanâbile, c. II, s. 193, 230; Es-Siyer, c. XVIII, s. 89-90; El-Vâfi, c. III, s. 7, 8; El-Bidâye ven-Nihâye, c. XII s. 94-95; Şüzûrâtüz-Zeheb, c. III, s. 306-307)

(İbn Akîl, Ebu’l-Vefa, Alî b. Akîl b. Muhammed b. Akîl b. Abdullah el-Bağdâdî, (doğ 513 h) İmam Allame, Hanbelî Kelâma; birçok eser sahibi… İlimde zekâda çok ileri idi; bilgi ve fazilette zamanında benzeri yoktu. İbn Kesîr onun hakkında şöyle diyor: İbn Akîl Mu’tezile mezhebinden Ali el-Velîd ile meşgul olmuş. Bu sırada Hanbeliler onu öldürmek istemişler. Birkaç yıl yüksek makamlardan sığınma istemiş daha sonra tevbekâr olduğunu açıklamıştır. Bu âlim hakkında şu kaynaklardan bilgi edinilebilir: Tabâkât-ül Hanâbile, c. II, s. 259; El-Kâmil Fittarîh, c. X, s. 561, Es-Sîyer, c. XIX, s. 443-451; El-Mîzan, c. III, s. 146; Lisân-ül-Mîzan, c. IX, s. 243-244; Zeyl Tabâkât’ül-Hanâbile, c. 1, s. 142-165)

(El-Mervezî, Merv ülkesinde doğduğu beldeye nisbet edildiği için bu adı almıştır. Alimin asıl adı, Ebû Bekir Ahmed b. Muhammed el-Haccâc b. Abdulâziz’dir (d. 275 h.) İmâm Ahmed’in yakın dostudur. Fazileti ve zühdü ile arkadaşları arasında seçkin bir yere sahip idi. Anası Merrûziyeli, babası ise Havarizmiyah idi. İmâm Ahmed’den birçok mesele hakkında görüş aktarmıştır. Hakkında daha geniş bilgi için bkz.Tarih-i-Bağdâd, c. IV, s. 423-425; El-Ensâb, c. XII, s. 201, 202; Tabâkât ül-Hanâbile, c. 1, s. 56-63; Et-Tezkire, c. II, s. 631-633; Es-Sîyer, c. XIII, s. 173-176; El-Vâfi, c. VII, s. 393Şüzürât, c. II, s. 166)

Çünkü el-Mervezi İmâm Ahmed’den fuhuştan tevbe eden kimsenin durumunu kendisine soran kimseye şöyle dediğini aktarmıştır:

“Eğer hasta olursam, tekrar geri dönmem; fakat bakış terkedilemez.”

Bunun üzerine İmâm Ahmed:

“Öyle ise bu nasıl tevbe etmek olur.” şeklinde cevap vermiş.

Cerîr b. Abdullah Allah Resûlü’ne âni bakışla alâkalı soru sorduğunda, Resûlullah’ın ona şu cevabı verdiğini eklemiş:

“Gözünü çevir” 

(Ebû Dâvud, Kitab’ün-Nikâh, c. II, s. 609; H. No 2148 İmâm Ahmed, El-Müsned, c. IV, s. 361; Müslim, Kitab’ül-Edeb c. II, s. 1699, H. No 45; Tirmizî, Adâb, c. V, s. 101; H. No 2776; Ahmed el-Müsned, c. IV, s. 358 “Bana gözümü çevirmemi emretti” sözleri ile kaydetmiş.)

Gerçi İmâm Ahmed ve diğer imamlardan tevbenin sıhhatine dair olumlu görüşlerin varlığı bilinmektedir. Ancak  İmâm Ahmed yukarıda söz konusu edilen tevbe meselesinde bu tevbenin, tevbekârın mutlak tevbeyi elde etmesine neden olan umumî tevbe kapsamında olmadığını ifade etmiştir.

Bunun gibi bu tür günahın, kebâire (büyük günahları işlemeye) devam edilerek yapılan günah gibi olduğunu anlatmak istememiştir. Çünkü bu konu ile alâkalı ondan bize kadar gelen görüşleri, onun bu görüşü ile ilgili böyle bir sonuç çıkarmamıza ters düşer. Zira İmam’ın görüşlerinden birbirini destekleyen görüşlerini birbiri üzerine yüklemek, onun görüşünü tenakuz (çelişki) ile yorumlamaktan daha iyidir. Özellikle o diğer görüş. Seleften kim tarafından söylendiği bilinmediği, böyle bir görüşü kimin ortaya attığı tesbit edilemediği zaman. Nitekim bizzat İmam’ın kendisi bu hususta şöyle der:

“Öncüsü olmayan bir konu hakkında konuşmaktan seni sakındırırım.”

Böyle bir sıkıntıya düştüğünde de şöyle derdi:

“Hakkında birşey söylenmeyen mesele hakkında nasıl söz söyleyeyim!”

İmam, çokluk sünnete, sahabe ve tabiînden gelen Kur’ân ve sünnetin onaylayıp desteklediği bilgilere ve uygulamalara uyardı. Bunun dışındaki tutumu ve görüşleri hoş karşılamazdı.

“Allah’tan korkma bütün günahlardan tevbe etmeyi gerektirir mi?” sorusuna şöyle bir cevap verilebilir:

Günahların hangisinin diğerinden daha çirkin olduğu bilinir. Bu durumdan en çirkin olduğu konusunda kesin kanıya varılan günahtan tevbe edilir.

Şu şekilde de cevap verilebilir:

Kişi işlediği günahların ikisinin de çirkin şeyler olduğunu bilir. Ne var ki hevâsı birinden kurtulma konusunda ona egemen olur bu yüzden ondan vazgeçemez. O zaman vazgeçemediğinden değil, İşlemekten vazgeçtiği günahtan tevbe eder. Bu yerine getirilmesi gereken görevlerden bir kısmının yerine getirilmeyip diğer bir kısmının ifâ edilmesine benzer. Kişinin yerine getirdiği bu görev kendisinden kabul edilir.

Fakat Mutezileler bu konuda temelden yanlış bir görüşe saplanmışlardır. İsim konusunda farklı olsalar, ters düşseler bile, yargı verme konusunda Haricîler de bu konuda onlarla uyum içinde olmuş, aynı görüşü paylaşmışlardır. Sözgelişi:

Mesele hakkında şöyle söylüyorlar:

“Kebair (büyük günah) işleyen kimseler ebedî olarak cehennemde kalacaklardır; ne şefaat ne de başka bir gerekçe ile oradan çıkarılabileceklerdir.”

Onlara göre:

 ”Allah’ın bir kimseyi yaptığı günahtan ötürü Önce cezalandırıp ardından ona sevap vermesi imkânsızdır. Bu nedenle derler ki:

“Büyük günahı işlemekle bütün iyilikler hükümsüz kılınır.”

Halbuki sahabe ve ehl-i sünnet ve cemaat taraftarları; büyük günah işleyen kimselerin cehennem azabından çıkabilecekleri ve kendilerine şefaat edileceği görüşündedirler.

Tek bir büyük günahı işlemek daha önceden yapılan iyilikleri tamamen yok etmez. Yalnız Ehl-i Sünnet’e göre büyük günah işlendiğinde, bu günaha mukabil bir iyiliğin yok olmasına neden olur.

Bütün iyilikleri, küfre düşmenin dışında hiçbir büyük günah tamamen yok etmez; tevbenin dışında bütün kötülüklerin yok edilmediği gibi.

Sözgelişi büyük günah işleyen bir kimse, iyilikler işlediği ve bunlarla Allah’ın rızasını elde etmek istediği zaman, bu yaptıklarına karşılık, işlediği büyük günahlar nedeniyle ilâhî cezaya çarptırılmayı hak etse bile Allah ona sevap verir.

Nitekim Allah, hırsızlık yapan, zina eden, birbirini öldüren mü’minler ile isim ve ahkâm konusunda küfre düşen kâfirlerin hükmünün arasını ayırmıştır. Resûlullah’tan -salat ve selâm O’na- gelen mütevatır sünnet ile sahabenin icmaı, başka yerlerde daha genişçe irdelendiği gibi, bunun böyle olduğuna işaret eder.

Cenâb-ı Hakk’ın:

“Allah sadece muttakilerin yaptıklarını kabul eder.” (Mâide, 5/27) âyeti üzerinde âlimlerin tartışmaları da bu kabilden bir tartışmadır.

Sözgelişi Haricîler ve Mutezilelerin görüşüne göre:

“Büyük günah işlemeden mutlak takva sahibi olan kimselerden başkasının yaptığı iyilik kabul edilmez.”

Mürci’elere göre:

“Şirk’ten sakınan kimsenin yaptığı iyilik ancak kabul edilir. ”

Bu görüşleri ile onlar büyük günah işleyen kimseleri de “Muttakîler” kapsamına dahil etmektedirler.

Oysa Ehl-i Sünnet vel Cemâat taraftarlarına göre:

Allah’tan korkarak Allah’ın emrine muvafık sadece Allah için amel yapan ihlâslı kimselerin yaptıkları ameller kabul edilecektir. Kim takva ölçülerine uygun amel ederse bu amel mutlaka kendisinden kabul edilecektir başka konularda âsi olsa bile…

Kim amel ederken takva ölçüsünü dikkate almazsa, başka konularda itaatkâr olsa bile, bu yaptığı amel kendisinden kabul edilmez.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Yalnızca günahın itirafı bağışlanması için yeterli değildir, Yalnızca günahın,  itirafı bağışlanması için, yeterli değildir

Mağfiret kavramı  islam     Bazı insanlar “el-Ğafr” derler bu “es-Setr” (örtmek) demektir.

Mağfirete “mağfiret” ve “ğıfar” denilmesi bu kelimenin içeriğinde örtme mânâsı olmasından ötürüdür.

Nitekim Allah’ın “el-Ğaffar” adı, “Settar” (çokça örten) kelimesi ile tefsir edilir. Ancak bu el-ğâfir kavramının anlamını eksiltmek demektir. Çünkü mağfiretin anlamı günahtan ötürü ceza verilmemesi, dolayısıyla günahın kötülüğünden korumadır. Kimin günahı bağışlanırsa bu günah karşılığında cezaya çarptırılmaz. Fakat günahın yalnızca örtülmesi halinde günah karşılığında bâtında (görünmeyen yerde) günahı işleyen kişi cezalandırılır.  islamisohbet

Bir kimse açıktan veya gizliden günah nedeniyle cezaya çarptırılıyorsa, o kimse mağfiret edilmemiş demektir. Günahın mağfiret edilmesi demek, o günah nedeniyle hak edilmiş cezanın verilmemesidir.

Bununla beraber günah işleyen kimse mağfiret edilmesinin yanı sıra bazı dünyevî belâlara uğruyorsa eğer, bu belâ onun Allah katındaki ecrinin artmasına vesile olur. Bu durum mağfirete aykırı değildir.

Bunun gibi tevbeyi tamamlayan faktörler, tevbenin ardından güzelliklerin iyiliklerin yapılmasıdır. Tevbe için şart koşulan öğeler, tevbe eylemini tamamlayan öğelerdir.

Bazı kimseler kendisini tevbekâr sanır, oysa o tevbekâr değil, günah işlemeyi terkeden kimsedir.

Günahı terkeden kimse tevbekâr olandan farklı bir kimsedir.

Çünkü günahı terkeden kimse;

- bazan günah işlemek hatırına gelmediği,

- bazan da günah işlemekten âciz olduğu için,

- ya da dinî olmayan bir nedenden ötürü iradesini günah işleme yönünde kullanmaması nedeniyle günahtan yüz çevirir.

Bütün bu eylemler tevbe etme anlamını içermez.

Aksine bir kimsenin tevbekâr olabilmesi için;

- yaptığı eylemin, amelin kötülük olduğuna inanacak ve onu hoş görmeyecek.

- Allah o ameli yapmaktan onu nehyettiği için onu yaparak ve yalnızca Allah adına o ameli yapmayı terkedecektir. Yoksa yaratıklara rağbet edip onların beğenisini kazanmak ya da insanlardan korktuğu için değil.

Zira tevbe, iyiliklerin en yücesidir.

İyiliklerin tamamında ise onların;

- İhlâsla Allah için yapılması ve

- O’nun emrine uygun olması şart koşulmuştur.

Nitekim Fudayl b. Iyâd (doğum h. 187) Allah’ın:

“Hanginizin daha güzel amel edeceği hususunda sizi denemek için yüce Allah hayatı ve ölümü yarattı.” (Mülk, 67/2)

âyeti hakkında şu yorumu yapmaktadır:

En ihlâslı ve en doğru amel, demektir. Bu açıklaması üzerine kendisine şöyle sordular:

” Ey Ebû Ali en ihlâslı ve en doğru amel nedir?

Şu cevabı verdi:

” Bir amel ihlâslı olduğu zaman şayet doğru olmazsa kabul edilmez. Bunun gibi doğru olup, ihlâslı olmazsa yine kabul edilmez. Amel ancak aynı anda hem ihlâslı hem de doğru olduğu zaman kabul olur.

- Amelin hâlis (ihlaslı) olması, onun yalnızca Allah için olması,

- doğru olması ise, sünnet üzere (şeriate uygun) olması demektir.”

(Fudayl b. Iyad b. Mes’ûd, b. Bişr et-Temîmi, (doğ h. 187) zâhid ve sûfilerdendir. Daha geniş bilgi için bkz. Tabakât’üs-Sûfiye, c. IV s. 11; El-Hilye, c. VIII, s. 84-140; Es-Siyer, c. VIII, s. 421-442; El-Hilye, c. VIII s. 95)

Nitekim Ömer b. Hattâb (Allah ondan razı olsun) duasında şöyle derdi:

“Allah’ım amellerimin hepsini sâlih kıl, onu ihlâs ile rızana uygun kıl. Onda senin dışında hiçbir kimse için bir amaç kılma.” 

Tevbe konusunda bu konunun dışında başka yerde daha genişçe malumat vardır.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Mağfiret kavramı, kavram, düzen, sayfalar, yaşam

Mağfiret için tevbenin gerekliliği islam     Bu konu ile ilgili sorulan soruya gelince, soru şöyle idi:  Tevhidin yanı sıra sadece hatayı itiraf etmek, o hatanın bağışlanmasını ve o hatadan ötürü sıkıntı içerisine düşen kimseden bu sıkıntının kaldırılmasını gerekli kılar mı? islamisohbet

Yoksa günahın mağfiret olması için başka bir şeye ihtiyaç var mıdır?     Bu soruya şu şekilde cevap verilir: Günahın mağfiretinin gerekli kılınması için, tevhidin yanı sıra emredilen tevbenin de edilmesi gerekir. Çünkü yüce Allah “tevbe olmadan şirki affetmeyeceğini” çeşitli âyetlerde ifade buyurmuştur:

“Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bundan başka her şeyi dilediğine bağışlar.” (Nisa, 4/48, 116)

İki yerde de Kur’ân, “şirkten başkası” terimini kullanmış. Bu günahların ve şirkin ancak tevbe ile affedileceği anlatılmıştır. Tevbesiz affedilmeleri hususuna gelince bu ancak Allah’ın meşîetine (dilemesine) bağlı bir durumdur.

Nitekim Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Ey Muhammed! De ki: “Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan çok merhamet edendir.” (Zümer, 39/53)

Bu âyet tevbekâr olanlar hakkında inmiştir. Bu nedenle ifade genel olarak kullanılmış ve Allah’ın günahların hepsini affedebileceği kesin bir ifade ile belirtilmiştir. Oysa bir önceki âyette:

“Şirkten başkasını dilediğine bağışlar” ifadesi yer almıştı. Yani burada bağışlama şirkten başkasına özgü kılınarak tamamen Allah’ın iradesine bağlanmıştır.

Buradan anlıyoruz ki şirk, ancak tevbe sonucu bağışlanır.

Şirkin dışındaki günahlara gelince:

Bunları Allah tevbe eden kimseye bağışlayabileceği gibi tevbesiz de bazan dilediği kimseye bağışlar.

Hatayı, günahı tevhidle birlikte itiraf etmek eğer tevbeyi içeriyorsa, bu aynı zamanda mağfireti de gerektirir.

Günah bağışlandığında onun nedeniyle verilecek ilâhî ceza ortadan kalkar. Çünkü tevbe bir anlamda günahın şerrinden korunmadır.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Mağfiret için tevbenin gerekliliği, magrifet, tevbe, şukur

Riya ve ucûb kavramı arasındaki fark islam     Birçok insan “riya” ile “ucûb” kavramlarını aynı kavramlar sanır. Oysa bunlar birbirinden farklı kavramlardır. Sözgelişi:

“Riya”, yaratıkla Allah’a ortak koşma kapsamına dahil bir “şirk” çeşididir,

“Ucûb” ise, kişinin kendi nefsi ile Allah’a ortak koşması demektir; “müstekbirlerin” durumu böyledir.

Mürâî (gösteriş için ibâdet eden kimse):

” إِيَّاكَ نَعْبُدُ  iyyake na’budu” (yalnız Sana ibâdet ederiz) ilkesini gerçekleştirememiştir.

Ucûb eden kimse ise:

” وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ve iyyâ ke’nestaîn” (yalnızca Senden yardım dileriz) ilkesine hakikat kazandıramamıştır.

Kim ” إِيَّاكَ نَعْبُدُ iyyake na’budu” ilkesini gerçekleştirmeyi başarırsa “riyâ” dan kurtulur.

Öte yandan kim de ” وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ  ve iyyâke nestaîn” ilkesini pratiğe geçirebilir (onunla amel eder) se o da “ucûb” sınırlarından çıkar.

Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

“Üç şey insanı helake sürükleyen özelliklerdendir:

- İtaat edilen cimrilik,

- Peşisıra gidilen dizginlenemeyen arzular (hevâ) ve

- Kişinin kendini beğenmesi”

(Hadis, Enes, Abdullah b. Abbas, Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ebu Evfâ ve Abdullah b. Ömer’den rivayet edilmiştir. Beyhâkî Şu’ab’ul-İman, şube: II, El-Albanî “Sahiha” adlı kitabında bu hadisten söz etmiştir, s. 1802)

Bu özelliklerin ve bu özellikleri kendi benliğinde taşıyan kimselerin böylesine kötü olarak tanımlanması, o kimsenin ibâdetlerinin Allah için olmadığı, Allah’tan yardım dilemediklerinden dolayı değil; Aksine O’ndan başkasına kulluk etmeleri ve O’ndan başkasından yardım dilemeleridir. İki nedenden dolayı böyle hareket eden kimseler müşrikler sınıfındadırlar.

Şeytanî durumlar gösteren, yalan söyleme, facirlik yapma şeytanların sevdiği dualarla ona duâ etme, şeytanların  itaat ettikleri işleri yapmaya kesin karar verme gibi şeytanların sevdikleri işleri sevenler de, şeytanları Allah’a eş koşan müşriklerdendir.

Başka yerlerde bu konular hakkında daha detaylı malûmat verilmiştir.

Bu sınıfa dahil müşrikler evliyanın kerametinden olduğunu sandıkları bazı olağanüstülükler gösterebilme yeteneğini elde ederler. Bütün bu olağanüstülükler büyücüler ve kâhinler (falcılar)ın özelliklerindendir.

Bu yüzden Kur’ân kaynaklı iman ile nefsânî ve şeytanî özellikler taşıyan iman arasındaki nüansı belirlememiz gerekir.

Bunların dışında kalan dördüncü bir grup vardır ki bunlar dinin sadece Allah’a ait olduğunu kabul eden (dinlerini Allah’a has kılan), yalnızca O’na kulluk eden ve yalnızca O’na bağlanıp O’na güvenen ve dayanan “tevhid ehli” olan kimselerdir.

Sıkıntıya düşen Hz. Yunus’un ” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ Lâ ilahe illa ente = Senden başka ibadete layık ilâh yoktur” sözü bu konunun iki türünden birisini hatıra getirmektedir.

Cenâb-ı Hak kime nimetini tamamlamışsa o kimse iki türünde de tevhidi gerçekleştirmiş olur.

Çünkü sıkıntıya düşen bir kimsenin yalvarıp yakarması, içinde bulunduğu zor durumun giderilip, ondan kaynaklanacak yararı elde etme noktasında odaklaştırmıştır. Bu yüzden:

“Lâ ilâhe İllallah -Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur-” derken, “Senden başka sıkıntıyı kaldıracak yoktur” bilinciyle söyler; nimet, başkası değil yalnızca Senden nimet gelir.

Bu düşünce Allah’ın rubûbiyetindeki tekliğini (rubûbiyetin tevhidini) gerçekleştirmeyi hazırlayan nedenlerdir. Ayrıca dilek; talep ve Allah’a tevekkül gibi konularda tevhidi yakalamayı sağlar; ayrıca “ulûhiyetin”, Allah’ın sevdiği, razı olduğu, yapılmasını buyurduğu “ulûhiyetin” açığa çıkarılmasıdır. Bunun ifadesi ise şudur:

Allah’tan başkasına ibâdet etmemek, O’na kulluğu ancak O’na ve Resûlü’ne itaatle yapmak.

Her kim ” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ Lâ ilahe illâ ente = Senden başka ibadete layık ilâh yoktur” derken bu bilinçle söylerse işte o gerçekten kulluğunu Allah için yapmış, yalnızca Ona bağlanmış, O’na güvenip dayanmış ve şu âyette ifade edilen ilâhî buyruğun canlı örneğini teşkil etmiş olur;

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

“O halde O’na ibâdet et ve yalnızca O’na tevekkül et (güven, bağlan ve dayan)” (Hûd, 11/123)

Diğer bir örnek:

“Yalnızca O’na dayanıp güvendim, ve O’na yöneldim.”

“Rabb’inin adını zikret ve benliğini her şeyden boşaltarak tamamen O’na yönel.”

“Doğunun da batının da Rabb’i O’dur, O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnızca O’nu vekil edin.” (Müzzemmil, 73/8-9)

Şayet kulun elde etmeyi Allah’tan dilediği şey haram kılınmış bir şey ise, dileği yerine getirilse bile günahkâr olur.

Eğer Allah’a itaat ve ibâdet etmek üzere O’ndan yardım isteme amacı olmaksızın mübâh olan bir şeyi isterse ne günahkâr olur ne de sevap elde edebilir.

Bir kul eğer Allah’a ibâdet ve itaat etmek amacıyla O’ndan yardım isterse bundan dolayı hem sevap hem de ilâhî ecir kazanır.

Bu temel ilke ile hareket ederek kul -peygamber ile kral- peygamber kavramları arasındaki farkı belirleyebiliriz.

Nitekim bizim peygamberimiz “kral-peygamber” olmakla, “kul-peygamber” olma arasında serbest bırakılınca O tercihini “kul-peygamber” olmaktan yana kullanmıştır. (Beyhâkî, Şu’ab’ul-İman H. No 159) 

Zira kul-Resûl demek, kendisine verilen emirden başkasını yapmayan demektir. Bu nedenle onun yaptıklarının tümü Allah için yapılan ibâdet mahiyetindedir.

Ayrıca kendisini Resul olarak gönderenin emirlerini tam olarak uygulayan hâlis bir kuldan başkası değildir.

O nitekim Buhârî’nin kaydettiği bir hadiste bu gerçeği şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Vallahi ben kendimden ne kimseye bir şey verebilirim ne de verilmesi gereken bir şeyi kimseden engelleyebilirim. Ben yalnızca kendisine emredilen şeyleri yerli yerine koyan bir taksimciyim, o kadar.”

(Buhârî, Kitab’ül-Humus, c. IV, s. 49; Ahmed, el-Müsned, c. II, s. 482 Ebû Hüreyre’den)

Peygamber (s.a.v.):

“Ben kendimden kimseye ne birşey verebilirim ne de vermeyebilirim” sözüyle bu noktada, kader ve oluş (kevn) yönünden Allah’ın tekliğini anlatmak istememiştir. Çünkü bütün yaratıklar bu hususta onunla ortak özelliğe sahiptir.

Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın kazası ve kaderi gerekli kılmadan hiç kimse ne birşey verebilme ne de verilmesi gerekeni engelleyebilme gücüne ve yetkisine sahiptir. Bu sözüyle o sadece şeriat ve din açısından Allah’ın tek olduğunu anlatmak istemiştir.

Rasûlullah şunu ifade etmeyi amaçlamış:

Ben sadece vermekle emredildiğim şeyi verir, verilmemesi emredilen şeyi de vermem. Çünkü verme ve vermeme konularında ben Allah’a itaat ediciyim.

Nitekim Rasûlullah fey zekât ve savaşta düşmandan kazanılan ganimetleri, miras bırakılan malları sahiplerine taksim ettiği gibi paylaştırırdı. Çünkü bu taksimi böyle yapmasını ona bizzat Cenâb-ı Hak buyurmuştu.

(Fey: Fethedilen memleketlerden elde edilen mallar)  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Riya ve ucub kavramı arasındaki fark, riya, ucub, riya ve ucub, nizam

Ulûhiyetin tevhidinin gerçekleştirilmesi  islam     Burada ” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ Lâ ilahe illâ ente -Senden başka ibadete layık hiç bir ilah yoktur” diyen kimsenin asıl amacı şudur:

Ulûhiyet sıfatının yalnızca Allah’a özgü / has kılınması.

Bu aynı zamanda, ulûhiyetin söz ve amel ile Allah’a ait olduğunu tasdik (ikrar) etmeyi de içerir.

Nitekim yukarıda da değindiğimiz gibi Arap müşrikleri Allah’ın herşeyin Rabbi olduğunu kabul ediyorlar, ancak onunla beraber başka ilahlar ediniyorlar, böylelikle “ulûhiyet” sıfatını yalnızca Allah’a ait kılmıyorlardı.

Çünkü ulûhiyeti yalnızca Allah’a ait kılma; O’ndan başkasına ibâdet etmemeyi ve O’ndan başkasından hiçbir şey dilememeyi gerekli kılar.

Şu âyette ifade edildiği gibi:

“Ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz.” (Fatiha, 5)

İnsan, bazan yalnız Allah’tan dilemeyi ve O’na tevekkül etmeyi amaç edinir. Ancak bu dilekte bulunduğu işler Allah’ın sevmediği, belki de çirkin gördüğü ve yasakladığı işler olabilir. Bu durumda olan kimse yalnız Allah’tan dileme ve yalnız O’na dayanma hususunda hâlis niyetli olsa bile, O’na kullukta ve itaatta gerçek anlamda hâlis değildir.

Allah’ın ve Resûlü’nün emrine aykırı hareketlerde bulunan mükaşefecilerin bozuk yönelimlerde bulunanların çoğunun durumu budur.

Nitekim onların çoğu, Allah’tan kendilerine yardımda bulunmasını isterler, ancak, bu dilekleri, Allah’ın ve Resûlü’nün emrine uygun olmadığı için, dünyada paylarına düşen nasipleri meydana gelir. Ancak sonları kötü olur.

Nitekim bu tür durumlarla ilgili, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Denizde boğulma korkusu gibi bir sıkıntı dokunduğu zaman O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur. Fakat o sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür. ” (İsrâ, 17/67) islamisohbet

“İnsana bir darlık dokunduğu zaman, yanı üzere yatarken, otururken yahut ayakta bize yalvarır; ama biz onun darlığını açıp kaldırınca sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte israfçılara, yaptıkları iş böylesine süslü gösterilmiştir.” (Yunus, 10/12)

Diğer bir grup insan ise;

Allah’a ve Resûl’e itaati amaçlar fakat gerçek anlamda O’na dayanıp güvenmez ve O’ndan yardım istemez. Bu sınıfa giren kimseler hüsnü niyetlerine ve itaatlerine karşılık sevap alırlar. Ancak amaçlarında tek başlarına kalırlar. Çünkü yalnız Allah’tan yardım dileme ve yalnızca Allah’a güvenip bağlanmayı gerektiği gibi realize edememiş, gerçekleştirememişlerdir. Bu durumdaki kimselerden bazıları zayıflık ve dirençsizlik belâsına düçâr olurken, diğerleri ise ucûba (kendini beğenmeye) düşmekle cezalandırılırlar.

Şayet hayır olarak elde etmek istediğini gerçekleştiremezse bu onun zayıflığından kaynaklanır; bazen de korkaklığa, dirençsizliğe düşer. Şayet maksadı meydana gelirse, kendisine ve gücüne bakar bunun sonucunda kendini beğenme ve kendinden memnun olma (ucûb) hâsıl olur. Halinden memnun, amacının meydana geldiği sanısına kapılırsa bir başına kalır. Şu âyette buyurulduğu gibi.

“Hani o gün çokluğunuz sizi böbürlendirmiş (ucûba düşürmüş, kendinizi beğendirmiş) ti. Fakat size hiçbir yararda sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen, yeryüzü başınıza dar gelmişti, nihayet bozularak arkanızı dönüp kaçmaya başlamıştınız.”

“Sonra Allah, Resûlü’nün ve mü’minlerin üzerine güven veren rahmetini -sekineyi- indirdi; sizin görmediğiniz askerler indirdi ve kâfirleri azaba çarptırdı (bozguna uğrattı) işte kâfirlerin cezası budur!”

“Sonra Allah, bunun ardından yine dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bağışlayan esirgeyendir.” (Tevbe, 9/25-27)  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Uluhiyetin tevhidinin gerçekleştirilmesi, uluhiyet, tevhid, tevhid ve tasavvuf

Kur’ân kelimelerinin delâletlerinin çeşitli olması   islam   Buna benzer birçok âyet vardır Kur’ân-ı Kerim’de:

Genel ve özel konularda, tek ve birlikte olmaları hesabıyla kelimenin anlamlara işareti çeşitlilik arzeder; sözgelimi “Ma’rûf ve Münker” kelimelerinde olduğu gibi.

Nitekim Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. Ma’rûfu emreder, münker’den men’eder siniz.” (Al-i İmrân, 3/110)

“İnanan erkekler ve inanan kadınlardan bazısı, bazısının velileridir. Ma’rufu emreder, münker’den nehyederler.” (Tevbe, 9/71)

“Onlara ma’rufu emrediyor, onları münker’den nehyediyor.” (Â’raf, 7/157)

Allah’ın çirkin gördüğü herşey “Münker” kavramına Allah’ın hoş gördüğü ve sevdiği her şey de “Ma’rûf” kavramının kapsamına girer.

Başka bir konu ile ilgili olarak şöyle buyurulmuştur:

“Muhakkak namaz fahşâ ve münkerden men’eder.” (Ankebût, 29/45)

Bu âyette ” münker ” , ” fahşâ ” üzerine atfedilmiş bu nedenle ” bağy ” de münker kavramına dahil edilmiştir.

Diğer bir âyette ise şöyle buyurulmaktadır:

“Muhakkak Allah adaleti, ihsanı, yakına vermeyi emreder. Fahşâ’dan, münker’den ve bağy’den de men’eder.” (Nahl, 16/90)

Bu âyette de fahşâ ve bağy kavramları, münker kavramıyla birlikte kullanılmıştır.

“Fukara” ve “Mesâkîn” kelimeleri de bu türden kelimelerdir. Bunlardan her birisi tek başına kaldığında diğerinin anlamını da içerir. Ancak birlikte kullanıldıklarında aralarında nüans vardır. Ne var ki burada iki isimden birisi diğerinden daha genel anlam ifade eder. Aralarında genel ve özel anlam ifade etme farkı vardır. islamisohbet

Zira yalnız Allah’ı sevmek, yalnızca O’na tevekkül etmek, sırf O’ndan korkmak ve bunun gibi eylemlerin,amellerin tümü Allah’ın tevhidi kapsamına girer.

Nitekim sevgi konusunda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır.

“İnsanlardan kimileri Allah’tan başka ortaklar edinir; Allah’ı sevdikleri gibi onları severler, iman edenler ise en çok Allah’ı severler.” (Bakara, 2/165)

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız; kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız meskenler, size Allah’tan, Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise, o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin!” (Tevbe, 9/24)

“Kim Allah’a ve elçisine itaat eder Allah’tan korkar ve O’na saygılı (muttaki) olursa, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Nûr, 24/52)

Âyette itaatin Allah için ve Resûl’e olması gerekli kılınırken ” korku ” ve ” takva ” nın yalnız Allah için olması gerekli kılınmıştır.

Diğer bir âyette ise şöyle buyurulmaktadır:

“Eğer onlar, Allah’ın ve elçisinin kendilerine verdiklerine razı olsalar “Allah bize yeter, yakında Allah’da bize lütfundan verecek Rasulü de, biz Allah’a ulaşmayı isteyen kimselerdeniz.” deselerdi, daha iyi olurdu.” (Tevbe, 9/59)

“O halde işlerinden birini bitirince diğerine girişle yalnız Rabb’inden iste.” (Duha, 93/7-8)

Bu âyetlerde de yeterlilik ve rağbetin yalnızca Allah’a has kılınması gerekli kılınmıştır.

Bu konularla alakalı daha genişçe malûmat başka yerlerde vardır, arzedenler oralara başvurabilir.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Kuran kelimelerinin delaletlerinin çeşitli olması, kurani kerim, kuran meali, kuran ve açıklaması

Din ancak amelle tamamlanır islam     Hakikat şu ki, “iman” ve “tevhid” in realite kazanabilmesi için her ikisinde de sevginin kalbin ta derinliklerinden kaynaklandığı gibi amelin de kalpten kaynaklanması gerekir.

Öte yandan dinin tamamen Allah’a özgü / has kılınması gerekir.

Amelsiz bir din, din değildir. Çünkü din kavramı ibâdet ve itaati içerir.

Nitekim Cenâb-ı Hak iki sûreyi tamamen bu iki konuyla ilgili olarak indirmiştir. islamisohbet

(Bkz. Şeyh’ül-İslâm İbn. Teymiye, Tefsîr’ü Sûret’ül-İhlâs. Eser, Dar’üs-Selefiye yayınevi tarafından basılmıştır.)

1 – “Kulhüvellahü ehad” ve

2 – “Kulyâ eyyühelkâfirun  sûreleri.

Bu sûrelerden:

- İlki söz ve amelin tevhidini,

- İkincisi ise amel ve iradenin tevhidini anlatır.

Söz edilen birinci sûrede şöyle buyurulmaktadır:

“De ki: O Allah birdir” “Allah sameddir”

“Kendisi doğurmamıştır ve başkası tarafından doğurulmamıştır.”

“Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır.” (İhlâs, 112 / 1-4)

Cenâb-ı Hak bu tevhidi söylemeyi emrettikten sonra ikinci İhlâs sûresinde de şöyle buyurmuştur:

“De ki: Ey kâfirler!”

“Ben sizin taptıklarınıza ibâdet etmem”

“Siz de benim ibâdet ettiğime, ibâdet edenler değilsiniz.”

Ben kesinlikle sizin taptıklarınıza ibâdet edecek değilim.”

“Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet edecek değilsiniz.”

“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kâfirûn, 109/1-6)

Bu sûrede de Cenâb-ı Hak, Allah’tan başka tapılan (kulluk edilen) ilahlardan uzak durmayı gerektiren ifadelerin dile getirilmesini ve ibadeti salt Allah için yapmayı emrediyor.

“İbâdet” kelimesinin asıl anlamı kasıt ve iradedir.

“İbâdet” kavramı tek başına kullanıldığında; “tevekkül” ve benzeri kavramlar da onun anlam örgüsü içerisine dahil olur.

İbâdet kelimesi “tevekkül” kavramıyla birleştirildiği zaman, “tevekkül”, “ibâdet” kavramının bir parçasına dönüşür.

Nitekim “iman” kavramını anlatırken biz bu konuyu anlatmıştık.

“İbâdet” kavramı ile ilgili olarak Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor aşağıdaki âyetlerde:

“Ben cin ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51, s. 56)

“Ey insanlar! Rabbinize ibâdet edin.” (Bakara, 2/21)

Bu ve benzeri âyetlerde anlatılan “ibâdet” kapsamına; emredilenleri yapmak, sakıncalı, yasak olanları terketme hususu girer. “Tevekkül” de bu bağlamdadır.

Başka bir sûrede şöyle buyurmuştur Cenâb-ı Hak:

“Ancak Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5)

“Öyle ise O’na ibâdet et ve O’na tevekkül et.” (Hûd, 11/123)  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Amelsiz bir din, din değildir, Amelsiz bir din din değildir, ameli amelimiz, allaha ibadet ve amel defteri, amel defteri

Buradaki amaç nedir? islam     Burada asıl amaç, “İman” kelimesinin yalnız bazı haberlerde kullanıldığı ve bu kelimenin “emn” (güvenlik) kelimesinden alındığıdır. Bunun gibi “ikrar” kelimesi de “kar” kelimesinden alınmıştır. Zira mü’min güvenlik içerisinde olan kimse demektir.

Bunun gibi “mukîr” de ikrar eden kimse demektir.

Bu yüzden bir amelin kalpten kaynaklanması için, o amelin doğruluğunun kalp tarafından tasdik edilmesi gerekir.

Bir kimse Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğunu bildiğinde, bu bilgisini O’nu sevme, O’na saygı duyma duygularıyla birleştirmeyerek, O’na buğzeder, O’nu kıskanır ve O’na uymayı kendine yediremezse, o kimse O’na iman etmiş değil, aksine O’nu inkâr etmiştir.

İblis’in, Fir’avn’ın, Peygamberi çocukları gibi tanıdıkları halde O’nu inkâr eden kitab ehlinin küfürleri de bu kabildendir. Çünkü İblis ne verilen haberi ne de haberi vereni yalanlamıştı. Sadece Rabb’inin buyruğunu yerine getirmeyi kendisine yedirememişti. Nitekim Fir’avn ve kavmi hakkında da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Vicdanları, onların doğruluğuna kanaat getirdiği halde, sırf zulüm ve kendini büyük görme yüzünden onları inkâr ettiler.” (Neml, 27/14)

Mûsâ da Fir’avn’a şöyle demişti:

“Mûsâ dedi ki: “(Ey Fir’avn) Bunları, ancak göklerin ve yerin Rabb’inin, deliller olarak insanlara indirdiğini pekâlâ bildin.” (İsrâ, 17/102)

Diğer bir âyette ise şöyle buyurulmuş:

“Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’nu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.” (Bakara, 2/146)

Yalnızca kalbin hakkı bilmesi, şayet o bilgiyi, hak bilgisinin gereğince, yine kalpten gelen amel ile birleştiremezse, kalbi ile o hak bilgiyi sevmez ve ona uymazsa, bu bilgi sahibine hiçbir yarar sağlamaz.

Bilâkis, Allah’ın kıyamet gününde ilmi ile amel etmeyen âlimleri çarptıracağı insanların en çetin azab görenlerinden olacaktır.

Bu nedenledir ki Cenâb-ı Resul (s.a.v.) şöyle duâ etmiştir:

“Allah’ım yararsız bilgiden / ilimden , doymayan nefisten, kabul görmeyen duadan ve korkmayan kalpten sana sığınırım.”

(Müslim, Kitab-üz-Zikir, c. III, s. 2088; Zeyd b. Erkam’dan; Beyhâkî aynı hadisi Enes’ten rivayet etmiştir. Şu’ab-ül-İman, 18. bölüm)

Ne var ki Cehmiye ekolüne mensub olan kimseler, salt kalbin hakkı bilmesini ve o bilginin doğruluğunu tasdik etmesini “İman” olarak tanımlamışlardır. Şeriat bir kimsenin mü’min olmadığına işaret ederse bu, o kimsenin kalben hak bilgisine sahip olmadığına işaret eder. Bu sanı, şeriatçe ve akılca cehaletin en büyüğüdür.

Bu düşüncenin gerçek anlamdaki ifadesi, mü’minle kâfirin bir olduğunu gerekli kılar.

Bu nedenledir ki, Vek’î b. El-Cerrâh, Ahmed b. Hanbel ve diğer önde gelen ilim adamları, bu düşünceleri yüzünden “Cehmiye” ekolüne mensup kişileri kâfir kabul etmişlerdir.

Biliyoruz ki, gerçeği bildiği halde, başka bir maksatla o gerçeği yadırgayan; gerçeğin karşısında kendini büyük gören her insanın onun bilgisine sahip olmadığı düşünülemez.

Bu açıklamalar sonucunda imanın “kalbin tasdiki ve ameli” olarak tanımlanması kesin bir gerekliliktir.

Nitekim selef ulemâsının görüşü de aynı mânâdadır:

“İman: Söz ve amelden ibarettir.”

Bu bilgilerden sonra şunu söyleyebiliriz: islamisohbet

Kalp birşeyin hakikatini tasdik edip, iradeyi içeren tam bir sevgi ile onu sevdiği zaman, bunun göstergesi olan amellerin tezahür etmesi gerekir.

Çünkü kesin irade tam kudretle birleştiğinde, amaçlananın kesinlikle meydana gelmesi gerekir. islami sohbet

Bir eylemin meydana gelmesini olumsuz kılan nedenler yeterli gücün bulunmaması, ya da yeterli iradenin yokluğundandır. Böylesine olumsuz bir durum söz konusu değilse, aranılan bu gerekçeler yeterli ölçülerde mevcutsa, bu, seçme sonucu eylemin meydana gelmesini gerekli kılar.

Sözgelişi kalp tam bir ikrarla Muhammed’in Allah’ın Resulü oluşunu ikrar edip tam bir sevgi ile O’nu sevdiği halde bu duygu ve düşüncesini dile getirmeye ve buna şehâdet etmeye gücü yettiği halde bunu sözle ifade etmekten imtina ederse; ya da dilsizlik vb. fizyolojik eksiklikler nedeniyle, korku vb. nedenlerden ötürü şehâdet düşüncesini dile getiremiyorsa da o kimse mü’mindir.

Nitekim Ebû Tâlib, Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğunu biliyor ve onu seviyor idi. Ne var ki, Ebû Tâlib’in O’nu sevmesi Allah için değil aksine yeğeni olduğundan dolayı idi. Muhammedi sevdiğini açıkça ifade etmesi, O’nun vesilesi ile şeref ve liderlik elde etme amacına dayanıyordu. Yani onu sevmesinin temeli riyaset sevdasına dayanıyordu. Bu yüzdendir ki, Ebû Tâlib ölürken şehâdet getirmesi kendisine teklif edildiğinde, bu ikrar sonucunda, asıl sevdiği dinin yok olacağını gördü. Zira asıl sevdiği din kendisine yeğeninden daha sevimli olduğu için bu teklifi kabul edip şehâdet ilkesini kabullenemedi. Şayet onu gerçek anlamda sevseydi, Ebû Bekir’in sevdiği gibi severdi. Nitekim onun hakkında Cenabı Hak şu âyetleri indirmiştir.

“Ondan uzak tutulur; en takva olan”

“O ki malını Allah rızası için vererek temizlenir”

“Ve onda hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur. (O verdiğini, kendisine yapılan bir iyiliğin karşılığı olarak vermez. Hiç kimseye borçlu değildir. Verdiğini)”

“Yalnız yüce Rabb’inin rızasına ermek için verir”

“Yakında kendisi de -Allah’ın vereceği nimetle- razı olacaktır.” (Leyl, 92/17-21)

Ebû Tâlib, Ömer, Osman, Ali ve şehâdeti kesin bir dille dile getiren diğer mü’minlerin sevdiği gibi severdi, şayet gerçekten onu sevseydi. Bu yüzden onun sevgisi Allah için sevmek kategorisine giren sevgi türünden değil, Allah ile beraber sevme kategorisine giren ve insanı şirke düşüren sevgi türünden idi. Bu nedenle Cenâb-ı Hak, Resûl’e yardımcı olma adına Ebû Tâlib’in yaptıklarını kabul etmemişti. Çünkü o yaptığını Allah için yapmamıştı. Zira Allah kendi rızasını kazanma amacıyla yapılmayan amelleri kabul etmez. Sadece kendi rızası aranarak yapılanları kabul eder. En yüce Rabbinin zâtını isteme amacıyla amel edenin ettiği gibi amel eden bunun tersinedir.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Burada asıl amaç, İmanın yolu, imanli yol, islam yolu

“İmân” kelimesi tek olduğunda zâhîrî (görünen) ve bâtınî ameller, onun anlam örgüsüne girer.

İman şöyle tanımlanmıştır.  islam

“İman söz ve amelden ibarettir.” Yani:

1 – Kalbin ve

2 – Dilin sözü,

3 – Kalp ve  islamisohbet

4 – Organların amelidir.

Nitekim Buhârî ve Müslim’in ittifakla rivayet ettikleri bir hadiste şöyle buyurmuş Rasûlullah (s.a.v.):

“İman, yetmiş parçadan müteşekkil bir dizgedir. islami sohbet

En yücesi, “Lâ ilâhe İllallah -Allah’tan başka ibadete layık hiç bir ilah yoktur-” sözüdür.

En düşük değerde olanı ise yol üzerinde, insanlara zarar veren nesneleri yok etmektir. Haya imandan bir parçadır.” (Hadisin aslı da tam tamına böyledir. Müslim, hadisi iman bölümünde nakletmiş)

Aynı konuyu âyet-i kerîme şöyle açıklamıştır:

“Gerçekten iman eden o kimselerdir ki, Allah’a ve elçisine iman ettiler, sonra şüphe etmediler; Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte sâdık olanlar yalnızca onlardır.” (Hucurât, 49/15)

Diğer bir âyet aynı konuyu şöyle işlemekte:

“Gerçekte iman edenler yalnızca şu kimselerdir ki: Allah anıldığında kalpleri titrer; O’nun âyetleri, kendilerine okunduğunda imanlarını artırırlar ve yalnızca Rab’lerine güvenirler.”

“Ayrıca onlar namazı dosdoğru kılarlar; kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler.”

“İşte gerçek inananlar onlardır.” (Enfâl, 8/2-4)

Başka bir âyette ise:

“Mü’minler o kimselerdir ki Allah’a ve peygamberlerine inanmışlardır. Rasûlullah ile beraber bulundukları zaman ondan izin almadan gitmezler.” (Nûr, 24/62)

Allah Resûlü’nün Abdulkays’ın elçilerine söylediği gibi, “Mutlak iman” kavramına, “İslâm” kavramı da dahildir. Sözgelişi Rasûlullah şöyle buyurmaktadır:

“Size Allah’a iman etmeyi emrediyorum; Allah’a iman etmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz?

-”Lâ ilâhe İllallah Muhammedun Rasûlullah’a” -Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın rasulü olduğuna-” şehâdet etmek,

- Namazı kılmak,

- Zekâtı vermek,

- Ganimet olarak aldıklarınızdan beşte birini vermenizdir.”

(Buhârî, Kitab-ül-İman, c. 1, s. 19; Kitab-ül-İlim, c. I, s. 30; el-Âhâd, c. VIII, 136 Müslim, Kitab-ül-İman, c. 1, s. 47; Beyhâkî Şu’ab’ül-İman, H. No 18)

Buradan hareketle Selef:

“Her mü’min, müslümandır, ancak her Müslim mü’min değildir.” demiştir.

Fakat “iman” kavramı “amel” veya “İslâm” kavramlarıyla birlikte kullanıldığında şu âyette buyurulduğu gibi araları ayrılır:

“Onlar ki iman etti ve sâlih amel ettiler.”

Bu tür ifadeler Kur’ân’ın birçok yerinde kullanılmıştır.

Öte yandan, Cebrail’in kendisine sorması üzerine Rasûlullah “İslâm”, “iman” ve “ihsan” kavramlarını şu şekilde açıklamıştır:

“İslâm: 

- Allah’tan başka kulluk (ibadet) yapılacak bir mabud , merci bulunmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulu olduğuna şehâdet etmek,

- Namazı dosdoğru kılmak,

- Zekâtı vermek,

- Ramazan orucunu tutmak ve

- Gücün varsa Hac yapmaktır (Kabe’yi ziyaret etmektir.)”

(Buhari, c.1, s. 18; Müslim, c. 1, s. 39; Ebû Hüreyre’den. Ancak Müslim aynı hadisi tek olarak Ömer b. Hattâb’dan, aynı koşullar ile rivayet etmiştir. Geniş açıklama için bkn. Şu’ab-ül-İman, s. 19)

Rasûlullah’ın bu açıklaması üzerine Cebrail (a.s.) yine soruyor:

“O zaman iman nedir?”

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevaplıyor bu soruyu da:

“Allah’a iman etmek, 

- Meleklerine,

- Kitaplarına,

- Peygamberlerine,

- Ahiret gününe (Öldükten sonra yeniden dirilmeye),

- Kadere (O’nun hayrına ve şerrine), hayrın da şerrin de yaratıcısının Allah olduğuna iman etmektir.  ”

Son olarak:

“İhsan nedir?” sorusunu soruyor Cebrail (a.s.).

Rasûlullah bu soruyu şöyle bir tanımla cevaplıyor:

“İhsan”, Sanki Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na itaatla kulluk / ibâdet etmendir. Zira sen onu görmüyorsan da, O’nun seni gördüğünü bilmelisin”

Bu hadiste “İslâm”, “iman” kavramlarının arası, ikisi de birbirine yakın anlamlar içerdiği için ayrılmıştır. Ve burada “İslâm” kavramı, tek başına kullanıldığı için “İman” kavramına dahil edilmiştir:

“Amel” kavramı da bunun gibidir. Çünkü yukarıdaki hadiste söz konusu edilen “İslâm” kavramı “amel” den kaynaklanır. Ayrıca görünürde yapılan eylem / amel, kalbin imanın ve onun gerekli kıldığının bir göstergesidir.

Kalpte iman vücut bulduğu zaman buna bağlı olarak organlarda da imanın alametlerinin tezahür etmesi zaruridir.

Kalbin imanı denildiğinde, bunun kalbin tasdiki ve boyun eğmesinden kaynaklanması demektir. Şayet böyle değil de, bir kimse, kalbi ile Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu tasdik ettiği halde,Ona buğzediyor, Onu kıskanıyor ve O’na uymayı kendisine yediremiyorsa, o kimsenin kalbi gerçek anlamda iman etmiş değildir.

“İman” kelimesi “tasdik” anlamını içeriyorsa da, onunla eş anlamlı değildir. Sözgelişi bir olguyu tasdik eden herkese, o kişi, tasdik ettiği olguya iman etmiştir, denilemez. Öte yandan eğer bir kimse:

“Ben “bir” in, “iki” nin yarısı olduğunu; göğün üstümüzde, yerin altımızda olduğunu vb. insanların gözlemlediği ve bildiği şeyleri tasdik ederim.” derse, o kimse tasdik ettiği şeye iman etmiştir, denilmez. Aksine “iman” kavramı, sadece gaybî olgular hakkında verilen haberlerin tasdik edilmesi halinde, muhtevasına uygun anlamım ifade etmiş olur. Hz. Yusuf un kardeşlerinin sözlerinde olduğu gibi.

“Sen bize iman etmezsin biz doğru olsak bile” (Yusuf, 12/17)

Zira, onlar, Hz. Yakub’a, kendisinin görmediği birşeyi haber vererek, O’na iman edenle, Onunla iman eden arasını ayırt ediyorlar. Bunlardan birincisi, haber veren için söylenir, ikincisi ise, kendisi ile haber verilen için kullanılır. Yusuf un kardeşlerinin söylediği gibi:

“Sen bize inanmıyorsun.”

Başka bir âyette bu meseleye şöyle değiniliyor:

“Kavminden genç bir nesil hariç Musa’ya inanmadılar.” (Yunus, 11/83)

“İçlerinden bir kısmı da peygambere sıkıntı verirler: O her söyleneni dinleyen bir kulaktır,” derler. De ki: “O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah ‘a inanır, mü’minlere inanır.” (Tevbe, 9/61)

Görüldüğü gibi âyette Allah’a iman etmekle, mü’minlere inanma kavramları ayırdedilmiştir. Anlatılmak istenen, mü’minler, birşeyi haber verdikleri zaman doğrulamasıdır.

Allah’a inanmasına gelince; bu O’nu “ikrar” etmesi babındandır.

Cenâb-ı Hakkın Fir’avn ve ileri gelenleri hakkındaki sözü de bu bağlamdadır:

“Bizim gibi iki beşer olana mı inanacağız.” (Mümin’ûn, 23/47)

Yani onların ikisinin doğruluğunu mu ikrar edip, tasdik edeceğiz, demektir.

Bu muhtevada olan bir diğer âyet ise şudur:

“Şimdi ey mü’minler, bunların size inanmalarını mı umuyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grub vardır ki, Allah’ın kelâmını duyarlar da, düşünüp akıl erdirdikten sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.” (Bakara, 2/75)

Diğer bir örnek:

“Bunun üzerine Lût ona inandı ve kavmine dedi ki: “Ben Rabb’imin buyurduğu yere göçeceğim.” (Ankebût, 29/26)

“İman” kavramının başka bir kullanım biçimi de şu âyettir:

“Onlar ki gayba (görüp gözlemleyemediklerine) inanırlar.” (Bakara, 2/3)

Şu âyet de bu kavramın kullanılmasına diğer bir örnektir:

“Resul, Rabb’inden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de hepsi birlikte Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Resullerine inandılar. Resullerden hiçbirisini diğerinden ayırmayız.” (Bakara, 2/285)

Aynı paralelde diğer bir misâl:

“Birr (ergenlikte son noktayı bulmak) Ancak o kimsenin birre ulaşmasıdır ki: “Allah’a âhiret gününe, meleklere, kitaba ve Peygamberlere inandı.” (Bakara, 2/177)

Yani bu ilkeleri ikrar ettiler. Buna benzer ifadeler, Kur’ân’ın birçok yerinde yer almıştır.

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, iman kelime manası, iman, imanli, imnli olmak, imanın şartları

Rasûle itaat Allah’a itaatir  islam   Resûl’e itaat farzdır; çünkü kim Resûl’e itaat ederse gerçekte Allah’a itaat etmiştir;

- Helâl O’nun helâl kıldığı,

- Haram O’nun haram kıldığı,

- Din, O’nun teşri ettiği (kanun ve şeriat olarak kabul ettiği) dir.

Resûl’ün dışında kalan âlimler, şeyhler, idareciler ve krallara, ancak onlara itaat Allah için olduğu zaman itaat gereklidir.

Bu kimseler, Allah ve Resulü onlara itaat emrettiği zaman, onlara itaat edildiğinde Resûl’e itaat kapsamına girer.

Allah konuyu şu şekilde belirlemiştir:

“Ey iman edenler! Allaha itaat edin. Rasulüne ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman etmişseniz onu Allah’a ve Rasulüne götürün. Bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha iyidir.” (Nisa, 4/59)

Âyette: “Etî’ûr-Resûl ve etîû ulil-Emri minkum” denilmemiş.

Çünkü burada ulûlemre itaat, Resûl’e itaat kapsamına dahil edilmiştir. Resûl’e itaat ise gerçekte Allah için itaattir.

Âyette, Resûl’e itaat hususunda “etîû” fiili tekrarlanırken ulûlemre itaat konusunda tekrarlanmamıştır. Çünkü kim Resûl’e itaat ederse gerçekte Allah’a itaat etmiştir. Zira bir kimsenin, Resul bir şeyi buyurduğunda o şeyi Allah’ın emredip emretmediğini sorgulaması gerekli değildir.

Ulûlemr ise bunun tersinedir. Çünkü onların bazan Allah’a isyan ile emrettikleri olur. Bu yüzden onlara her itaat eden kimse gerçekte Allah’a itaat etmiş değildir.

Yalnızca, Allah’a isyan olmadığı kesinlikle bilindiği, emredileni Allah’ın emredip emretmediğine bakıldıktan sonra, onların emrettiklerine itaat edilir.

Bu kimselerin ulemadan ya da idarecilerden olan emir sahiplerinden olmaları bu hakikati değiştirmez.

Âlimlerin taklid edilmesi, diğer saygın iktidar sahibi emir sahiplerine itaat da bu yasa kapsamına dahildir. Ancak bu uygulama neticesinde din tamamen Allah’a ait kılınmış olur.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Fitne tamamen yok oluncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya dek onlarla savaşın.” (Enfâl, 8/39)

Öte yandan Rasûlullah da şöyle buyurmaktadır:

“Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a soruldu:

Ey Allah’ın elçisi! Kişi şecaat arzetmek için savaşır; kızgınlık ve gayret için savaşır; riya için savaşır; şimdi bu durumda bunlardan hangisi Allah yolundadır? Rasûlullah şu cevabı vermiş:

“Kim, Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa işte yalnızca o Allah yolundadır.”

(Buhari, Kitab-ül-İlim, c. I, s. 40; Kitab-üt-Tevhîd, c. VIII; Müslim, Kitab-ül-İmâre, c. II, s. 1512-1513, H. No 1904; Tirmizî, K. Fezail-ül-cihad, c. IV, s. 179, H. No 1646; İbn Mâce, K. Cihâd, c. II, s. 931, H. No 2783; Ahmed, el-Müsned, c. IV, s. 397-405, 417; Beyhâkî,Sünen, c. IX, s. 167-168)

Gerçekte insanların çoğu bir halifeyi bir âlimi, bir şeyhi ya da bir idareciyi öylesine severler ki onu Allah’a eş koşar. Her ne kadar o kimseyi Allah için sevdiğini iddia etse de işin aslı budur. islamisohbet

Her kim Resûl’den başkasını, Allah’ın ve Resûlü’nün emirlerine ters olduğunu bile bile her emrettiği ve yasakladığı konuda itaat edilmesi gerekli birisi olarak bellerse, işte o kimseyi Allah’a ortak / şirk koşmuştur.

Belki de o kimse, hıristiyanların Mesih’e yaptıkları gibi, o kimseye duâ eder, o kimseden imdat ister ve onun dostlarını veli edinir, düşmanlarına düşmanlık eder. Her emrettiği ve her yasakladığı konuda helâl ve haram olarak belirlediği meselelerde itaati gerekli görür. Böylelikle söz konusu kimseyi Allah’ın ve Resûl’ün yerine koyar.

İşte bu Mesih’in yandaşlarının içine düştüğü şirktir.

Nitekim şu âyet-i kerîmede buna işaret edilmiştir:

“İnsanlardan kimileri, Allah’tan başka ortaklar edinerek, Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise en çok Allah ‘ı severler.” (Bakara, 2/165)

Aslında “tevhid” ve “şirk” kalpten kaynaklanan söz ve görüşler ile yine kalpten kaynaklanan amellerde olur.

Bunun için Cüneyd (Bağdadî) şöyle demiş:

“Tevhid, kalbin sözü ve görüşü, tevekkül ise kalbin amelidir.”

Cüneyd bu sözü ile şunu demek istemiş:

“Tevhid, tasdikten ibarettir. Tasdiki, tevekküle yakın bulduğu için Cüneyd, tevekkülü tasdikin temeli kılmıştır.”

Zira tevhid kelimesi tek kaldığında bu durumda kalbin sözünü ve eylemini / amelini de içerir. Tevekkül ise, tevhidin tamamlayıcısıdır.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Rasule itaat Allaha itaatir, Rasule itaat, Allaha itaatir, itaatkar, sadık, sadık dost

Allah için sevmekle Allah’la beraber sevme arasındaki fark   islam     Allah ve Resulü;

- yaratılanları Allah için sevmekle yine

- yaratıkları Allah’la beraber sevmenin arasını ayırmışlardır. islamisohbet

- Zira bunlardan birincisinde; Allah, O’nunla birlikte başka hiçbir varlığın sevilmediği, söz konusu insanın sevgi gücünün son noktasına dek sevdiği ve kulluk ettiği yegâne sevgilisi ve mabudu olur. islami sohbet

Ancak bu söz konusu kimse, yüce Allah’ın velilerini ve sâlih kullarını sevdiğini, bu yüzden o da onları Allah için sevdiğini kavradığı; aynı şekilde yüce Allah’ın, buyurulanın, emredilenin yapılmasını, zararlı (haram) olanın terkedilmesini sevdiğini, onun da aynı şeyi sevmesi gerektiğini bildiği zaman mümkündür.

Ancak bu durumda o kimse Allah sevgisine uyarak, O’nun sevginin türevi ve o sevginin kapsamına dahil olduğu için sevgisi Allah için olur.

- Buna karşılık kim;

Allah’la beraber başka bir varlığı sever ondan umarak ve korkarak onu Allah’a eş koşarsa; ona itaat etmenin, Allah’a itaat etmek anlamına geldiğini bilmediği bir kimseye itaat eder bundan başka şefaat etmesine Allah’ın izin verdiğini bilmeksizin, bir kimseyi kendisine şefaatçi edinirse bu durum diğerinin tersinedir.

Şu âyetlerde, bu hususa dikkat çekilmektedir:

“Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere kulluk ediyorlar ve: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir!” diyorlar.” (Yunus, 10/18)

“Onlar hahamlarını, rahiblerini ve Meryemoğlu İsa’yı Allah’tan başka Rab’ler edindiler. Halbuki kendilerine sadece tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka ibadete layık ilâh yoktur, O, onların eş koştukları şeylerden münezzehtir.” (Tevbe, 9/31)

Bu âyet indirildiğinde Adiy b. Hatim Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Biz onlara (tapmıyorduk) kulluk etmiyorduk ki” demişti.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise şu açıklamayı yaparak âyetin indiriliş gerekçesini belirtmişti:

“Onlar, diğerlerine haramları helâl kılıyor, helâlleri de haram kılıyorlar, onlar da onlara itaat ediyorlardı. İşte bu uygulama, onların, bu helâl ve haramları koyanlara ibâdet etmeleri demektir.”  (Tirmizî, c. V, s. 278, H. No 3095; Tirmizî hadisi “garib” olarak tanımlamış; ayrıca Beyhâkî, Sünen, c. 10, s. 116; Ed-Dürr’ul-Mensûr, c. IV, s. 174)

Konuyla alâkalı diğer âyetler ise şunlar:

“Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî’ ettiler (bir yasa ve şeriat kıldılar) ? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acıklı bir azap vardır.”  (Şûra, 42/21)

“O gün zâlim ellerini ısırıp: “Ne olurdu! Keşke ben peygamberle beraber bir yol tutaydım!” der.

“Vah bana, ne olurdu, ben falanı dost tutmasaydım!”

“O beni, bana gelen Kur’ân’dan saptırdı. Zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır.” (Furkân, 25/27-28)  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Allah için sevmekle Allahla beraber sevme arasındaki fark, Allah ve Resulü, Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti

Ulûhiyet ve rubûbiyetin tevhidi    islam   “Lâ ilâhe İllallah -Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur-” kelimesini söyleme hususunda bütün müslümanlar müşterektirler. Fakat bu ilkeyi gerçekleştirme noktasında birbirlerinden üstündürler. Ne ki biz bu üstünlüğü tesbit etme imkânına sahip değiliz.

Nitekim bazıları zorunlu tevhidin, Allah’ın her şeyin yaratıcısı ve Rabbi olduğunun ikrar, dile getirme, kabullenme ve onaylamaktan ibaret olduğunu sanırlar, oysa Arap müşriklerinin ikrar ettikleri rubûbiyetin tevhidi ile, gerçek anlamda, Allah Rasûlü’nün onları davet ettiği ulûhiyetin tevhidi arasındaki farkı ayırdedemezler; sözlü tevhid ile ameli tevhidi birleştiremezler.

Nitekim Arap müşrikleri:

“Kâinatın iki yaratıcısı vardır; bir şeyi yaratırken Allah’ın yanında başka bir Rab vardır”; demiyorlardı. Bilâkis Cenâb-ı Hakk’ın ifadesiyle şöyle diyorlardı:

“Onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan: “Elbette Allah” diyecekler.” (Lokman, 31/25)

Diğer bir âyette de şöyle buyuruyor yüce Allah:

“Onların çoğu ancak ortak koşarak Allah’a inanır.” (Yusuf, 12/10)

Başka bir yerde aynı mesele ile alâkalı olarak şöyle buyuruyor Cenâb-ı Hak:

“De ki: “Biliyorsanız (söyleyin), dünya ve içinde olanlar kimindir?”

“Allah’ındır.” diyecekler. O halde düşünmüyor musunuz?”

“Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş’ın Rabb’i kimdir de?”

“Allah’ındır.” diyecekler. “O halde korkmuyor musunuz?” de.

“Biliyorsanız (söyleyin) her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) elinde olan, koruyup kollayan fakat kendisi korunup kollanmaya muhtaç olmayan kimdir?” de.

“Allah’a aittir” diyecekler. “O halde nasıl büyükleniyorsunuz?” de.” (Mü’minûn, 23/84-89)

Arap müşrikler Allah’ın tek yaratıcı olduğunu ikrar etmenin yanı sıra; başka ilahları ona eş koşuyor ve onları, Allah katında kendilerine şefaatçi kılıyorlardı. Gerekçe olarak şöyle konuşuyorlardı:

“Biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.”

Ayrıca onları Allah’ı sevdikleri gibi seviyorlardı.

Sevgide, kullukta, duada, dilemede eş koşma itikad ve Allah’ı ikrar konusunda eş koşmaktan farklı değildir. islamisohbet

Şu âyette buyurulduğu gibi:

“İnsanlardan kimileri Allah’tan başka ortaklar edinirler; Allah ‘ı sever gibi onları severler; oysa iman edenler en çok Allah’ı severler.” (Bakara, 2/165)

Kim bir yaratılmışı, yaratıcıyı sevdiği gibi severse, o kimseyi yaratıcıya ortak koşmuştur.

Her ne kadar Allah’ın yaratıcısı olduğunu kabullense de o varlığı, Arap müşriklerinin Allah’ı sever gibi sevdikleri Allah’tan başka ortaklardan edinmiştir.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Uluhiyet rubibiyet tevhid, Uluhiyet, rubibiyet, tevhid

islam 

Tevhid ve istiğfarı birleştirmek     Cenâb-ı Hak birden fazla yerde “tevhidi” ve “istiğfarı” birlikte kullanmıştır.

Sözgelimi şu âyetlerde olduğu gibi:

“Öyleyse, (fırsat elde iken) şu: “Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur” hakikatini bil, hem kendinin ve hem erkek hem de kadın mü’minlerin günahının bağışlanmasını iste. Allah hem dolaştığınız, hem de barındığınız yeri çok iyi bilir”(Muhammed, 47/19)

“Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin. Gerçekten ben O’nun tarafından size gönderilen bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”

“Ve Rabbinizden mağfiret dileyesiniz.” (Hûd, 11/2-3)

“Âd kavmine de peygamber olarak kardeşleri Hûd’u gönderdik. Şöyle dedi: “Ey kavmim! Sizin için ondan başka ilâh olmayan Allah’a ibâdet edin.”

“Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin.” (Hûd, 11/50-52).

“Ona yönelin ve O’na istiğfar edin” (Fussilet, 41/6)

Rasûlullah meclislerin bitiminde şu duayı okurdu:

“Allah’ım! Senin şanın yücedir; hamd sanadır. Senden başka ibadete layık ilâh olmadığına şehâdet ederim; sana istiğfar eder ve sana tevbe ederim.”

Şayet meclis bir rahmet meclisi ise, duanın okunması ile, doğasına uygun olduğu gibi olur; şayet faydasız şeylerin konuşulup yapıldığı bir meclis ise, bu duâ onun keffareti olur.”

(Nesâî Amel’ül-yevm vel-leyle, s. 429-430; Ebûl Âliye hadisi Rasûlullah’tan mürsel olarak nakletmiş. Aynı hadisi merfû olarak şu kaynaklar almışlar: Nesâî, s. 427; Hakim, el-Müstedrek, c. II, s. 537; Ebû herze el-Eslemî’den, Nesâî, H. No 426; Ebû Davud, c. V, s. 182, H. No 4859; Dârimî ve Hakim, el-Müstedrek, c. 1, s. 537; ayrıca Nafî b. Cübeyr’den Nesâî, H. No 424; Hâkim, c 1, s. 537; Taberânî, Mû’cem el-Kebîr, H. No 1586) islamisohbet

Abdestin sonunda Rasûlullah’ın şu duayı okuduğu naklediliyor:

“Allah’tan başka ibadete layık ilâh olmadığına, ortağı olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim. Allah’ım! Beni çokça tevbe edenlerden ve çokça temizlenenlerden kıl.”islami sohbet

(Tirmizî, Camî, c. 1, s. 77-78; H. No 55; Müslim son cümleyi zikretmeden kaydetmiş, c. I, s. 209; H. No 234; Ebû Davud, c. I, s. 118-119; H. No 169; Nesâî, c. I, s. 92; Ahmed, c. I, s. 19; c. IV, s. 153; Ebû Yâ’lâ, Müsned, c. I, H. No 180, 213, H. No 249. Öte yandan Nesâî, Amel-ül yevm vel-leyle adlı eserinde aynı hadisi Ebû Said’den şu sözlerle rivayet etmiş: (s. 81) “Kim abdest alıp ardından: “Allah’ım! Senin şanın yücedir, sana hamdolsun, Senden başka ibadete layık ilâh olmadığına şehâdet ederim; Sana istiğfar eder Sana tevbe ederim” derse bir deriye yazılıp mühürlenir ve kıyamete kadar bu mühür bozulmaz.”)

Bu duâ hem “tevhidi” hem de “istiğfarı” içerir.

Çünkü başlangıcında, dinin bütün ilkelerini kendilerinde toplayan iki temel ilkesi, şehâdet kelimeleri vardır.

Zira dinin tamamı bu iki şehâdet ilkesinde toplanmıştır.

- Bu ilkeler bizim Allah’tan başkasına kulluk etmememizi,

- O’nun Resûlü’ne itaat etmemizi içerir.

Aslında dinin tamamı bu noktada Allah’a ve Resûl’e itaat etmek sayesinde Allah’a kulluk etmeye dahildir. Farz ve müstehab olan her eylem / amel Allah’a ve Resûlü’ne itaat kapsamına dahildir.

Nitekim konumuzla alakalı olarak bir haberde Allah elçisinin şöyle duâ ettiği nakledilmiştir:

“Allah’ım! Senin şanın yücedir. Sana hamdolsun. Senden başka ibadete layık ilâh olmadığına şehâdet ederim. Sana istiğfar eder ve sana tevbe ederim.”

Bu duâ meclisin kefaretidir. Meclisin sonunda okunacağı gibi abdestin sonunda da okunur.

 Nitekim Rasûlullah (s.a.v.), namazın sonunda şöyle duâ ederdi:

“Allah’ım, önce yaptığım, sonraya bıraktığım gizlediğim açıkladığım şeyden ötürü beni bağışla Sen onu benden çok daha iyi bilirsin. Öne alan, sonraya bırakan Sensin. Senden başka ilâh ibadete layık yoktur.” (Müslim, c. 1, s. 534-536, H. No 771)

Burada “duâ” öne alınmış, “tevhid” sona bırakılmıştır. Çünkü namazın sonunda duâ yapılması emredilmiştir. Tevhidle bitirilmesi, namazın iki emirden en faziletlisi olan tevhidle bitirilmesi içindir. Bunun amaçlanmadığında durum bunun tersinedir (Tevhid öne alınır, duâ sona bırakılır). Çünkü tevhidin öne alınması daha faziletlidir.

Hakikatte ibâdet ve Allah’ı övme amacıyla yapılan duâ türü, dilek ve temenni amacıyla yapılan duâ türünden daha faziletlidir.

Birkaç faziletlinin bir arada bulunması halinde, daha çok faziletli olan daha az faziletli olanın önüne alınır.

Sözgelişi namaz, Kur’ân okumaktan, Kur’ân okumak zikirden, zikir dilekte bulunulan duadan daha faziletlidir. Bunun yanı sıra faziletli kılınan bir şey için, daha da fazilet kazanılacak zamanlar, mekanlar ve durumlar vardır.

Ne var ki dinin başı, sonu, dışı, içi hepsi tevhiddir;

Dinin tamamını Allah’a özgü / has kılmak ise: “Lâ ilâhe İllallah -Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur-” ilkesini gerçekleştirmektir.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Tevhid ve istiğfar, tevhid, tevhide, istiğfar, istiğfarımız

Dinde İhlas islam     Kul ne zaman “Lâ ilâhe İllallah -Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur-” kelimesinin, anlamını gerçekleştirirse, hevâsını ilâh edinme düşüncesi kalbinden çıkar, masiyetler ve günahlar ondan uzaklaşır.

“Böylece biz kötülüğü ve fuhşu ondan çevirmek istedik; çünkü o ihlâsa erdirilmiş temiz kullarımızdandır.” (Yusuf, 12/24)

Âyette, Hz. Yusuf tan kötülüğün ve fuhşun çevirilmesine gerekçe olarak, onun Allah’ın hâlis kullarından olduğu, gösterilmiştir.

Cenâb-ı Hak muhlis kulları hakkında şeytana ise şöyle buyurmuştur:

“İblis benim kullarım üzerinde senin otoriten yoktur.” (Hicr, 15/42)

Bu özelliği taşıyan kullarla ilgili, şeytan da şunu söylemiştir:

“Senin şerefin hakkı için! Onların hepsini saptıracağım.”

“Ancak onlardan muhlis olanlar hariç (onları saptıramayacağım)” (Sâd, 38/82-83)

Rasûlullah da şöyle buyuruyor:

“Kim kalbinden gelerek ihlâsla “Lâ ilâhe İllallah -Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur-” dese Allah onu cehenneme haram kılar.” (Buhari, c.1 s. 41; Müslim, c. 1, s. 61, Beyhûkî, Şu’ab’ul-îman 7. hadis)

Gerçekte ihlâs, cehenneme girme nedenlerini ortadan kaldırır, “Lâ ilâhe İllallah -Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur-” diyenlerden kim cehenneme düşerse, kendisini ateşe haram kılan ihlâsı gerçekleştirememiş demektir.

Belki, kendisinin ateşe düşmesine vesile olan bir çeşit şirk vardı. Çünkü bu ümmetin kalbinde şirk, karanlık gecede siyah mermer üzerinde yürüyen bir karıncanın yürüyüşünden daha gizli, daha sinsidir. Bundan dolayı kul, her namazında:

“Yalnız sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz” ifadesini söylemekle emredilmiştir.

Şeytan şirki emreder, nefis, bu emirde ona itaat eder. Bu yüzden nefis Allah’tan başkasına yönelir.

Bu, ya o yöneldiği varlıktan korkması ya da ondan bir-şey dilemesinden kaynaklanır.

İşte bütün bu nedenlerden ötürü kul sürekli tevhid inancını şirk belirtilerinden arındırmaya muhtaçtır.

Bu hususta Rasûlullah, İbn Ebû Asım’ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurmuştur:islamisohbet

“Şeytan şöyle der:

Ben insanları günahlarla yok ederim, onlar da beni “Lâ ilâhe İllallah -Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur-” ve istiğfar ile yok ederler. Böyle yaptıkları zaman onların kalbine hevâlarını yayarım da böylelikle günah işlerler fakat istiğfar etmezler. Çünkü yaptıklarının güzel olduğunu sanırlar.” 

(İbn Ebû Âsim, Kitab’us-Sünne, c. 1, s. 9, H. No 7; El-Albânî bu hadisin uydurma (mevzu) olduğunu söylemiş. Aynı hadisi Ebû Ya’lâ Müsned’inde kaydetmiş: C. 1, s. 123, H. No 136. El-Heysemî, hadisin râvilerinden Osman b. Matar’ın zayıf olduğunu söylüyor. M. Zevûid, c. X, s. 207)

Allah’tan bir hidâyet olmadan hevâsına uyan kimsenin de, hevâsını ilâh edinme tehlikesinden bir parça nasibi vardır. Bu giderek şirke dönüştüğü için kişiyi istiğfardan alıkoyar.

Ama tevhidi ve istiğfarı gerçek anlamıyla hakikate çeviren kimseye gelince, şirkin tamamen bu kimseden uzaklaştırılması gerekir.

İşte bundan dolayı Hz. Yunus (a.s.):

” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ lâ ilahe illâ ente Sübhâneke innî küntü minezzalimin = Senden başka ibadete layık ilâh yoktur; Senin şanın yücedir; ben zalimlerden oldum.” demiştir.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, islam ve  İhlas, dinde ihlas, ihlas ve iman

islam    Allah (c.c)’tan başkasına dua / İbadet etmek     Daha önce de değindiğimiz gibi duâ iki çeşittir:

1 – İbâdet amacıyla yapılan duâ ve

2 – Dilek için yapılan duâ.

Duanın her iki türünün de Allah’tan başkasına yapılması doğru değildir. Zira kim Allah’ın yanı sıra başka bir ilâh tutarsa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalır.

Umut bağlayan, dileyen ve talep eden bunların hepsi dileklerinin kabulü için Allah’tan başkasına umut bağlamaları doğru değildir. Allah’tan başkasından hiçbir şey isteyemezler.

Bununla ilgili olarak Rasûlullah şöyle buyurmuştur:

“Kalbin ve dilinle istemeksizin sana verilen malı al. Ancak nefsin o mala uymasın.” 

(Buhari, Kitab-üz-Zekât, c. 2, s. 130; Kitâb’ül-Ahkâm, c. 8, s. 111; Müslim, Kitab-üz-Zekât, c.1, s. 723, H. No 1045; Beyhâkî, Şu’ab’ül-İman, 22. bölüm)

” Müsrif ” kalbi ile dileyen ” Sail ” ise dili ile isteyen demektir.

Aynı bölümde, Ebû Said el-Hudrî şöyle bir hadis naklediyor:

Bize bir kıtlık erişti de, bir şeyler istemek için Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a gittim. Yanma vardığımda kendisini, insanlara şu konuşmayı yaparken buldum:

“Ey insanlar! Allah’a yemin olsun! Ne zaman elimizde bir mal bulunursa biz kesinlikle onu size vermeyi geciktirmeyiz. Ama kim kendisini ihtiyaçsız gösterirse Allah onu zengin eder; kim iffetli olmak isterse Allah onu iffetli (namuslu) eder. Kim sabrederse Allah onu sabırlı kılar zira bir kimseye verilen nimetlerden sabırdan daha genişi ve daha iyisi yoktur.”

(Buhari, K. Zekat, c. 2, s. 129; Rekâik, c. 7, s. 183; Müslim Kitab-üz-Zekât, c. 1, s. 729, H. No 1045; Ebû Dâvud, K. Zekât, c. 2, s. 295, H. No 1644; Tirmizî, el-Birr, c. 41, s. 373, H. No 2024; Nesâî, K. Zekât, c. 5, s. 95-96; Dârimî, K. Zekât, s. 384; Ahmed, el-Müsned, c. 3, s. 367, H. No 1129-455; H. No 1267-505 ve H. No 1352)

” İstiğna ” kalbiyle Allah’ın dışında hiç kimseden bir şey dilememe halidir.

” İstîfâf ” ise diliyle hiç kimseden bir şey istememe hali.

Bu nedenledir ki, Ahmed b. Hanbel’e “tevekkül” nedir? diye sorulduğunda şu cevabı vermişti:

Yaratıklara, kalben umut bağlamamaktır. Bu görüşünde delilin nedir? dendiğinde:

İmam, Hz. Halil’in (İbrahim peygamber) ateşe atıldığı sırada, Cebrail’in “Bir şeye ihtiyacın var mı?” sorusuna verdiği şu cevabı, delil olarak göstermiştir.

“Bana ihtiyacımın olup olmadığını soruyorsan, hayır!”

(Bu hikâye, Beğavî’nin tefsirinde (c. IV, s. 301) genişçe anlattığı hikâyenin bir parçasıdır. Anlatıldığına göre, Nemrut tarafından ateşe atılırken Cebrail geliyor ve:

“Ey İbrahim! Bir ihtiyacın var mı? diye Hz. Halil’in halini soruyor. Hz. Halil yukarıda verilen cevabı veriyor. Diyor ki:

“Bu sorudan kendini kastediyorsan, sana ihtiyacım yoktur.”

Bunun üzerine Cebrail:

“Öyleyse Rabb’inden iste”, önerisinde bulunuyor. O da:

“Dilediğim şeyde o bana yeter zira benim durumumu biliyor.” şeklinde karşılık veriyor. İbn Urrak bu son cümleyi:

“Tenzihuş-Şeriat-il-Merfu’a” adlı eserinde zikretmiş: C. 1, s. 250. Ve İbn Teymiye bu haberin uydurma olduğunu söylediğini yazmış; El Allânî ise:

“Ed-Daîfâ” adlı eserinde bu habere yer vermiş (s. 21) ve haberin aslının olmadığını söylemiş.)

Bu ve benzeri haberler kulun, kendisine yararlı olanın elde edilmesini, zararlı olanın giderilmesini isteme hususunda kalbini yalnızca Allah’a yöneltmesi gerektiğini belirten bilgilerdir. Bu nedenle sıkıntıya düşen Hz. Yunus ve O’nun durumunda olanlar:

” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ Lâ ilahe illâ ente -Senden başka ibadete layık ilâh yoktur-” demiştir.

Nitekim benzeri bir haber İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir. İbn Abbas Allah Resûlü’nün sıkıntı zamanlarında şöyle dediğini naklediyor:

“Azîm ve Halim olan Allah’tan başka ibadete layık ilâh yoktur.

Yüce Arş’ın Rabbi Allah’tan başka ibadete layık ilâh yoktur.

Kerim Arşın Rabbi, göklerin Rabbi ve yerin Rabbi olan Allah’tan başka ibadete layık ilâh yoktur.”

(Buhârî, Kitab-üd-Da’avat, C. VII, s. 154; K. Tevhid, c. VIII, s. 177-178; Müslim, Kitab-üz-Zikir, c. III, s. 2093, H. No 2730, Ahmed, el-Müsned, c. 1, s. 228, 254, 280, 284, 339, 356; Beyhâkî, Şu’ab-ül-İman, H. No 614)

Bu kelimelerde tevhidin gerçekleştirilmesi, kulun Rabbinin ulûhiyetini kabullenmesi, bütün umudunu, eşi olmayan tek varlığa bağlaması vardır.

Duanın içerdiği kelimeler haber kelimeleri olmalarına karşın talep (dilek) anlamı içerirler.

İnsanlar, her ne kadar dilleriyle “Lâ ilâhe İllallah -Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur-” deseler de, kulun bu kelimeyi ihlaslı bir kalple söylemesi ona ayrı bir hakikat kazandırır. Zira tevhidin hakikate geçirilmesi, Allah’a itaate daha bir mükemmeliyet katar.

Şanı yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Hevâsını ilâh edineni gördün mü? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?”  islamisohbet

” Yoksa sen onların çoğunun dinlediklerini, aklını kullandıklarını mı sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir; hatta onlar yolca daha sapıktır.” (Furkân, 25/43-44) islami sohbet

Kim, hevâsını ilâhlaştırırsa o onu ilâh bellemiştir.

Artık hevâsı onun mabudu olmuştur. İşte güzel buldukları şeyleri Allah’tan başka ortaklar belleyerek ilâh edinip, Allah’ı sever gibi onları seven müşriklerin durumu budur. O’nun için Hz. Halil (a.s.):

“Ben batıp gidenleri sevmem” demiştir. (En’âm, 6/76).

Aslında Hz. İbrahim’in kavmi kâinatın asıl mimarını inkâr etmiyorlardı, fakat onlardan herbiri kendince güzel bulduğu, güneş, ay ve yıldızlar gibi yararlı sandığı varlıklara kulluk ediyorlardı.

Oysa Hz. Halil batan nesnenin, kendisine kulluk edenin gözünden kaybolduğunu, artık kendisine tapanı görmediğini, söylediğini duymadığını, durumunu bilmediğini, nedenli ya da nedensiz ne bir yarar, ne de bir zarar verebildiğini açıklamıştı. Öyle ise batana ibadet etmenin gerekçesi neydi?!..  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Allahtan başkasına dua  İbadet etmek, Allahtan başkasına dua, İbadet etmek, dua ve ibadet

بســـم الله الرحمن الرحيم  islam   Kur’an’daki duaların özellikleri     Duaların çoğu yukarıda anlatılanları kapsar. Mûsa’nın (a.s.) duasında olduğu gibi. O şöyle duâ etmişti:

“Sen bizim velimizsin. Bizi mağfiret eyle, bize merhamet eyle; çünkü sen mağfiret edenlerin en hayırlısısın.” (A’râf,7/155)

Bu duâ talep niteliğindedir. Aynı zamanda, talebin kabulünü gerekli kılan Mevlâ’nın nitelenmesidir.

Diğer bir örnek:

” Ey Rabbim! Ben kendime zulmettim, beni mağfiret eyle.” (Kasas, 28/16)

Burada nefsin durumunun nitelenmesi ve dilekte bulunma söz konusudur.

Bir başka örnek:

“Hayırdan bana indireceğin her şeye muhtacım” (Kasas, 28/24)

Burada ise hal diliyle dilekte bulunmayı içeren bir niteleme söz konusudur.

İşte duâ çeşitleri, isteme yöntemleri bunlardan ibarettir. Her türün kendine özgü özellikleri vardır.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Kurandaki duaların özellikleri, kuranda edilen dualar, kuranda nasıl dua etmemiz yazıyormu

بســـم الله الرحمن الرحيم     Dilekte bulunmanın en güzel yolu islam     Konu ile ilgili olarak şu âyeti örnek verelim:

” Bana sıkıntı dokundu; Sen merhamet edenlerin en merhamet edenisin.” (Enbiyâ, 21/83)

Görüldüğü gibi âyette Hz. Eyyûb -selâm üzerine- kendi durumunu, Rabbinin durumunu, ona dokunan sıkıntıyı kaldırması için rahmetini dilemeyi içeren bir anlatımla tasvir etmektedir. Duanın sözleri haber kalıbında sözlerdir, ancak aynı zamanda dilekte bulunma anlamını da içeriyorlar.

Bu anlatım biçimi dilek ve duada bulunmada izlenecek en güzel yoldur.

Bir kimsenin tazim ettiği, rağbet ettiği ve korktuğu kimseye, ben açım, ben hastayım demesi, ondan dilekte bulunmanın en güzel yoludur. Böyle demeyip de beni doyur, beni tedavi et vb. istek kalıplarını kullansa, bu dilenenden kesin istekte bulunan ifade kalıplarıdır.

Burada da dilekte bulunan kimse durumunu açığa vurmakta, güçsüz olduğunu ve muhtaç olduğunu bildirmektedir. Burada talep kalıbıyla ifade edilen kelimelerde tam bir umma ve tam bir dileme vardır.

Bu kalıp “Dilek ve duâ” kalıbıdır. Bu ifade kalıplarını dilekte bulunan kimse, kendisinden dilediği kimseye muhtaç olduğu, ya da kendisinden istekte bulunulan varlığın kahrına mukadder kaldığında kullanır. Bu tür dilekler emir kipiyle söylenilirler. Bu yöntem ya talep edenin ihtiyacından ya da talep edilenin yararı gözetilerek kullanılır. Ama her açıdan zengin bir varlığa duyulan ihtiyaç söz konusu olduğu zaman, bu durumda tezellül, muhtaçlık ve durumun dışa vurulmasıyla salt dilek kipi kullanılır.

İhtiyaç ve muhtaçlığı nitelemek, hal diliyle dilemektir. Bilgi ve açıklama açısından en etkili olan yol budur.

Kasd ve irade açısından da en açık yöntem bu yöntemdir. Bu nedenle, çoğu dualar ikinci kısma dahil duâ çeşitleridirler. Çünkü talep eden ve dileyen kimse amacını ve anlatmak istediğini niteler de öylece onu talep eder ve diler. Bu yöntem ilk amaçlanan ve uyumlu bir dileme yöntemidir. Dilenen şeyi sözle açıklama, isteyen ve istenilenin durumu nitelendirilmemiş ise de, şayet bu her ikisinin durumunun niteliklerini kapsıyorsa bu yöntem, iki dileme türünden en mükemmel olanıdır. Çünkü bu yöntem dilemeyi ve kabulü gerekli kılan bilgi ve haberi içerdiği gibi, dilemenin bizatihi kendisi olan talep ve kasdı da içerir. Bunların tümü dilemeyi, onu gerekli kılanı ve dileği kabul etmeyi kapsar.

Hz. Ebûbekir’in -üzerine selâm olsun- Allah Rasûlü’ne -salat ve selâm üzerine olsun- “bana bir duâ öğret ki namazımda onunla duâ edeyim.” demesine karşılık ona öğrettiği şu duada olduğu gibi.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Ey Ebubekir! De ki: “Allah’ım ben kendime (nefsime) çok zulmettim; günahları yalnızca Sen bağışlarsın. Katından bir mağfiret ile beni mağfiret et. Ve bana merhamet eyle. Çünkü Sen çok mağfiret eden ve çok rahimsin.”

Hadisi, Buhârî ve Müslim tahric etmiştir.

(Buhârî, Ezan, c. 1, s. 203; Daavât-Duâlar- b. c. 7, s. 150; Tevhîd, c. 178; Müslim, Zikir, s. 2078, H. No 2705; Ahmed, el-Müsned, c. 1, s. 7; Tirmizî, Dualar, c. 5, s. 543 H. No 3531; En-Nesâî, Sehv babı, c. 3, s. 53; İbn Mace, Daavât, b. c. 2, s. 1261; H. No 3835; Ebû Yâ’lâ Müsned, c. 1, s. 7, H. No 31-38-32)

Bu duânın sözlerinde kulun mağfirete ihtiyaç duymayı gerekli kılan nefsinin durumunu nitelemesi söz konusu olduğu gibi, bu istenilene kendisinden başka hiç kimsenin gücü yetmemeyi gerekli kılan Rabbinin nitelenmesi de söz konusudur.

Aynı zamanda bu duada kulun talep ettiği şeyi açıkça, kendisinden dilekte bulunduğu varlığa bildirmesi, dileğin kabulünü gerekli kılan gerekçenin açıklanması -ki bu gerekçe, Rabbin mağfiret ve rahmetle vasıflanmasıdır- vardır. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı dileme yöntemlerinin ve şekillerinin en mükemmeli budur.  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Dilekte bulunmanın en güzel yolu, dilekde bulunmanın en guzel yolu

بســـم الله الرحمن الرحيم     islam Dileme ile ilgili çeşitli yorumlar     Âyette yer alan:

“Ben zalimlerden oldum.” ifadesi, günahı itiraf etmektir. O da mağfireti istemeyi içerir. Çünkü dilekte bulunan talep edici, bazan talep kalıbı ile dilekte bulunur, bazan da haber (bilgi) kalıbı ile. Bu ya dilekte bulunan ya da kendisinden istenen kimsenin durumuna yahut her iki duruma göre ayarlanır.

Nuh’un -üzerine selâm- duasında olduğu gibi. Nûh şöyle duâ etmişti:

“Ey Rabbim! Bilgim olmayan bir şeyi senden dilemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz, bana acımazsan, ziyana uğrayanlardan olurum.” (Hûd, 11/47)

Görüldüğü gibi buradaki ifade dilek kalıbı değildir. Eğer Allah onu mağfiret edip ona acımazsa ziyana uğrayanlardan olacağını Allah’tan haber veren ihbarı (bilgi veren) bir kalıptır. Ne var ki bu bilgi aynı zamanda mağfiret dilemeyi de kapsar. Bu hususta diğer bir örnek Hz. Âdem ve eşi Havva’nın şu duâsıdır:

“Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik, eğer bizi mağfiret etmez ve bize acımazsan, biz ziyan edenlerden oluruz.” (A’râf, 7/23)

Hz. Musa’nın -üzerine selâm- duası da bu kabildendir.

“Rabbim, doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.” (Kasas, 28/24)

Bu âyette Hz. Musa’nın, Allah’ın kendisine indireceği her türlü hayra muhtaç olduğu durumu anlatılmaktadır. Bu ifade, aynı zamanda, Allah’ın kendisine indireceği hayrı istemesini de içerir.

Öte yandan Tirmizî ve diğerleri Rasûlullah’tan şu hadisi nakletmişler:

” Kur’ân okumakla meşgul olduğundan dolayı beni zikredemeyen ve benden dilekte bulunamayan kimseye, benden dilekte bulunanlara verdiğimden daha fazlasını veririm.”

(Tirmizî, Cami, Fezâil-ül-Kur’ân, c. 5, s. 184, H. No 2926; Beyhâkî, Şu’ab’ül-İman, s. 567, 568.)

Tirmizî rivayet ettiği bu hadisi “hasen” olarak tanımlamış.

Öte yandan Mâlik b. el-Huveyris Rasûlullah’tan şu hadisi rivayet etmiştir; Rasûlullah şöyle buyuruyor:

“Beni zikretmekle meşgul olması nedeniyle benden dilekte bulunamayan kimseye, dileyenlere verdiğimden dah m üstününü veririm.”

(Mâlik b. el-Huveyris, Tabîîndendir; Mansûr’dan rivayet etmiş. Şu’ab’ul-İman, H. No 570 )

Sanırım Beyhâkî bu hadisi merfu olarak yine bu kelimelerle rivayet etmiştir.

Süfyan b. Uyeyne’ye Peygamberin şu sözü hakkında soruldu, söz şu:

“Arafe günü yapılması gereken dua:

“Allah’tan başka ibadete layık ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur; mülk O’nundur ve hamd O’nadır. O, her şeye gücü yetendir.”

(Hattabî, Şe’nud-duâ, s. 207; Feth’ul-Bâri, c. 11, s. 147. Arafe gününde yapılması gereken en faziletli duâ hadisi ise şu kaynaklarda yer almıştır. Tirmizî, dualar b. c. 5, s. 572, H. No 3585; Amr b. Şuayb babası ve dedesinden. Aynı hadisi Mâlîk Muuatta’ında mürsel olarak nakletmiştir, s. 422.)

Süfyân bu hadisi zikrettikten sonra Ümeyye b. Ebus-Sait’in İbn Cüdan’ı öven şu dizelerini okudu.

“İhtiyacımı anlatayım mı, yoksa senin bağışlayacağınla yetmeyim mi? Zira senin huyun bağışta bulunmaktır.Kişi bir gün seni övse, bu övgüyü sana arzetmek ona yeter.”

Uyeyne diyor ki:

” Bu şiirde bir yaratık diğer yaratığa hitap etmektedir. Bir kul diğer kula böylesi kelimelerle hitap ediyorsa, bir kul, yaratıcıya nasıl hitap etmelidir? ”

Rasûlullah’dan nakledilen şu duâ da bu kabilden bir duadır:

” Allah’ım! Hamd Sana aittir. Şikayetler Sanadır; yardım yalnızca Senden istenir. Yardım eden yalnızca Sensin. Tevekkül yalnızca Sanadır. (Yalnız Sana güvenilir, yalnızca Sana dayanılır.)”

Bu duada geçen kelimeler bilgi (haber) kalıbında oldukları halde dilek anlamı da içerirler.

(Bu hadisi kimin tahriç ettiği tesbit edilemedi)  

islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi,  dini sohbet, din sohbet, din chat,  asya sohbet, nur sohbet, Dileme ile ilgili çeşitli yorumlar, yorumlar, dua etmenin yolu, yolları

islamsevdasi.com Duyuru
Sitemiz islamsevdasi.com yazar alımlarımız başlamıştır. ilgilenen kardeşlerimizin bu bildiri hakkında yorum yapma şeklinde başvuru yapmaları yeterlidir alt bölümde verilmiş KRİTERLERİN dışına çıkmadıkları surece!! ( Alt Bölümdeki Kiriterlere uygun davranış sergilemeyen yazarların yazarlıkları engellenir Makaleleri yayından kaldırılır... 1 :) Sitemiz islami site olup kesinlikle islam, aykırı Makaleler kabul edilemez... 2 :) Yazılan tüm makale ve yazıların islam hukukuna uygun Delilleri olması gerekmektedir... 1( Kur`an-ı Kerim 2 : Hz. Muhammed (s.a.v) Sünnetleri...
Aylara Göre Makale (Arşivi)
islamsevdasi Takvim
Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829