بســـم الله الرحمن الرحيم islam Dua, ibadet ve dileme Burada amaç “da’vet ve duâ” kelimelerinin şu hususları kapsamasıdır.
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
“Onların dualarının sonu da: “Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” sözleridir.” (Yunus, 10/10)
Aynı konu ile ilgili olarak hadiste şöyle buyurulmuş:
“En faziletli zikir: “Lâ ilahe illallah” (Allah’tan başka ibadete layık ilâh yoktur.) kelimesi,
En faziletli duâ da “elhamdülillah” (hamd Allah’adır) sözüdür”.
Hadisi İbn Mâce ve İbn Ebî Dünyâ rivayet etmiştir.
(İbn Mâce, el-Edeb babı, c. 2, s. 1249, H. No 3800; İbn Ebî Dünyâ, Kitab’üş-Şükr, s. 113, H. No 102; Tirmizî, Da’avat (Dualar) b. c. 5, s. 262, H. No 3383; Nesâî, Amel-ül yevm vel-leyle, s. 831; Hâkim, el-Müstedrek, c. 1, s. 498-503; İbn Hibban, Sahih, s. 2326; Begavî, Şerhüs-Sunne, c. 5, s. 49. el-Albânî, hadisi hasen olarak niteliyor, ayrıca Beyhâkî, Şu’ab-ül-İman, 33. Şube)
Tirmizî ve diğer hadisçilerin tahric ettiği bir hadiste de Rasûlullah şöyle buyurmuştur:
“Kardeşim Zünnûn (Yunus)’un duası:
لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
“Senden başka ibadete layık ilâh yoktur. Senin şanın yücedir; Ben zalimlerden oldum.” (Enbiyâ, 21/87) âyetidir.
Sıkıntıya düşen bir kimse bu duâ ile duâ ederse Allah sıkıntısını mutlaka giderir.”
Bu âyete “davet” denildi. Çünkü âyet duâ türünü içeren bir âyettir.
Sözgelimi:
” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ lâ ilahe illa ente” (Senden başka ibadete layık ilâh yoktur) sözü “ulûhiyetin tevhidini” itiraf etmektir.
“Ulûhiyetin tevhidi” ise: “duâ” çeşitlerinden birisini içerir. Çünkü:
İlâh; İbâdet, duâ ve dilek niyetiyle kendisine duâ edilmeye en çok lâyık olan varlıktır. O da kendisinden başka ibadete layık ilâh olmayan Allah’tır.
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, dua, ibadet, dileme, isteme, istemek
بســـم الله الرحمن الرحيم islam Sufilerin mahv ve fena iddiaları Gerçek olan şu ki:
Diri olan bir varlığın eğilim duyduğu bir, varlığa karşı sevgi, nefret ettiğine ise kin beslememesi düşünülemez.
Buna rağmen: “canlı olan bir varlığın yanında bütün ölçüler eşittir”, derse bu kimse şöyle düşünen iki çeşit insandan birisidir:
- Bu kişi ya ne söylediğini düşünemeyecek kadar cahil bir kimsedir.
- Ya da kendisini büyük gören inatçı bir kimsedir.
Farzedilse ki insanın başına öyle bir hal geldi ki aklını yitirdi -böyle bir duruma ister mahv, ister fena, ister ğaşıy isterse da’f denilsin farketmez- bu durum insan benliğindeki duyuları tamamen yok etmez.
Bilâkis o kimse sevdiği varlığa karşı eğilim duyma, nefret ettiğine ise kin duyma hislerine sahiptir.
Bazı şeylere karşı beslediği insanî duygularda bir düşüş söz konusu olsa bile, bu, söz konusu insanın bütün insanî duyularını yitirdiği anlamına gelmez.
Kim, “rubûbiyetin tevhidini (birliğini) müşahede eden kimse cem ve fena makamına girer de artık bir şeyi diğerinden ayıramama makamı olarak bilinen “fark” makamını müşahede eder”, diye inanırsa bu kimse yanılmıştır.
Durum ne olursa olsun, aksine bir şeyi diğerinden ayırt etme durumu mutlaka gereklidir; çünkü bu zorunlu olan bir husustur. Ne var ki, bir kimse şerî bir hususta farketme sınırlarını aşarsa bile, tabiî olarak farketme sınırlarında kalır.
Bu durumda Mevlâ’sına itaat eden birisi değil de hevâsına uyan bir kimse olur.
Bu “fark” meselesi Cüneyd (Bağdadî) ile dostları arasında gündeme gelince Cüneyd onlara “İkinci fark” makamını anlattı.
İkinci fark makamı: emredilenle sakıncalı olan, Allah’ın sevdiği ile hoş görmediği şeylerin arasını ayırdetme makamıdır.
Bu makamda olan kimsenin kapsayıcı kaderi (kader-i câmî) müşahede etmesiyle olur.
Bu makamda olan kimse kapsayıcı kader hususunda bir şeyi diğer bir şeyden ayırdetme yasasını müşahede eder.
Aksi takdirde emredilenle sakıncalı olan arasını ayırd edemeyen kimse İslâm dininden çıkar.
Bu “cem” konusunda konuşan kimseler (Cüneyd ve çevresi) şer’î fark sınırlarının dışına tamamen çıkamazlar.
Şayet şer’î farkın (şeriat ölçülerine göre bir şeyi diğerinden ayırdedebilme melekesi) dışına çıkarlarsa en şerli kâfirlerden olurlar.
Çünkü bu kimseler artık Resul ile diğerlerinin arasının aynı düzeyde olduğuna kanaat edecek, vahdet-i vücûd düşüncesini benimseyecek duruma gelmiş kimselerdir. Bu noktada yaratanla yaratılan arasını ayırd edememektedirler.
Ancak bu görüşte olan kimselerin tamamı işi “ilhad” noktasına vardırmamışlar, bilâkis bir durumdan diğerini ayırdetmişlerdir.
Böylelikle zaman zaman kıble ehli olan diğer normal müslümanların yaptığı gibi bazan Allah’a ve elçisine itaat ederken bazan da Allah’a ve elçisine âsî olmuşlardır.
Bu hususlar, başka konularda genişçe anlatılmıştır.
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Sufilerin mahv ve fena iddiaları, rubûbiyetin tevhidini, Bu hususlar, başka konularda genişçe anlatılmıştır
بســـم الله الرحمن الرحيم islam Hakikatlerin bulunduğu yerde yeminler bozulur Ateşten acı duyma hususuna gelince, bu kaçınılmaz bir durumdur. Kim “beni ateşe atsalar ben razı olurum” gibi bir söz söylese, o kimse rıza göstermeye yemin etmiştir. Halbuki hakikatlerin bulunduğu yerde yeminler bozulur. Semnûn gibi düşünenlerin sözünde de durum bunun benzeridir. islami sohbet
(Semnûn b. Hamza (Semnûn b. Abdullah da denilir): Ebul-Hasen El-Havvas; mezkûr olaydan ötürü kendine yalancı Semnûn anlamına gelen: ‘Semnûn-Kezzâb’ adını vermişti. Ser-î Sakatî, Ebû Ahmed el-Kalânüsî ile arkadaşlık etmiş. Sevgiden en güzel söz edenlerden idi. Semnûn, Irak’ta yaşayan süflilerin en büyüklerinden sayılır. Cüneyd’den sonra ölmüştür. Bkz: Tabakat us-Sûfiye, 195-199; El-Hüye, c. X. s. 209-314; Tarih-i Bağdadî, c. 9, s. 234-237; Er-Risâlet’ül-Kuşeyrîye, c. 1, s. 133; El-Bidaye ven-Nihâye, c. 11, s. 115)
Semnûn şöyle demişti bir şiirinde:
“Benim senden başka hiçbir nasibim yoktur.
Sen nasıl dilersen beni öyle imtihan et.”
Semnûn idrar darlığına yakalandı. Çocuk mekteplerinin çevresinde dolaşıp çocuklara şöyle dermiş:
“Yalancı amcanıza duâ edin.”
Nitekim böyleleriyle ilgili olarak Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki, siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz, işte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz.” (Âl-i İmrân, 3/143)
Tasavvufi makamların nedenselliği hakkında konuşan bazı sûfiler, kaderi gözlemleme esası üzerine bina ederek sevgi, rıza, havf (korku) ve recâ (umma)yı avamın makamlarından kıldılar. Onlara göre:
“Kam kadere tanık olursa, hiçbir şey değilmiş gibi fani, sürekli var olan gibi bakî kalıncaya dek fiillerin birliğine de tanık olur. Bu durumdaki kimse bütün bu işlerden kurtulur, onların üstüne çıkar.”
Halbuki bu hakikat ve şeriat yönünden düzeltilmesi gereken bir sözdür.
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Hakikatlerin bulunduğu yerde yeminler bozulur, yemin, and, bozulması
بســـم الله الرحمن الرحيم islam Havf ve reca -korku ve ümit- - Allah’ın zâtını isteyen ve O’na bakan “âbid”, islami sohbet
- Dileğinin yerine getirilmesini uman, “râgıb”,
- Dileğinin yok olmasından korkan “râhib” olarak aynı zamanda hem korkan hem de umandır.
Şu iki âyet bunun misâlidir.
“Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize duâ ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” (Enbiyâ, 21/90)
“Yanları yataklardan uzaklaşır, korkarak ve umarak Rab’lerine duâ ederler.” (Secde, 32/16)
İster “ibâdet”, isterse “dilek” amacı içeren duâ olsun, Allah’a duâ eden kimsenin, “umma” ve “korkma” duygularından uzak olduğu düşünülemez.
Bazı şeyhlerin korku ve ümidi avama has makamlardan saydıkları anlatılır. Bu anlayış şu şekilde yorumlanmaktadır:
Bunu söyleyen şeyhin anlatmak istediği, mukarrabinler’in (yani Allah’a yakınlık kesbetmiş kimseler) sadece Allah’ın zâtını istedikleri, O’na bakmakla haz almayı amaçladıklarıdır. Orada O’nunla haz alan yaratıklar bulunmasa da onlar bu isteğin gerçekleşmesini umarlar, ondan mahrum kalmaktan korkarlar.
Aslında onlar da korku ve ümid duygularından uzak değildir, fakat onların umdukları ve korktukları, talep ettiklerine göredir.
Sözgelimi bunlardan birisi şöyle söylemektedir:
“Sana ne cennetini arzulayarak ne de ateşinden korkarak ibâdet ediyorum.”
Bu sözü söyleyen zât cennetin, alelade yaratıkların yararlandığı bir yerin, ateşin ise, yaratıkların duydukları acının ötesinde özel bir azab olmayan yerin adı olduğunu sanıyor.
Oysa böyle düşünen kimseler cennetin adını anlama noktasında büyük eksiklik içindedirler.
Halbuki Allah’ın dostlarına ödül olarak ahirette hazırladığı yerin adı cennettir.
Allah’ın cemâline bakmak da cennet nimetlerinden bir nimettir.
Bunun için mahlûkatın en faziletlisi olan kimse Allah’ın cennetini ister, cehennem ateşinden de O’na sığınır.
Bu yüzden Rasûlullah’ın sahabesi namazlarında şöyle duâ ederlerdi:
“Ben Allah’tan cenneti dilerim ve cehennem ateşinden Allah’a sığınırım.”
(İbn Mâce, el-İkâme b, c. 1, s. 295, H. No 910; Duâ, c. 2, s. 1264, H. No 3847; İbn Huzeyme, Sahih, c. 1, s. 258, H. No 725, Ebû Salih Ebu Hüreyre’den. Ebû Dâvud, Namaz babı, c. 1, s. 501, H. No 792; Ahmed, el-Müsned, c. 3, s. 474, c. 5, s. 74; Rivayet eden sahabi zikredilmemiş)
Bir grup kelamcı, yukarıda zikredilen (senden cemâline bakma lezzetini isterim) sözünü yadırgamışlardır.
(En-Nesâî, el-Müctebâ, Kitab-üs-Sehv c. 3, s. 54; Ata b. Sâib babasının şöyle dediğini naklediyor:
Ammar bin Yâsir bizimle kısa bir namaz kıldı. Orada bulunanlar namazı niçin kısaltarak kıldığını sordular, şöyle cevap verdi: Ben orada Rasûlullah’dan dinlenilen duayı okudum. Ammar oradan kalkınca, aralarından birisi onu izleyerek okuduğu duanın hangi duâ olduğunu sordu. O da şu duayı okudu:
“Allah’ım! Gayb bilgine ve yarattıklarına olan kudretine dayanarak senden istiyorum. Yaşamak benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat. Ölüm benim için hayırlı olduğu zaman beni öldür.
Allah’ım! Gizli ve açık hallerimde senden korkmayı istiyorum. Kızgın olduğum ve olmadığım zamanlarda doğru konuşmayı istiyorum. Zenginlikte ve fakirlikte senin rızana uygun hareket etmeyi istiyorum. Senden bitmeyen nimetler istiyorum. Kesintisiz göz aydınlığı istiyorum. Başa gelen olaylara razı olup isyan etmemeyi istiyorum. Ölümden sonra (kabirde) güzel yaşamayı istiyorum. Senin yüzüne bakma lezzetini tattır. Başıma gelen kötü bir olay veya saptırıcı bir fitne sebebiyle olmaksızın seninle karşılaşmayı özlettir.
Allah’ım! Bizi iman ziyneti ile süsle. Hidayete çağıran, hidayete ermiş kullarından eyle.”
Bu haber ayrıca şu kaynaklarda yer almaktadır: Hâkim, el-Müstedrek, c. 1, s. 524; İbn Hibban, s. 509; Hadisi Hâkim, sahih kabul etmiş, Zehebî de bu görüşü onaylamış. Ayrıca Nesâî, c. 3, s. 55. Ahmed, el-Müsned, c. 4, s. 264, Hadisin ravileri güvenilir kimselerdir. Rasûlullah’a ait olduğu tesbit edilen bu duanın kelimelerini inkâr eden kelâmcıların görüşüne iltifat edilmemiştir.)
Onlar sanıyorlar ki Allah’a bakmaktan tad alınmaz; yaratılmışların dışında haz alınacak nimet yoktur.
Diğer (sûfiler) gibi bunlar da cennetin mânâsı konusunda yanlışa düşmüşlerdir.
Ancak onlar talep edilmeye lâyık gördüklerini istiyorlar, bunlar ise bu talebi inkâr ediyorlar.
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Şu iki âyet bunun misâlidir, Havf ve reca, Hidayete çağıran, hidayete ermiş kullarından eyle
بســـم الله الرحمن الرحيم Dilek ve ibâdet islam Her dileyen, rağbet eden, korku duyan kimse kendisinden dilekte bulunulan varlığa kulluk edendir.
O’na her ibâdet eden de aynı zamanda O’nun rahmetini uman ve azabından korkandır.
Her ibâdet eden dileyendir ve her dileyen ibâdet edendir.
Bu iki isimden her birisi diğerinden soyutlanıp tek başına kaldığında onu içerir.
Ancak bir araya geldikleri zaman “sail” (dileyen) kelimesiyle, sual ve taleb kalıbıyla, “yararlı olanı elde etmeyi, zararlı olanı gidermeyi istemek” anlamı murad edilir.
Bunun gibi ibâdet eden anlamına gelen “âbid” kelimesiyle burada sual kalıbı bulunmasa da, “emre uymayı taleb eden kimse” anlatılmak istenmiştir.
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, بســـم الله الرحمن الرحيم
بســـم الله الرحمن الرحيم Dua ve namaz islam “Salat” kavramı lugatta “duâ” anlamındadır.
Salat’a duâ denilmesi ibâdet ve dilemek olan duâ mânâsını içermesinden dolayıdır. Sözgelişi:
“Bana duâ edin, duanızı kabul edeyim.” (Mü’min 40/60) âyeti iki biçimde tefsir edilmiştir:
1 – Bana ibâdet edin ve emrime uyun ki duanızı kabul edeyim.
Şu âyette buyurulduğu gibi:
“İman eden ve sahih amel işleyenlerin dualarını kabul eder.” (Şûra, 42/66)
2 – Benden isteyin, size vereyim.
Buhârî ve Müslim’de konu ile ilgili olarak şu hadis yer almıştır:
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Her gece, gecenin son üçte bir kısmı kalınca Rabbimiz dünya göğüne iner ve şöyle buyurur:
“Benden dileyen yok mu, dilediğini vereyim, bana istiğfar eden yok mu, kendisini mağfiret edeyim”
(Buhârî, Teheccüd babı, c. 2, s. 47, Da’avat b. c. 7, s. 149; Tevhid, c. 8, s. 197; Müslim: Misafirlerin namazı b. c. 1, s. 521; H. no 758; Ebu Hüreyre’den; ayrıca Buhârî, El-Edeb ül-Müfred, s. 196. Ebû Davud, Tatavvu, c. 2, s. 77, h. no 1315; Es Sünne, c. 5, s. 100-102, H. c. 5, s. 526, H. No 3498; İbn Mâce, el-İkâme b. c. 1, s. 435, H. No 1366 ed-Dârimî, s. 347; Mâlik, el-Muvatta, s. 314; Ahmed, el-Müsned, c. 2, s. 264; Beyhâkî, Sünen, c. 3, s. 2; El-Esma Ves-Sıfat, s. 565; El-İtikad, s. 56)
Hadiste öncelikle duâ kelimesi, ardından sual (dilek) ve istiğfar kelimeleri zikredildi.
Dileyen aynı zamanda duâ eden olduğu gibi istiğfar eden de aynı zamanda dileyendir. Ne var ki “sâil” kelimesinin kullanılması hayrı taleb eden dilekçiden sonra gelecek şerri gidermek içindir. Her ikisinin birlikte duâ eden (dâî) kelimesinden sonra zikredilmesi, bu kelimenin her ikisini ve onların dışında kalan başka kelimeleri de içermesi, bu hass (özel) olanın genel üzerine atfedilmesi kuralından kaynaklanmaktadır.
Konuyla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Kullarım sana benden sorarlar; kuşkusuz ben onlara çok yakınım. Duâ eden, Bana duâ ettiği zaman, duasını kabul ederim.” (Bakara, 2/186)
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Dua ve namaz, dua, namaz, dua etmek, dua kime edilir, dua nasıl yapılır
بســـم الله الرحمن الرحيم islam
Bundan dolayı kula yakışan yalnızca Allah’a, umut bağlaması ve Allah’ın kendisine herhangi bir haksızlık edeceğinden korkmamasıdır. Çünkü yukarıda örnek verilen âyetlerde de görüldüğü gibi Allah kesinlikle insanlara hiçbir haksızlık yapmaz fakat insanlar kendilerine zulmederler. Belki insan günahı yüzünden Allah’ın kendisini cezalandırmasından korkar.
Bu hakikat Hz. Ali’den nakledilen şu sözdür, o şöyle demişti:
“Kul kesinlikle Rabbinden başka hiç kimseden bir şey ummasın; kendi günahından başka da hiçbir şeyden korkmasın”
Merfu’ bir hadiste Rasûlullah’ın bir hastanın yanına girip ona şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hastaya:
“Kendini nasıl buluyorsun?” diye sormuş. Hasta şu cevabı vermiş:
“Çareyi, şifayı yalnızca Allah’tan diliyorum ve günahlarımdan korkuyorum.”
Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Bu iki endişe bir kulun yüreğinde bir arada bulunmaz; ancak Allah (c.c.) o kimseyi korktuğundan emin, umduğuna nail eder.” (Tirmizî İbn Mâce, Ebû Ya’lâ ve Beyhâkî, Şu’abul İman, 12. şube)
Umudun mahlûka, beşerî bir güce ve eyleme değil yalnızca Allah’a bağlanması gerekir. Çünkü: Allah’tan başkasına ümit bağlamak şirk (Allah’a eş koşmak)tır.
Allah umulanın karşılanması için birçok nedenler yaratsa da sebep tek başına bağımsız olarak bir işe yaramaz; ancak mutlaka bir yardımcı ve onun işlevselliğini engelleyen geçici engellerin giderilmesi gerekir. Bu ise ancak Allah’ın dilemesi (meşîet) ile gerçekleşir.
Bu nedenle şöyle denilmiştir:
- Nedenlere yönelmek (her şeyi sebeplere bağlamak) tevhid noktasında şirktir.
- Oysa sebeplerin arzu edilene vesile olduklarını kabul etmemek düşüncede / akılda eksikliktir (akla halel getirir.);
- Sebepleri tamamen ortadan kaldırıp ve onlardan yüz çevirmek de şeriatta kınanmıştır. (şer’î ahkâma halel getirmektir. )
Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“O halde işlerinden boşaldığın zaman ibâdetle uğraş ve yorul.”
“Ve Rabbine rağbet et.” (İnşirah, 94/7-8)
Âyette rağbetin yalnızca O’na olması emredilmektedir. Diğer bir âyette, tevekkülle ilgili şöyle buyurulmuştur:
“Eğer inanıyorsanız yalnızca Allah’a dayanın, güvenin.” (Mâide, 5/22)
Gerçekte kalp bir şey ummadığı kimseye dayanıp güvenmez. Her kim gücüne, ameline, ilmine, durumuna, dostuna,yakınına, şeyhine, idarecisine ya da malına, Allah’ı dikkate almadan güvenir, ümit bağlarsa, bu nedenden ötürü burada bir güvenme, bir dayanma (tevekkül) söz konusudur.
Bir kimse yaratıklardan bir şey umar ya da ona dayanıp güvenirse, bu zannından dolayı ziyana uğrar ve en kötüsü müşrik (Allah’a ortak koşanlardan) olur.
Örneği şu âyette verilmiştir:
“Kim Allah’a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.” (Hac, 22/31)
Müşrikler mahlûklardan korkarlar, onlara umut bağlarlar. Bu yüzden o kimsenin kalbinde bir korku bir panik meydana gelir. Şu âyet buna örnektir.
“Allah’ın, kendilerine hiçbir güç, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koştuklarından dolayı,kâfirlerin kalplerine korku salacağız.” (Al-i İmrân, 3/151)
Kişi şirkten tam olarak arındığı zaman gerçek güvene kavuşur. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor:
“İnananlar ve imanlarına zulüm bulaştırmayanlar… İşte gerçek güven onlar içindir ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” (En’âm, 6/82)
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) âyette geçen “zulüm” kavramını “şirk” ile açıklamıştır.
Nitekim İbn Mes’ûd, bu âyet indiğinde, sahabenin Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) şu soruyu sorduklarını naklediyor:
“Ey Allah’ın elçisi! Hangimiz kendine zulmetmiyor ki? Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şu cevabı vermiş:
“Bu âyette kullanılan zulüm kelimesiyle anlatılmak istenen şirktir. Salih kul (Hz. Lokman)’un şu sözünü duymadınız mı?:
Kuşkusuz şirk büyük bir zulümdür.”
(Buhârî, Enbiya b. C. IV, s. 112-137; Müslim, İman babı c. 1, s. 114, H, No 124; Ahmed, Müsned, c. 1, s. 378-424-444)
Diğer örnekleri de şöyle sıralayalım:
“İnsanlardan kimi, Allah’tan başka ortaklar edinir, Allah’ı sever gibi onları severler. İnananlar ise en çok Allah’ı severler. Zalimler azabı gördükleri zaman, bütün gücün Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi ?”
“İşte tâbi olunanlar kendilerine tâbi olanlardan uzak durdular; azabı gördüler aralarındaki bütün bağlar kesildi.”
“Uyanlar şöyle dediler: “Âh keşke bir daha dünyaya dönmemiz mümkün olsaydı, şimdi onların bizden uzak durduğu gibi biz de onlardan uzak dursaydık. Böylece Allah, onlara işledikleri bütün fiilleri hasret olarak gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değillerdir.” (Bakara, 2/165-167)
“De ki: O’ndan başka ilah olduğunu sandığınız şeyleri çağırın, onlar ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de onu başka bir şeye çevirebilirler.”
“O yalvardıkları da, onların Allah’a en yakın olanları da Rab’lerine yaklaşmak için vesile ararlar; O’nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabb’inin azabı, cidden korkunçtur.” (İsrâ, 17/56-57)
Bu yüzden Allah nedenleri zikrederek vesilelere itimad edilmemesini, Allah’tan başka bir kimseden bir şey umulmamasını emrediyor:
Allah, meleklerin indirilmesiyle ilgili olarak da şöyle buyuruyor:
“Allah bunu ancak sizi sevindiren müjde olsun, kalbiniz yatışıp güven ve huzura kavuşasınız diye yapmıştır. (Bedir savaşı sırasında melekleri indirmiştir.) Yardım, yalnız Allah katındandır. Allah aziz ve hakimdir.” (Al-i İmrân, 3/126)
Diğer bir âyette şöyle buyurulmaktadır:
“Eğer Allah size yardım ederse size galip gelecek, sizi yenilgiye uğratacak hiçbir güç yoktur. Ve eğer sizi yüzüstü bırakırsa, O’ndan sonra artık size yardım edecek kim var? Mü’minler yalnızca Allah’a dayansınlar.” (Âl-i İmrân, 3/160)
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Ümit sadece Allah (c.c)tandır, ümit et, ümit etmek, umut edmek, allah cc beklemek
بســـم الله الرحمن الرحيم islam Bu âyet niçin sıkıntıyı kaldırmak için okunuyor? Konu hakkında soru soran kimsenin şu sözüne gelince;
“Bu duanın okunması niçin sıkıntıyı kaldırmayı gerekli kılmıştı?”
Bu böyledir. Çünkü sıkıntıyı Allah’tan başka kaldıracak hiçbir güç yoktur. Şu âyetlerde, bunun gerekçesi açıklanmıştır:
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu, yine O’ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu geri çevirecek de yoktur.” (Yunus, 10/107)
Öte yandan günahlar zora, sıkıntıya düşmenin nedenidir.
“İstiğfar etmek” (Allah’tan mağfiret dileme) ise bu nedenleri ortadan kaldırır. Örnek:
“Sen aralarında bulundukça Allah onlara azap edecek değildi ve onlar istiğfar ederlerken de Allah onlara azab edecek değildi.” (Enfâl, 8/33)
Yüce Allah bu âyette “istiğfar” edenlere azab etmeyeceğini bildirmektedir. Konuya ilişkin olarak hadiste de şöyle buyurulmuştur:
“Kim istiğfarı çok yaparsa Allah, içine düştüğü her türlü sıkıntıdan dolayı ona bir kurtuluş, her darlıktan bir çıkış yolu nasip eder. Ve hiç hesaplamadığı yerden onu rızıklandırır.”
(Zayıf olduğu tesbit edilen bu hadisi Ahmed ve Hâkim kaydetmiştir. Ayrıca tahriri için bkz: Beyhâkî, Şu’ab’ul-İman, H. No 636)
Öte yandan Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
“Başınıza gelen herhangi bir felâket, kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah işlediklerinizin bir çoğunu affeder.” (Şûra, 42/30)
Hz. Yunus’un duâsındaki: islamisohbet
” إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ İnnî kuntu minezzalimin – Ben zalimlerden oldum-” sözü günahı “itiraf” olduğu gibi, aynı zamanda “istiğfar” dır. Çünkü bu “itiraf” “mağfiret istemeyi kapsayan bir itiraf” tır. islami sohbet
” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ Lâ ilahe illa ente -senden başka ibadete layık ilâh yoktur-” ifadesi ise “Ulûhiyetin Tevhidini (birliğini)” gerçekleştirmektir.
Çünkü Allah’ın dilemesinden başka hiçbir şey hayrı gerekli kılamaz.
Nitekim:
“Allah’ın dilediği oldu, dilemediği olmadı” sözü bir yasadır.
Kulu bu hayra ulaşmaktan engelleyen ise onun günahıdır.
Zira insanın gücü dışında vuku bulan her şey, kulların işlerinden olsa bile, Allah’ın kaderiyle olmaktadır.
Ne var ki Allah, emredileni yapmayı, sakıncalı olandan kaçmayı kurtuluş ve mutluluk için bir neden kılmıştır.
Bu yüzden;
- Tevhidin şehâdeti bütün hayırların kapısını açar;
- Günahlardan istiğfar da kötülüklerin kapısını kapatır.
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Bu âyet niçin sıkıntıyı kaldırmak için okunuyor, ayet, sıkıntı, kaldırmak, okumak
بســـم الله الرحمن الرحيم Allah katında en faziletli kelam Hz,Yunus (a.s.)’un bu duasında:
- hem “tehlil” “Lâ ilahe illallah”
- hem de “tesbih” “Sübhânellah” kelimeleri vardır. islamisohbet, islami sohbet
Sözgelişi:
” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ سُبْحَانَكَ lâ ilahe illâ ente sübhâneke = senden başka ibadete layık hiç bir ilah yoktur senin şanın yücedir” sözü ise tesbihtir.
Nitekim bu kelimelerle ilgili olarak Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir.
” Kur’ân’dan sonra en faziletli kelâm dört tanedir; bunların hepsi gene Kur’ân’da yer almıştır. Bunlar:
“Sübhânellah, “Elhamdülillah”,”Lâ ilahe illallah” ve
“Allahü Ekber”, kelimeleridir.”
(Müslim, Sahih, Âdâb babı, c. 2, s. 1685, Semure b. Cündeb’den; ayrıca, Beyhûkî, Şu’ab-ül-İman, H. No 585)
Buradaki kelimelerden:
Tahmîd (“elhamdülillah”) Tesbîhe (“Sübhânellah’a”) yakın ve ona bağlıdır;
Tekbir (“Allahü Ekber”) ise Tehlile (“Lâ ilahe illallah’a”) yakın ve ona bağlıdır.
Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) soruldu:
“en faziletli kelâm hangisidir?” O şöyle buyurdu:
“Cenâb-ı Hakk’ın melekler için seçtiği en faziletli kelâm:
Sübhânellah-i ve bî hamdihî” (Allah’ın şanı yücedir ve hamd O’na aittir) kelâmıdır.” (Müslim, e. 3, s. 2093, H. No 3731; Şu’ab’ul-İman, H. No 586)
Aynı konuda Buhârî ve Müslim Rasûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) şu hadisi rivayet etmişler:
“İki kelime vardır ki bunlar dile kolay, mizanda ağır ve Rahman’a sevimlidirler. Birisi:
“Allah’ın şanı yücedir ve hamd O’nadır” kelimesi, diğeri de:
“Âzim olan Allah’ın şanı yücedir” kelimesidir.”
(Buhâri, Dualar babı, c.7, s. 168, Yeminler ve Akidler babı, c. 7, s. 229; Tevhîd, c. 8, s. 219; Müslim, Zikir babı, c. 3, s. 2072, H. No 2694; Beyhâkî, “Şu’ab’ul-İmân H. No: 585)
Yüce Allah da bu hadisi teyid eder mahiyette şöyle buyurmaktadır.
“Rabb’ini hamd ederek tesbih et:” (Nasr, 110/3)
Melekler de şöyle demişti:
“Biz seni hamd ile tesbih ediyoruz.” (Bakara: 2/30)
Bu iki kelimeden birisi “Tahmid”, diğeri ise “Ta’zîm” kelimesine yakın kılınmıştır.
Hani biz önceki sayfalarda demiştik ki:
“Tesbîh” kavramında Allah’ın güzelliklerini ve mükemmelliyetini içeren, kötülüğü ve eksikliği O’ndan uzaklaştıran anlam vardır.
“Elhamdülillah” kavramı ise sadece ilâhî güzellikleri övgü için kullanılır.
Bu nedenle celâl ve ikram sıfatları birbirlerine yaklaştırıldıkları gibi “Hamd” ile “Tazim” kavramları da birbirine yaklaştırılmıştır. Çünkü:
“Her yüce olan varlık övgüye lâyık değil, her sevilen varlık da övgüye ve tazim edilmeye lâyık değildir.”
Yukarıda:
“İbâdet” kavramının:
- “Hamd” anlamını içeren “en yetkin sevgiyi” ve
- “Tazim” mânâsını içeren “en mükemmel acziyeti” (zül) kapsadığı hususunun sözü edilmişti.
Zira ibâdette;
- “O’nu sevmek ve O’nun güzelliklerini övmek (hamd) ” anlamı saklı olduğu gibi
- “O’nun kibriyası ve azametinin karşısında zelil ve hakirliğini idrak etme, O’nun celâl ve ikram sahibi olduğunu itiraf etme (tazim)” anlamı da mündemiçtir.
Nitekim o celâl ve ikram sıfatlarına lâyık, şanı yüce olan yegâne varlıktır.
Bazı âlimler “Celâl” sıfatının Selbî (olumsuz) sıfatlardan, “İkram” sıfatlarından olduğunu sanmışlar. Sözgelişi Râzî ve benzeri ilim adamları bu kanıda olanlardandır.
Doğrusu her iki sıfat da Sübûtî (olumlu) sıfatlardandır. Çünkü mükemmeliyeti kanıtlama, eksikliği olumsuzlamayı gerektirir. Ancak sübûtun çeşidi zikredilir ki bu da O’nun sevilmeye ve saygı (tazim) duyulmaya lâyık yegâne varlık olmasıdır. Çünkü o şöyle buyurmaktadır:
“Kuşkusuz Allah zengin ve övülendir.” (Lokman, 31/26)
Hz. Süleyman (a.s.)’ın şu sözü de bu kabildendir:
“Kuşkusuz Rabbim zengin ve çok cömerttir.” (Neml, 27/40)
Şu âyet de bu niteliktedir: •
“Mülk O’nundur, hamd O’nadır.” (Tegâbun, 64/1)
- Haddi zâtında zenginlik ve mülk sahibi çok kimseler vardır ki; bunlar övülen değil aksine kınanan kimselerdir. Çünkü;
“Hamd”: sevilen kimsenin güzelliklerinin övülmesinden söz etmeyi içerir, bu aynı zamanda O’na duyulan sevgiden dolayı, sevilen kimsenin güzellikleri hakkında bilgi vermeyi de kapsar.
- Öte yandan övülme ve sevilmeden pay alan birçok kimse de vardır ki; bunlarda da azameti, zenginliği ve mülkü olumsuz kılan acziyet, zayıflık ve hakirlik gibi eksiklikler vardır.
- İlk olarak sayılan niteliklere sahip kimseden korkulur, çekinilir, ancak sevilmez.
- Son olarak özellikleri anlatılan kimse ise sevilir ve övülür, lâkin kendisinden çekinilmez ve korkulmaz.
Oysa “kemâl” (tam yetkinlik) iki vasfın bir araya gelmesi ile gerçekleşir. Şu hadiste buyurulduğu gibi:
” Mü’min tatlılık (sevimlilik) ve görkemlilikle rızıklandırılan kimsedir.” (hadisi tahriç eden tespit edilememiştir.)
Rasûlullah’ın niteliklerini anlatan bir hadiste ise şöyle denilmekte:
“Rasûlullah’ı ilk gören kimse görkemi karşısında korkuya kapılırdı; ancak onunla biraz beraber olup tanıyınca severdi.”
(Hz. Ali’nin Peygamberin özellikleri hakkında anlattığı bu hadisi şu kaynaklar kaydetmişler: Beyhâkî, “Delail-ün-Nübuvve” c. 1, s. 270, Tirmizî, c. 5, s. 599, H. No 3638; Hadis “hasen” garib bir hadistir. İsnad zinciri ile kaynağa bitişik değildir)
Ezânın kelimelerinde olduğu gibi “tesbih” “tahmîde”, “tehlil” de “tekbire” yaklaştırılmıştır. Çünkü bunlardan her birisi tek başına kaldığında diğerinin anlamını da içerir. Zira “tesbih” ve “tahmîd” birlikte “tazîm” kavramını içerirler, bu aynı zamanda kendisine hamdedilenin ispatını da kapsar. Bu durum ise “ulûhiyeti” gerekli kılar. Çünkü:
Ulûhiyyet; sevimli olmayı, O’ndan başka hiçbir varlığın en mükemmel sevgiye lâyık olmamasını ihtiva eder.
“Hamd”, sevilmeye lâyık övülen sıfatlardan söz etmektir.
Bu nedenle “Ulûhiyyet” “hamdın” da en mükemmel olanına şamildir.
Bundan dolayı “Elhamdülillah” söze başlamanın anahtarı kılınmıştır.
Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
” Elhamdülillah ile başlanılmayan her iş güçlüktür.”
(Ebû Dâvud, Sünen, c. 5, s. 172, H. No 4840; Beyhâkî, Şu’ab’ul-İman, s.33)
“Sübhânallah” kavramı, daha önce de değindiğimiz gibi Allah’ın azametini ispatlama anlamı da taşır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak:
“Azîm olan Rabb’inin adını tesbih et.” (Vakıa, 56/74-96) buyurmuştur.
Bununla alâkalı olarak Rasûlullah da şöyle buyurmuştur:
“Bu âyeti rükunuzda okuyun.”
(Ebû Dâvud, Sünen, c. 1, s. 542, H. No 869; İbn Mâce, c. 1, s. 287 H. No 887; Ahmed, El-Müsned c. IV, s. 155; Hâkim, c. II, s. 477; Beyhâkî, Sünen, c. II, s. 86)
Secde ile ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:
“Ama rüku’a gelince orada Rabbinizi yüceltin; secdede ise orada duâ edin. Çünkü secdede ettiğiniz dua kabul edilir.”
(Müslim, Namaz babı, s. 348; H. No 479; İbn Abbas’tan. Ebû Davud, c. I, s. 545, H. No 876, Nesâî, c. II, s. 189-190; 217-218; Ahmed, el-Müsned, c. I, s. 219, Dârimî, s. 304; El-Humeydî, Müsned, c. I, s. 228, H. No 489; Abdurrezzak, Musannef, c. II, s. 145, H. No 2839, İbn Huzeyme, Sahih, c. I, s. 276, H. No 548 Ebû Yala, Müsned, c. IV s. 275; H. No 2387)
Rasûlullah rükudaki tazim meselesini secdedekinden daha özel kılmıştır, zira “Tesbîh” (sübhâne demek) aynı zamanda “tazimi” de kapsar.
Hadiste anlatılan:
“Sübhânallah ve bi hamdihî” (Allah’ın şanı yücedir ve hamd yalnız O’na aittir) sözü Allah’ı eksikliklerden uzak kılmayı (tenzih) O’na “tazim” etmeyi, O’nun “ulûhiyetini” ve O’na “hamd” etmeyi ispatlayan bir ifadedir.
“Lâ ilahe illallahü vellahü ekber” (Allah’tan başka ibadete layık ilâh yoktur, Allah en büyüktür) sözüne gelince:
Buradaki: “Lâ ilahe illallah -Allah’tan başka ibadete layık ilâh yoktur-” kelimesi Allah’ın övülmesi gereken sıfatlarını kanıtlar. Buradaki kavramların tamamı, Allah’ın “ulûhiyet” sıfatını kanıtlar mahiyettedir.
“Allahü Ekber” bölümü ise Allah’ın “azametini” ispat eder. Çünkü “kibriya” “azameti” içerir; ne var ki “kibriya” kavramı “azamet” kavramından daha mükemmel bir anlam ağırlığı taşır.
Bundan dolayı namazda ve ezanda söylenmesi meşru kılman sözlerin hepsi “Allahü ekber” ifadesi ile gelmiştir. Çünkü bu ifade “Allahü â’zam” ifadesinden daha tam mânâ ihtiva eder.
Nitekim Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’tan tesbit edilen bir hadiste konuya ilişkin olarak şöyle buyurulmuştur:
“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kibriya benim ridâm (belden yukarı giyilen elbise, bir anlamda gömlek), azamet ise benim ızârım (belden aşağı giyilen elbise) dir. Bunlardan biri konusunda bana ters düşen kimseye azab ederim.”
(Müslim, Sahih, el-Bir babı, c. III, s. 2023, H. No 2620; Ebû Dâvud, Libas babı, c. IV, s. 350, H. No 4090; İbn Mâce, Ez-Zühd, c. II, s. 1397 H. No 4174; Ahmed, El-Müsned, c. II, s. 376, 414,427-442)
Hadiste “azamet” izara, “kibriya” ise ridaya benzetilmiştir. Ridanın izardan daha önemli olduğu bilinir.
“Tekbir”, “tazimden” daha yetkin bir kavram olduğu için bu hakikat bizzat Allah’ın sözleri ile açıklanmıştır. Çünkü “tekbir” aynı zamanda tazim kavramını da içerir.
“Sübhânallah” sözünün ise “tazimi” içeren Allah’ı bütün kötülüklerden uzaklaştırma anlamı içerdiği açıklanmıştır.
Bu durumda iki kelimeden her biri, tek başına kaldığı zaman, diğerinin anlamını da içerir. Bir arada bulunmaları halinde her kelimeye kendi özgün anlamı verilir.
Bu durum, Allah’a değin tüm isimlerde vâkîdir. Çünkü bu isimlerden birisi diğerinin anlamını gerekli kılar. Zira isim zâta işaret eder. Zât ise diğer ismin mânâsını gerekli kılar. Ancak bu lüzumlu olması halinde olur.
Her ismin kendine özgü anlamına, zâta birlikte delâlet etmesi uzlaşma (Mutabakat), bunlardan birisine işareti ise kapsama (Tazammun) yoluyladır.
Duâ edenin:
” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ سُبْحَانَكَ Lâ ilahe illâ ente sübhâneke” kelimesi, sözü edilen ve Kur’ân’dan sonra en faziletli kelâm olarak tanımlanan dört kelimeyide (“Sübhânellah”, “Elhamdülillah”, “Allahü Ekber” ve “Lâ ilahe illallah” ) kapsar.
Bu kelimeler aynı zamanda Allah’ın en güzel isimlerinin ve en yüce sıfatlarının mânâsını içerir. Bu kelimelerde övgünün de en mükemmeli vardır.
” إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ İnni küntü minezzâlimin -ben zalimlerden oldum-” sözüne gelince:
Bu ifade de duâ eden kimsenin (Hz. Yunusun)’ yaşadığı durumun hakikatini itiraftır. Kullardan hiçbirisi nefsini bu nitelikten tamamen soyutlayamaz, kurtaramaz.
Özellikle Rabb’ine münacaat (yakarma) makamında konuyla alakalı bir hadiste şöyle buyuruluyor:
“Bir kulun, ben Metta oğlu Yunus’tan (Hz. Yunus) daha hayırlıyım demesi yakışık almaz.”
(Buhari, Peygamberler babı, c. IV, s. 132-133; Müslim, Fezâil, c. II, s. 1846, -İbn Abbas ve Ebû Hüreyre’den; Ebû Dâvud, c. 5, s. 51, s. 4669- İbn Abbas’tan; Buhari, c. 4, s. 132; Nesâî, el-Kübra, c. 7, s. 45; İbn Mes’ûd’dan)
Başka bir yerde de şöyle buyurmuştur:
“Ben Yunus İbn Metta’dan daha hayırlıyım diyen kimse yalan söylemiştir.”
(Ahmed, c. 2, 451; Hâkim, el-Müstedrek, c. II, s. 485 Ebû Hüreyre’den)
Kim, kendi nefsine zulmettiğini itiraf etmediğinden dolayı kendisinin Hz. Yunus’tan hayırlı olduğunu sanırsa o kimse yalancıdır. Bu yüzden yaratıkların efendisi bile bu noktada kendilerini Hz. Yunus (a.s.)’tan üstün tutmamışlar, aksine şöyle demişlerdir:
“Bütün peygamberlerin babası Âdem (a.s.) sonuncusu ise Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’dir.”
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Sübhânellah, Lâ ilahe illallah, Elhamdülillah, Allahü Ekber
بســـم الله الرحمن الرحيم islam ” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ Lâ İlahe İllâ Ente” ifadesinin mânâsı Hz. Yunus’un ” لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنتَ lâ ilahe illâ ente” (yani Senden başka ibadete layık ilâh yoktur) duasına gelince:
Burada “ulûhiyetin tekliğini” ispat vardır.
“Ulûhiyet” ise; Allah’ın kudretinin, bilgisinin, rahmet ve hikmetinin yetkinliğini içerir. Ayrıca burada Allah’ın kuluna ihsanının da ispatı vardır. Çünkü:
“İlâh”; “me’lûh” demektir.
“Me’lûh” ise; İbâdet edilmeye yegâne hak sahibi olan varlık mânâsındadır.
O’nun ibâdet edilmeye lâyık yegâne varlık olması; aynı zamanda O’nun çokça sevilen yegâne sevgili, çokça saygı duyulan tek saygın varlık olmasını gerekli kılan sıfatlarla sıfatlanmış olması demektir. islamisohbet
Gerçekte İbâdet; çokça, (son derece) sevme (muhabbet) ve çokça, (son derece) acziyet (tezellül) belirtmeyi içeren bir fiildir.
(İbadet en yetkin (kamil) sevgiyi ve tazim mânâsını içeren en mükemmel acziyeti (zül) kapsar)
Hz. Yunus (a.s.)’un “Sübhâneke” sözü’ O’na tazimi, O’nu zulüm ve benzeri noksanlıklardan münezzeh ve mukaddes tutmayı içerir. Çünkü “tesbih” (Sübhâneke demek) her ne kadar eksiklikleri olumsuz kılmayı içerdiği söyleniyorsa da, Mûsâb bin Talha’dan “Mürsel” olarak Rasûlullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir. islami sohbet
Allah Resulü (s.a.v.) kulun “Sübhânellah” demesiyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“Bu söz, Allah’ın (kula verdiği) kötülükten kurtulma beratıdır” (Hadisi İbn Cerir Taberî, tefsirinde kaydetmiştir, c. 15, s. 2)
Aslında “olumsuzlama” (nefy) övme anlamı içermez; ancak “ispat” (sübût) anlamını içerdiğinde övme anlamı ifade eder. Şayet içermezse salt nefiyde (olumsuzlama) övme anlamı yoktur.
Allah’tan eksikliği ve kötü olanı uzaklaştırma (nefyetme), aynı zamanda O’nun kemâl ve güzelliklerini ispatlamayı gerekli kılar. Çünkü en güzel isimler Allah’a aittir.
Bunun gibi Kur’ân’da Allah’tan kötülük ve eksikliği uzaklaştırmak amacıyla gelen âyetlerin tamamı, O’nun güzelliklerini ve mükemmelliğini ispatlamayı içerir.
Şu âyetler buna örnektir:
“Allah ki, O’ndan başka ibadete layık ilah olmayandır. O, Hayy (Diri) ve Kayyum’dur. (gözetip ayakta tutandır) Kendisini uyuklama (sayıklama) ve uyku tutmaz…” (Bakara, 2/255)
O’nu sayıklama ve uyku tutmasını nefyetme, O’nun diriliğinin ve kayyûmiyeti (yaratıklarını gözetip ayakta tutma) nin mükemmeliyetini içerir.
Diğer bir örnek şu âyettir:
“Bize bir usanma, bir yorgunluk da dokunmadı.” (A’râf, 50/38)
Bu âyet de Allah’ın kudretinin kemâlini kapsayan bir âyettir.
Bu durumda:
Allah’ı kötülükten uzak tutmayı ve eksikliği ondan nefyetmeyi içeren “Sübhânellah” kelimesi aynı zamanda O’na saygı duymaya da şamildir.
Hz. Yunus (a.s.)’un “Sübhâneke” (Senin şanın yücedir) sözü Allah’ı zulümden uzak tutmak, O’nun zulümden uzak olmasını gerekli kılan yüceliğini ispatlamak amacıyla söylediği bir sözdür.
Çünkü zâlim ya zulmetmeye gereksinim duyması ya da bilgisizliği yüzünden zulmeder.
Halbuki Allah herşeyden müstağni, herşeyi bilen, kendi kendine yetendir. O’nun dışındaki herşey O’na muhtaçtır. Bu, O’nun yüceliğinin mükemmelliğidir.
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, laialaheillallah, kelimei tevhid, kelimei şahadet, tevhid, şahadet
بســـم الله الرحمن الرحيم islam “Subhâneke” kavramının yorumu Duada geçen: ” سُبْحَانَكَ Subhâneke” (yani senin şanın yücedir), kavramı, Rabbi yüceltme ve O’nu kutsamayı içeren bir kavramdır.
Bu makam O’nu zulümden ve günahsız ceza vermekten tenzih etmeyi gerekli kılan makamdır. islamisohbet
Bu ifadeyi söyleyen şunu demek istiyor:
“Sen bana zulmetmekten ve günahsız yere beni cezalandırmaktan münezzeh (uzak) ve mukaddessin. Ancak kendi nefsine zulmeden asıl zâlim benim.”
Çünkü şanı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır:
” Biz onlara zulmetmedik ancak onlar kendilerine zulmettiler.” (Nahl, 16/118)
” Biz onlara zulmetmedik fakat onlar kendilerine zulmettiler.” (Hûd, 11/110)
” Biz onlara zulmetmedik fakat gerçek zalim onlar idi.” (Zûhruf, ,43/76) islami sohbet
Nitekim Hz. Âdem (a.s.) şöyle duâ etmişti:
” Rabbimiz biz kendimize zulmettik.” (A’râf, 7/23)
Öte yandan Müslim’in Namaza Başlama babında sahih olarak naklettiği hadiste Rasûlullah şöyle duâ etmişti:
“Allah’ım, gerçek Melik sensin, senden başka ibadete layık ilâh yoktur; Sen Rabb’imsin, bense senin kulunum. Ben kendime zulmettim ve günahımı itiraf ediyorum. Günahlarımın hepsini mağfiret eyle; çünkü günahları mağfiret eden yalnızca sensin.”
(Müslim, Salâtül-Müsafirin (yolcuların namazı) babı, c. 1, s. 534-535 H. No 771. Hz. Ali b. Ebû Tâlib, Allah Resulü (s.a.v.) namaza kalktığı zaman şöyle duâ ettiğini rivayet etmiş:
“Yüzümü hanif olarak (şirkten arınmış olarak) yeri göğü örneksiz olarak yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz ki namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiç bir ortağı yoktur. ben bununla emrolundum ve ben müslümanlardanım.
Allah’ım! Sen, Meliksin. Sen’den başka ibadete layık ilah yoktur. Sen benim Rabbimsin, ben ise senin kulunum. Nefsime zulmettim, günahımı itiraf ettim. Benim bütün günahlarımı affet. Muhakkak ki günahları senden başka affedecek yoktur. Allah’ım! Beni en iyi ahlaka yönelt. Sen’den başka beni en iyi ahlaka yöneltecek yoktur. Kötü ahlakı benden uzaklaştır. Senden başka kötü ahlakı benden uzaklaştıracak yoktur. Buyur, Senin emrindeyim. Hayırların hepsi senin elindedir. Şer sana nisbet edilmez. Ben seninim ve sana döneceğim. Sen Mübareksin, yücesin. Sana tevbe eder ve günahımın bağışlanmasını senden dilerim.”
Ayrıca bkz. Ebû Dâvud, c. 1, s. 481, H. No 760; Tirmizî, c. 5, s. 485 H. No 3421; Nesâî, c. 2, s. 130; Dârimî, s. 282, Ahmed, c. 1, s. 94-102;Ebû Ya’la, Müsned, c. 1, s. 245, H. No 285, 433; H. No 574)
Öte yandan Buhârî’nin Sahih’inde şu hadis yer almaktadır:
“İstiğfarların en yücesi kulun şöyle duâ etmesidir:
“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin; Senden başka ibadete layık ilâh yoktur. Beni Sen yarattın, ben Senin kulunum; gücüm ölçüsünde Sana verdiğim söz üzereyim. Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Üzerime olan nimetini Sana itiraf ediyorum ve günahımı da itiraf ediyorum. Beni mağfiret eyle, çünkü günahları mağfiret eden yalnızca Sensin.”
Her kim sabahladığında inanarak bu duayı okur ve o gün ölürse cennete girer. Kim de akşamladığında yine inanarak bu duayı okur ve o gece ölürse cennete girer.”
(Buhari, Da’avat babı, c. 7, s. 145-150; Beyhâkî Şuab-ül-İman, H. No 658)
Kula gereken, Allah’ın adalet ve ihsan sahibi olduğunu itiraf etmektir. Çünkü O, insanlara kesinlikle zulmetmez ve hiç kimseyi günahsız yere cezalandırmaz. Allah insanlara hep ihsanda bulunur. Zira ondan kaynaklanan her sıkıntı adalet, her nimet de lütûftur.
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Biz onlara zulmetmedik fakat onlar kendilerine zulmettiler, subhaneke, sunhaneke duası, subhaneke dua
Duanın manası islam Üstad bu sorulara şöyle cevap veriyor:
Hamd âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir. “Duâ ve davet” sözü Kur’an’da iki anlam içerir: islami sohbet
1 – İbadet duası (İbadet amacıyla yapılan duâ)
2 – Dilek duası (Allah’tan birşey dilemek için yapılan duâ)
Şu âyetler bu tanımlara örnektir:
“Allah’la beraber başka bir ilâha duâ (ibâdet) etme, sonra azab edilenlerden olursun.” (Şuarâ, 26/213)
“Kim, Allah’la beraber varlığını ispatlayacak hiçbir delil bulunmayan bir ilâha ibâdet (duâ) ederse, onun hesabı Rabbinin yanındadır. Kuşkusuz kâfirler kurtulamaz.” (Mü’minûn, 23/117).
“Allah’la beraber başka bir ilâha duâ etme, O’ndan başka ibadete layık ilâh yoktur.” (Kasas, 27/88).
“Allah’ın kulu Muhammed O’na ibâdet (duâ) etmek için kalkınca, neredeyse çevresinde birbirlerine kenetlenerek keçeleşirlerdi.” (Cin, 72/19).
“Onlar Allah’ı bırakıp dişilere duâ (ibâdet) ediyorlar ve yalnız başkaldıran şeytandan başkasına ibâdet etmiyorlardı.” (Nisa, 4/117)
“Hak duâ Allah’a yapılır; ondan başka duâ ettikleri, kendilerine hiçbir cevap veremez. Bunlar suyun ağzına gelmesi için avuçlarını suya açan kimseye benzerler. Hiçbir zaman su ağzına ulaşmaz.” (Râd, 13/14)
“Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâha duâ etmezler. Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler, ve zina etmezler.” (Furkân, 25/68)
“Ey Muhammed, de ki: “Duanız (ibâdetiniz) olmasa Rabbim sizi ne yapsın (ne diye size değer versin?) Yalanladığınızdan ötürü azaba çarptırılmanız gerekecek.” (Furkân, 25/77)
Âyetin yorumu ile ilgili olarak şöyle denildi:
“Eğer sizin O’na duanız olmasa; onun duası size olmasa…”
Buradaki mastar bazen özne ile bazen de nesne ile tamlanmaktadır. Ancak özne ile tamlanma olasılığı daha güçlüdür. Çünkü o duayı yapan bir öznenin olması mutlak gereklidir. Bu nedenle iki görüşten en güçlüsü budur. Bu durumda âyette şöyle denilmektedir:
“Şayet O’na duâ etmiyor, O’na ibâdet etmiyor ve O’ndan dilekte bulunmuyorsanız Rabbim sizi ne yapsın ? (ne diye size kıymet verip dikkate alsın?) ”
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Duanın manası, Hak duâ Allah’a yapılır, Hamd âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir
بســـم الله الرحمن الرحيم Hz. Yunus’un duası niçin haber kalıbı ile yapılmıştır? Bu konu ile ilgili olarak anlatılmayan bir nokta kaldı, o da şudur:
Hz. Yunus (a.s.) ve onun durumunda olan kimseler neden durumlarını niteleme (sıfat) ve haber kalıbıyla anlatıyor, ayıplıyorlar da istek kipiyle yapmıyorlar? islamisohbet
Bu soru ile ilgili olarak şöyle denilebilir:
Çünkü bu makam itiraf makamıdır. Yani bu durumda olan kimseler sanki şunu demek istiyorlar:
Başıma gelen kötülüğün, belânın bizzat kendi günahım yüzünden olduğunu itiraf ediyorum. Zira kötülüğün temeli günahtır. Asıl amaç ise sıkıntıyı, içine düşülen zorluğu ortadan kaldırmaktır. islami sohbet
İstiğfar (Allah’tan bağışlanma dileme) ikinci amaca binâen yapılmaktadır. Hz Yunus kendi nefsine zulmeden kötü bir kimse olduğunun bilincinde olduğu için, içine düştüğü zorluğun kaldırılmasını istek kipi (kalıbı) ile anlatmamıştır. Çünkü o, kendi nefsi yüzünden zorluk ve sıkıntı içerisine düşmüştür. Bu yüzden kendisine yaptığı zulümü itiraf etmesiyle zorluğa düşme nedeninin kaldırılmasının anlatılması, onun durumuna daha uygun düşmektedir.
Sıkıntıların kaldırılması hususu bunun tersinedir. Çünkü böyle bir kimse için asıl amaç birinci kasıtla mevcut durumudur. Zira nefis doğal yapısıyla ikinci kasıt ile gelecekte düşeceğinden korktuğu sıkıntı ve zorlukların giderilmesini istemekten önce, hali hazırda içinde bulunduğu ve giderilmesine ihtiyaç duyduğu zorlukların giderilmesini talep eder.
Burada söz konusu edilen birinci maksat bağışlanma ve zorluğun kaldırılmasını istemektir. Bu kişinin kasıt ve iradesinden öncedir; ayrıca bu, içine düştüğü zorluğun nedenine ulaşması ve amacının hasıl olmasında daha etkindir.
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Hz. Yunus’un duası niçin haber kalıbı ile yapılmıştır?, hz yunus, yunus peygamber
Hz. Yunus’un duası islam Şeyhülislam İbn Teymiyغe’ye (Allah ruhunu mukaddes kılsın), Rasulullah’ın (salat ve selam üzerine olsun) aşağıdaki hadisi ile ilgili olarak şu sorular soruldu:
Öncelikle hadisi zikredelim, hadis şu;
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Kardeşim Zünnûn’un duası:
لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
“Senden başka ibadete layık ilâh yoktur; senin şanın yücedir; ben zalimlerden oldum” (Enbiya, 21/87) ayetidir.
Sıkıntıya düşmüş her kim bu dua ile dua ederse, mutlaka Allah o kimseyi sıkıntıdan kurtarır.
(Ahmed, Müsned, c. 1, s. 170; Tirmizî, c. 5, s. 529; En-Nesâî, Amel’ül-yevm vel-Leyle, s. 656; Hâkim, El-Müstedrek, c. 1, s. 505, c. 2, s. 383-Sa’d b. Ebi Vakkas’tan; Ayrıca, Beyhakî, Şu’abül’ İmân,H. No: 606)
Bu hadisle alakalı şu sorular sorulmuş İbn Teymiyeye:
1 – Bu duanın manası nedir?
2 – Bu duâ niçin sıkıntıları gideren bir duadır?
3 – Bu duada geçen sözleri söyleme sırasında batınî bir Şartın bulunması gerekli midir?
4 – Zorluğu gidermeyi gerekli kılması için, kalbin itikadı, duanın anlamıyla uyumu nasıl olmalıdır? islami sohbet
5 – Duada geçen ” إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ innî küntü minezzalimîn -ben zalimlerden oldum” bölümünün zikredilmesinin, zorluğu gidermeyi gerekli kılan tevhidle münasebeti nedir?
6 - Bu duayı okuyan kimsenin, sadece zalim olduğunu söyleyerek suçunu itiraf etmesi yeterli midir, yoksa gelecekte karar verip tevbe etmesi kaçınılmaz bir gereklilik midir?
7 – Sıkıntının giderilmesi ve kaldırılmasının, insanın yaratıklardan ve yaratıklarla alakalı olan her şeyden umudunu kesmeye bağlı olmasının sırrı nedir?
8 – Kalbin yaratıklardan ve onlarla alakalı olan şeylerden bir şey ummaktan tamamen vazgeçip bütün varlığı ile Allah’a bağlanması, tamamen O’na yönelmesi ve her şeyi O’ndan ummasının aslî ve belirgin sebebi nedir?
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Hz. Yunus’un duası, Bu duayı okuyan kimsenin, sadece zalim olduğunu söyleyerek suçunu itiraf etmesi yeterli midir, yoksa gelecekte karar verip tevbe etmesi kaçınılmaz bir gereklilik midir
Osman (r.a) mı, Ali (r.a) mi Daha Üstündür?: islam
Osman’ın (r.a) rai. yoksa Ali’nin (r.a) mi daha üstün olduğu meselesi. Ebu Bekir’le (r.a) Ömer’in (r.a) üstünlüğünün altında bir meseledir. Çünkü bu mesele de ihtilaf hasıl olmuştur. Mesela Süfyan es-Sevri ve Küfe alimlerinden bir topluluk Ali’yi Osman’a tercfh etmişlerdir. Ancak sonradan Süfyan ve başkaları bu görüşlerinden dönmüşlerdir. Medine alimlerinden bazısı da Osman ve Ali konusunda tevakkuf etmişlerdir. İmam Malik’ten gelen iki rivayeten biri şu şekildedir. Diğer rivayette ise, Osman. Ali’den üstün tutulmuştur. Nitekim Şafii. Ebu Hanife ve talebeleri. Ahmed b. Hanbel ve talebeleri ile sair müçtehidler bu görüştedir.
Hatta bunlar. Ali’yi (r.a) Osman’a (r.a) takdim edenlerin bidat ehlinden olup olmayacağı konusunda ihtilafa düşmüş ve iki ayrı görüşe kail olmuşlardır. Bu konuda Ahmed b. Hanbel Men iki rivayet nakledilmiştir. Eyyub es-Sahtiyani, Ahmed b. Hanbel ve Darekutni. Ali’yi Osman’a takdim edenler Muhacirlerle Ensar’ın değerini düşürmüş olurlar demişlerdir. Eyyub es-Sahtiyani, şu Ehl-i Sünnet’in ve Basra halkının imamı olan zattır. Malik, “Muvatta” ında ondan rivayette bulunmuştur. Halbuki Irak ehlinin hiçbirinden hadis rivayet etmiş değildir. Hatta kendisinden Eyyub’tan rivayet hususunun sorulduğu ve:
“Size kimden rivayet nakletmişsem Eyyub ondan daha üstündür” dediği rivayet edilmektedir. Ebu Hanife de onu anarak şöyle demiştir:
“Onu Rasulullah’m (s.a.v) mescidinde otururken gördüm. Öyle bir oturuşu vardı ki bunu hatırladığımda (heybetinden) tüylerim diken diken olur.”
Bunun başka bir delili Buhari ve Müslim ile başkaları fbn Ömer’den naklettikleri şu rivayettir: îbn Ömer diyor ki:
“Rasulullah (s.a.v) zamanında kimin daha üstün olduğunu aramızda konuşurduk. Önce Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra da Osman derdik.” Rivayetlerin birinde de şöyle denilmektedir:
“Bu durum Rasulullah’ın (s.a.v) kulağına giderdi ve bunu yadırgamazdı.[62]
Yine Sahih-i Buhari ve başkalarının naklettikleri sahih bir rivayette Emirü’l-Mü’min’in Ömerb. el-Hattab’ın hilafeti altı kişi arasında meşveretle tayin edilmesini istediğinde Osman, AH, Talha. Zübeyr, Sa’d ve Abdurrahman b. Avf ı seçtiği -Aşere-i Mübeşşere’den ve kendi kabilesinden olan Said b. Zeyd’i bu altı kişiye katmadığı ve oğlu Abdullah’ın halife seçilmemesi kaydıyla şura ehlinden sayılması. ölümünden sonra bu altı kişi, biri üzerinde ittifak edinceye kadar namazı Suhayb’ın kıldırmasını vasiyet ettiği sabittir.
Ömer(r.a.) vefat ettiğinde bu altı kişi minberin yanında toplandılar. Talha:
“Ben hakkımı Osman’a devrediyorum” dedi. Zübeyr:
“Ben de hakkımı Ali’ye devrediyorum” dedi. Sa’d:
“Ben de hakkımı Abdurrahman b. Avf’a devrediyorum” dedi. Böylece üç kişi çekilmiş ve üçü de kalmış oldu. Bu üç kişi toplandı. Abdurrahman b. Avf:
“Bizden birimiz çekilsin ve o çekilen, birini tayin etsin” dedi. Hem Osman, hem de Ali sustular. O zaman Abdurrah-man:
“Ben çekiliyorum” dedi. Ayrıca:
“İkisinden faziletlisini tayin edeceğime dair Allah’ın ahd ve imsakinin kendi üzerinde olduğunu” söylediği rivayet edilmektedir. Sonra Abdurrahman b. Avf bu yoğun temaslarını ifade babında:
“Üç gün boyunca gözlerim uyku yüzü görmedi” demiştir. Üçüncü gün olunca da Osman’a:
“Seni tayin ettiğim takdirde adil davranacağına, Ali’yi tayin edecek olursam dinleyip itaat edeceğine dair Allah’ın ahd ve misakına söz verir misin?” demiş, Osman:
“Evet” demiştir. Sonra Ali’ye:
“Seni tayin ettiğim takdirde adil davranacağına. Osman’ı tayin edecek olursam dinleyip itaat edeceğine dair Allah’ın ahd ve misakma söz verir misin?”‘ demiş ve Ali de:
“Evef demiştir. Bunun üzerine Abdurrahmah b. Avf:
“Gördüm ki kimse Osman’dan şaşmıyor” demiştir. O zaman Ali. Abdurrahman ve sair müslümanlar, hiçbir ba’s-ki ya da çıkar gözetmeksizin gönül rızasıyla Osman’a biat ettiler.
Bu, Osman’ın Ali’ye takdim edilmesine dair onların bir icmaldir. Bu nedenledir ki Eyyub. Ahmed b. Hanbel ve Darekutni:
“Ali’yi Osman’a takdim eden Muhacir ve Ensar’m değerini düşürmüş olur” demişlerdir. Bu duruma göre Osman takdim edilmeye daha layık olmadığı halde onu takdim ederlerken ya fazileti konusunda cahil oldukları, ya da dini bir tercih etmekle zulmettikleri söylenecektir. Onlara cehalet ve zulmü isııad eden ise, onların değerini küçültmüş olur. islami sohbet
Onlardan bazılarının Ali’ye (r.a.) kin beslediği, kin besleyenlerin güçlü oldukları vs. gibi nevasından konuşanların ileri sürdüklerini ileri süren, ashabı hakkı söyleme hususunda aciz olmakla itham etmiş ve o dönemde batıl ehlinin hak ehline galebe çaldığını söylemiş olur ki bu, ashabın en uzak oldukları ve en güçlü bulundukları bir hususta bir vehimden ibarettir. Çünkü Ömer (r.a.) vefat ettiğinde müslümanlar Öyle bir kuvvet, izzet ve üstünlüğe, birlik ve beraberliğe sahip idiler ki, hiçbir zaman bu hususlarda bu duruma ulaşmamışlardır, İman ehlinin en üstün ve küfürle nifak ehlinin en zelil oldukları dönem o dönemdir. Bu konularda en basit bir bilgiye sahip olan bile bunu rahatlıkla bilir.
Böyle bir durumda o dönem müslümanlannı cahil, zalim veya hakkı ayakta tutmaktan aciz olmakla itham eden, onların değerini küçültmüş ve Allah’ın:
“İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet.” şeklindeki şehadetine ters bir tavır içine düşmüş olur.
Rafizilerin görüşlerinin temeli budur. Rafıziliği ortaya atan da yahudi olup İslam kılıfına girmiş bir münafıktır. İmanın temeline saldıran desiselerle cahilleri kandırmıştır. Rafıziliğin, nifak ve zındıklığa açılan kapıların en büyüğü ol-masınm sebebi de budur. Kişi başlangıçta nötr iken sonra Ali’yi (r.a.) üstün kılan, sonra diğerlerine söven, sonra aşırı giden ve en sonunda da muattileden bir mülhid olur. İşte bu sebepledir ki, İsmaili ve Nusayrilerle benzeri Karamita, Batıniyye ve Dürziyye ile çeşitli zındık ve münafıkların ileri gelenleri Rafıziliğe iltihak etmişlerdir.
Rasulullah’ın (s.a.v.) sohbetinde bulunan nesillerin en hayırlısına saldıran, haddizatında Rasulullah’ın kendisine de saldırmış olur. Nitekim İmam Malik ve başka alimler bunu şöyle ifade etmişlerdir:
“Rasulullah’ın (s.a.v.) ashabına saldırıp onları küçültenler, bunu yaparken muhataba şunu telkin etmek istiyorlar: Kötü kişinin kötü arkadaşları olur; eğer iyi olsaydı, arkadaşları da İyi olurdu.
Yine Kur’an’ı, İslam’ı ve Rasululîah’in (s.a.v) sünnetini bize aktaranlar, Ali (r.a.) ile başkalarının faziletlerini de nakledenler onlardır. Onları gözden düşürmek din konusunda da naklettiklerine güvenmeme sonucunu doğurur. O zaman ne Ali’nin (r.a.), ne bir başkasının fazileti kalır. Aslında Rafıziler, cahil kimselerdir, ne akıllan, ne nakilleri, ne dinleri, ne de mamur dünyaları vardır. Eğer Ali’ye buğzeden Nasibe’den, ya da fışkına ve küfrüne kail olan Haricilerle benzerlerinden biri onlardan Hz. Ali’nin iman ve üstünlüğünü isbat edecek bir delil getirmelerini isteyecek olursa susar kalırlar. Harici tartışmada onlara galip getir. Çünkü Hz. Ali’nin (r.a) faziletlerini nakledenler, Rafızile-rin sövüp saydıkları sahabedir. Onların metodlarından gidilecek olursa, Ali’nin (r.a.) belli hiçbir fazileti ispatlanamaz. Halifelerden kimine, riyaset peşindeydiler ve bunun için savaştılar şeklinde iftirada bulunup onları küçültmek istiyorlarsa. Haricilerin. Ali (r.a.) hakkında, “savaşmadan itaat eden” şeklindeki benzeri iddiaları, tutarlı olmaya daha yakın olurdu. Ne var ki Rafıziler cahil kimselerdir ve zındıkların peşine takılmış gidiyorlar.
Kur’an-ı Kerim bir çok yerde ashabı övmektedir. Şu ayetlerde olduğu gibi:
“Muhacirlerden ve Ensar’dan (İslam’a girmekte) ilk öne geçenler ile bunlara güzelce tabi olanlar.. Allah on-laradan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. (Tevbe: 9/100)
“Elbette içinizden (Mekke’nin) feth (in) den önce (Hak yolunda) harcayan ve savaşan (lar, ötekilerle) bir olmaz. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah hepsine de en güzel sonucu vaadetmiştir.” (Hadid: 57/10)
“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rüku ve secde ederek Allah’ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nisanları vardır. Onların Tevrat’taki vasıflan ve İncil’deki vasıfları da şudur: Bir ekin gibidirler ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı, derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin hoşuna gider, onlara karşı kafirleri de öfkelendirir (bir duruma geldi).” (Fetih: 48/29)
“Allah şu müminlerden razı olmuştur ki onlar, ağa-cın altında sana biat ediyorlardı. Allah onların gönülle-rindeki (doğruluk ve vefa)yı bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi.”
(Fetih: 48/18)
Sahih-i Müslim’de Rasulullah’in (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Ağacın altında biat edenlerin hiçbiri Cehennem’e girmeyecektir.[63]
Buharı ve Müslim’de Ebu Said’den şöyle buyurduğu nakJ edilmektedir:
“Ashabıma sövmeyin. Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki sizden biriniz, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin ne bir müd’düne[64] ne yarısına ulaşabilir. [65]
Yine birkaç tarikten rivayet edilen sahih bir rivayette şöyle dediği nakledilmiştir:
“Nesillerin en hayırlısı, aralarında gönderildiğim nesildir. Sonra onları takip edenler, sonra da bunları takip edenler gelir. [66]
Sahabenin faziletleri onları övme ve nesillerin diğer nesillerden üstünlüğüyle ilgili bu hadisler müstefiz, hatta mütevatir derecesine ulaşmıştır. Bu sebeple onlara saldırmak. Kur’atı ve Sünnet’e saldırmaktır. Bu nedenledir ki alimler Rafizileri tekfir etmişlerdir. Bu konuyu başka yerde etraflıca anlattık. Allah’u a’leni[
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Hz osman ve Hz ali, Hz osman, Hz ali, ali, osman, ömer, sahabeler
Hulefa-İ Raşidin’in Fazilet Dereceleri: islam
îbn Teymiye’ye soruldu:
Ebu Muhammed Abdullah b. Ebi Zeyd’in4′Akide”sinin sonunda, “Nesillerin en hayırlısı, Rasulullah’ı (s.a.v) görüp ona inananlardır. Sonra onların ardından gelenler, sonra da bunların ardından gelenlerdir. Sahabenin en faziletlileri ise, Hulefa-i Raşidin. yani Ebu Bekir. Ömer, Osman ve Ali’dir” şeklindeki görüşüne ne dersiniz? Ebu Bekir’in Ömer’den, Ömer’in Osman’dan ve Osman’ın Ali’den üstün olduğuna delil nedir’.’ Eğer bu durum delille ispatlanırsa, bunlardan birini kendisinden daha faziletli olana üstün tutana bir ceza gerekir mi gerekmezini? Bu somları ayrıntılı bir şekilde açıklayın, tnşaallah Allah ecrinizi verir. [52]
Cevap:
Hamd, alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Fazilette önce Ebu Bekir’in, sonra Ömer’in, sonra Osman’ın, sonra da Ali’nin geldiği görüşü sahabe, tabiin ve etbauttabiinden i-Hm ve dinle şöhret bulmuş müslüman müçtehidler arasında ittifak edilen bir görüştür. Malik’in ve Medine ehlinin, Leys b. Sa’d'in ve Mısır ehlinin, el-Evzai’nin ve Şam ehlinin, Süfyan es-Sevri’nin. Ebu Hanife, Hammad b. Zeyd. Hammacl b. Seleme ve benzeri Irak ehlinin görüşü budur. Şafii. Ah-med b. Hanbei. İshak. Ebu Ubeyd ve benzeri ümmet içerisinde sıdk ehli olmakla bilinen imamiar da bu görüştedir. Hatta İmanı Malik, Medine ehlinin bu konuda icma ettiklerini naklederek, güvendiklerimden. Ebu Bekir’le Ömer’i diğerlerine takdim etme hususunda şüphesi olan birine rastlamadım demektedir.
Hatta Emirü’l-Mü’minin Ali b. Ebi Talib’in de bu görüşte olduğu “fiıüstefız” haberlerle nakledilmektedir. Sahih-i Buhari de Muhammed İbnu’l-Hanefiyye’nin babası Ali b. EbiTalib”e:
“Pabacığım, Rasulullah’dan (s.a.vj sonra ümmetin en faziletlisi kimdir?” dediği, babasının:
“Ey oğul. bunu bilmiyor musun?” dediği.
“Bilmiyorum” deyince de:
“Ebu Bekir’dir”, dediği,
“Sonra kimdir?” sorusuna da:
“Ömer’dir, karşılığını verdiği nakledilmektedir. Bu durum seksen veçhe yakın tarikle rivayet edilmiştir. Hatta Ali’nin (r.a) Küfe mescidinin minberinden şöyle dediği nakledilmiştir:
“Beni Ebu Bekir ve Ömer’e üstün tutan biriyle karşılaşacak olsam, onu müfterinin cezası olan seksen değnekle cezalandırırım.”
O halde böyle bir iddiada bulunan kişi Ali’nin (r.a) bu sözünün gereği olarak seksen değnekle cezalandırılır.
Süfyan eg-Sevri: “Ali’yi, Ebu Bekir’den üstün tutan. Muhacirlerin değerini düşürür. Bu görüşte ısrar etmeye devam ettiği halde Allah’a bir amelinin yükseleceğini de sanmıyorum” demektedir. Tirmizi ve başka hadis kitaplarında bu bütünlük meselesi Rasulullah’dan (s.a.v) rivayet edilerek şöyle buyurduğu belirtilmektedir:
“Ey Ali, bu ikisi (Ebu Bekir ve Ömer), nebilerle rasul-ler hariç evvelkilerle sonrakiler dahil Cennet ehlinin olgun yaştakilerinin efendileridir.[53]
Buharı, Müslim ve başka hadis kitaplarında Ebu Said, İb-nu Abbas, Cündtib b. Abdillah, İbnıf z-Zübeyr ve başkalarından yapılan ve birkaç vecihten rivayet edilen hadiste RasulullarTm fs.a.v) şöyle dediği nakledilmetedir:
“Yeryüzündekilerden bir dost edinseydim Ebu Bekir’i dost edinirdim. Ne var ki arkadaşınız -kendisini kastediyor- Allah’ın dostudur. [54]
Sahih rivayette Rasulullah (s.a.v)’m minberden şöyle dediği nakledilmiştir:
“Arkadaşlığı ve malı konusunda insanlardan bana en cömerdi Ebu Bekir’dir. Yeryüzündekilerden dost edinseydim, Ebu Bekir’i dost edinirdim. Ne var ki arkadaşınız kendisini kastediyor- Allah’ı dost edindi. Bilesiniz, Ebu Bekir’in kapısı hariç mescide açılan bütün kapılar kapatılsın. [55]
Bu hadis, şayet dünyadaki yaratılmışlardan dost edinme mümkün olsaydı, bunu hakedenin Ebu Bekir olduğuna açık bir delildir. Bu duruma göre Rasulullah’m (s.a.v) indinde ümmetinin en faziletlisi en çok sevdiği Ebu Bekir’dir (r.a)”. Yine sahih bir rivayette Amrb. el-As’ınRasulullah’a (s.a.v):
“İnsanlardan en sevdiğin kimdir?” sorusuna Rasulul-İah’in (s.a.v):
“Aişe’dir.” dediği,
“Erkeklerden kimdir?” sorusuna da:
“Babasıdır.” karşılığını verdiği nakledilmektedir.
Yine sahih rivayette Rasulullah’m (s.a.v) Aişe’ye (r.a):
“Bana babanı ve kardeşini çağır ki Ebu Bekir için bir belge yazayım, benden sonra insanlar onun hakkında ihtilafa düşmesinler.[56] dediği, sonra da:
“Allah da, müminler de Ebu Bekir’den başkasını kabul etmezler.” buyurduğu nakledilmektedir.
Yine sahih rivayette bir kadının Rasulullah’a gelerek:
“Ya Rasulailah, tekrar geldiğimde ya seni bulamazsam sanki ölmüş olabileceğini kastediyordu- demiş, bunun üzerine Rasulullah (s.a.v):
“Ebu Bekir’e gidersin” buyurmuştur.
Sünelilerde:
“Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer’e uyun. [57] buyurduğu nakledilmektedir.
Yine sahih rivayette yolculuk esnasında şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
“Eğer topluluk Ebu Bekir ve Ömer’e itaat ederlerse doğru yolu bulurlar. [58]
Yine Sünenler’de de şöyle dediği rivayet edilmektedir:
“Sanki kendimi bir kefeye, ümmeti de bir kefeye konmuş gibi gördüm; ben ağır bastım. Sonra Ebu Bekir bir kefeye, ümmet bir kefeye kondu ve Ebu Bekir ağır bastı. Sonra da Ömer bir kefeye, ümmet bir kefeye kondu ve Ömer ağır bastı. [59]
Sahih rivayette yine şöyle nakledilmiştir: Ebu Bekir’le Ömer arasında bir şeyler geçmişti. Ebu Bekir. Ömer’den kendisi için mağfiret dilemesini istemiş ancak Ömer buna icabet etmemişti. Bunun üzerine Ebu Bekir, Rasulullah (ş.a.v)’a giderek bu durumu haber verdi. Rasulullah (s.a.v):
“Otur ya Ebu Bekir, Allah seni bağışlayacaktır. buyurdu. Bu arada Ömer yaptığına pişman olmuş, Ebu Bekir’in evine gitmiş, bulamayınca da Rasulullah’a (s.a.v) gitmiştir. Rasulullah (s.a.v) gayet kızmış ve şöyle buyurmuştur:
”Ey insanlar, size geldim ve: Ben Allah’ın eliçisiyim dedim. Siz; “Yalan söylüyorsun” dediniz, ama Ebu Bekir: “Doğru söylüyorsun” dedi. Hala arkadaşımı rahat bırakmayacak mısınız? Hala arkadaşımı rahat bırakmayacak mısınız?”
Bu olaydan sonra Ebu Bekir rahatsız edilmedi.
Yine Sahih ve Sünen kitaplarında rivayet edilir ki: Peygamber (s.a.v.) hastalığında:
“Ebu Bekir’e söyleyin, cemaata namaz kıldırsın.[60] demiş ve bunu iki veya üç defa tekrar etmiştir. Hatta:
“Sizler Yusuf’un etrafındaki kadınlar gibisiniz, söyleyin Ebu Bekir’e, cemaate namaz kıldırsın” demiştir.
Ömer. Osman, Ali ve başkaları mevcut oldukları halde imamlık konusunda Ebu Bekir için Rasulullah’ın (s.a.v.) bu tahsis, tekrar ve te’kidi, kendi yanında Ebu Bekir’in, ümmetin diğer fertlerinden mukaddem olduğunu açıkça beyan etmektedir. Yine sahih rivayette, Ömer’in cenazesi üzerinde namaz kılınmak üzere cemaatin önüne bırakılınca Ali b. EbiTalib’in safları yararak öne geçtiği ve şöyle dediği nakledilmiştir:
“Allah’ın seni önceki iki arkadaşınla beraber kılmasını dilerim. Çünkü Peygamberdin (s.a.v.):
“Ben, Ebu Bekir ve Ömer (falan yerden) çıktık… Ben, Ebu Bekir ve Ömer (falan yere) girdik… Ben, Ebu Bekir ve Ömer (şu yere) gittik” dediğini pek çok kere duydum.”
Bu Rasulullah’ın (s.a.v.) bir yere giderken, bir yerden ayrılırken ve yolculuğunda beraberliklerim” ifade etmektedir.
Bu nedenledir ki Harun Reşid, İmam Malike:
“Ey Abdullah’ın babası. Ebu Bekir’le Ömer’in Peygamberdin yanındaki mertebeleri nedir?” dediğinde, İmanı Malik:
“‘Ey müminlerin emiri. vefatından sonra mertebeleri ne idiyse hayatında da oydu,” karşılığını vermiştir. O zaman da Harun Reşid:
”Yeterli cevabı aldım ya Malik” demiştir. Bu haberler, Ra-sulullah’in (s.a.v.) yanında onların mevkiini, işlerinde onunla beraberliklerini ve onlarla içli-dışlı oluşlarını gösterir. Rasulul-lah’m (s.a.v.) hayatını, söz ve fiilleriyle ashabına karşı tavırlarını bilen herkes bu hususları da zorunlu olarak bilir.
Bu nedenle. Rasulullah’ın siretinden. sünnet ve ahlakından haberdar olan hiç kimse buna karşı çıkmaz. Karşı çıkan, ya da tereddüt eden, bazı konularda bilgi sahibi olsa da Rasulııl-lah (s.a.v.) hakkında yeterli bir bilgiye sahip değildir. En azından birçok yalan rivayete muhatap olmuştur ve bunların hakikatini bilmemektedir. Ancak bu gibi sebeplerden tereddüte düşmüş veya Ebu Bekir’den başkasını ona tercih etmiştir. Oysa havastan ilim ehli bu rivayetlerin uydurma olduğunu bilmektedir.
Bu husus, başkaları şüphelense ya da reddetse bile Rasulul-lah’ın (s.a.v) sünnetini bilenlerce zorunlu olarak bilinen diğer durumlar gibidir. Nitekim buna benzer bir çok husus vardır. Mesela Rasulullah’ın (s.a.v) şefaati, havuzu ile büyük günah işleyenlerin cezalarını çektikten sonra Cehenııem’den çıkacakları. Allah’ın sıfatları, kader, uluvv. rü”yet ve muhaddislerce ittifak edilen ıliğer itikadi konulara dair hadisler, hadis bilginlerince mütevatir oldukları halde başkalarınca bilinmemektedir. Yine Şuf’a. davalının yemin ettirilmesi, evli zaninin rec-medilmesi, hırsızlıkta nisaba itibar edilmesi ve benzeri bazı bidat ehlince karşı çıkılan bir çok hükme dair hadisler mütehas-sıslannca mütevatir kabul edildikleri hakle başkalan bunlar karşısında tereddüde düşmekte ya da onları reddetmektedirler.
Bu nedenle İslara müçtehidleri. bir şahit! ve yemine dayanarak hüküm verilip verilmeyeceği, kasam e. kur’a ve benzen tevatür derecesine ulaşmayan haberlerle-haklarında hüküm verilen içtihadı meselelerde muhalefet edeni bidat-çi nitelemedikleri halde yukarıda saydığımız temel meselelerde muhalefet edeni bidatçi diye nitelemede ittifak etmişlerdir. [61]
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Hulefa-İ Raşidin’in Fazilet Dereceleri, sahabelerin dereceleri, sahabeler, ashabı kiram
Ebu Bekir (r.a.) ve Hızır: islam
Ebu (r.a.) Bekir ile Hızır arasındaki üstünlük, Hızır’ın peygamberliği kanaatine göredir. Alimlerin çoğu ise peygamber olmadığı görüşündedir. Ebu Ali İbn Ebi Musa ve başkalarının tercihi budur. Buna göre Ebu Bekir ve Ömer (r.a.) ondan üstündür.
İkinci görüşe göre Hızır, peygamberdir. Ebu’l-Ferec İbn el-Cevzi ve başkaları bu görüştedir. Buna göre Ebu Bekir ve Ömer’den (r.a.) üstündür. Ancak Rasulullah ve İsa (a.s.). ondan ittifakla üstündürler. Rasulullah (s.a.v.) bu ümmetin evvelinde, İsa (a.s.) islami sohbet ahirindedir. [9]
Ebu (R.A.) Bekir’in Üstünlüğü:
Soru:
İki kişi anlaşmazlığa düştüler. Biri Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer’in (r.a.) Ali’den (r.a.) daha alim ve fakih olduğunu söylerken, diğeri Ali’nin (r.a.) ikisinden daha alim ve fakih olduğunu söylemiştir. Bunlardan hangisi doğrudur? “En büyük kadınız (doğru hüküm veren) Ali’dir.[10] “Ben ilim şehriyim, Ali de onun kapısıdır. [11] Bu hadisler sahih midir? Sahih iseler, Ali’nin Ebu Bekir ve Ömer’den daha alim ve fakih olduğuna işaret ediyor mu? Birisi, Ali’nin (r.a.) Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer’den daha alim ve fakih olduğunda müslümanların icmaı vardır iddiasında bulunursa, doğru mu söylemiş, hata mı etmiş olur? [12]
Cevap:
Allah’a hamdolsun. Sözü dinlenir İslam alimlerinden hiçbiri Ali’nin, Ebu Bekir ve Ömer’den daha alim ve fakih olduğunu söylememiştir. Hatta sadece Ebu Bekir’den de daha alim ve fakih olduğunu söyleyen çıkmamıştır. Bu konuda icma olduğunu iddia eden kimse, insanların en cahili ve yalancisıdır. Aksine Ebu Bekir’in Ali’den daha alim olduğuna dair alimlerin icmaı olduğunu bir çok kişi belirtmiştir.
Mansur İbn Abdilcabbar es-Sem’ani el-Mervezi[13] bunlardandır. Şafii’nin ashabından ve Ehl-i Sünnet imamlarından olan bu alim “Takvimu’l-Edille AIa’1-İmam” adlı kitabında, Ebu Bekir’in Aliden daha alim olduğuna dair Ehl-i Sünnet alimlerinin icmaı bulunduğunu belirtmiştir. Tanınmış herhangi bir imamın buna muhalefet ettiğini bilmiyorum.
Ebu Bekir (r.a.) nasıl daha alim olmasın? Rasulullah’ın (s.a.v.) yanında fetva veriyor, emir ve nehiy yapıyor, hüküm veriyor ve hitap ediyordu. Rasulullah’la beraber halkı İslam’a çağırmaya çıktığında da bunu yapıyordu. Hicret günü, Huneyn günü ve Rasulullah’la beraber bulunduğu başka günlerde yine Ebu Bekir konuşuyor, Rasulullah da dinleyip tasvip ediyor ve söylediklerini beğeniyordu. Bu mertebe başkasına nasip olmamıştır.
Rasulullah (s.a.v.) ashaptan ilim, fıkıh ve re’y sahipleriyle danıştığında Ebu Bekir’e ve Ömer’e öncelik tanıyordu. Konuşmada ve ilimde ikisi ashabın diğerlerinden önde gelirlerdi. Bedir esirleri hakkındaki danışmasında olduğu gibi. Bu konuda ilk konuşan Ebu Bekir ve Ömer’dir (r.a.). Başka konularda da böyledir.
Hadiste:
“Bir konuda ikiniz anlaşırsanız ben size muhalefet etmem. [14] dendiği rivayet edilmiştir. Onun için alimlerin bir görüşüne göre, “ikisinin görüşü” hüccettir. İmam Ahmed’den gelen iki rivayetten biri de bu şekildedir. Ama Osman ye Ali’nin görüşü için böyle değildir.
Sünen kitaplarında Rasulullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğu kaydedilir:
“Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer’e uyunuz.[15]
Başkası için böyle söylememiştir. Şöyle dediği de sabittir:
“Benim ve benden sonra raşid halifelerin sünnetine sanlınız , azı dişleriyle tutunuz, ortaya çıkan şeylerden sakınınız, şüphesiz her bidat sapıklıktır. [16]
Raşid halifelerin sünnetine uyulmasını emretmiştir. Bu da dört halifeyi kapsamaktadır. Ebu Bekir ve Ömer’e uyulmasını özellikle belirtmiştir. Fiillerinde ve müslümanlara gösterdiği şeylerde kendisine uyulan kişinin mertebesi, sadece gösterdiği şeylerde kendisine uyutanın mertebesinden üstündür. Ashabın Rasulullah’la beraber olduğu bir yolculukta Rasulullati’ın şöyle buyurduğu kaydedilir:
“İnsanlar Ebu Bekir ve Ömer’e itaat ederse, doğruyu bulurlar. [17]
İbn Abbas’m Allah’ın Kitabı ‘yla fetva verdiği bir konuda, orada hüküm bulamamışsa Rasulullah’ın (s.a.v.) sünne-tiyle, orada da bulamamışsa Ebu Bekir ve Ömer’in görüşüyle fetva verdiği sabit olmuştur. Osman (r.a.) ve Ali’nin görüşüyle ise fetva vermemiştir. Ümmetin deryası, fakihi ve ashabın en alimi olan İbn Abbas, Ebu Bekir ve Ömer’in görüşünü öne alıyor ve görüşleriyle fetva veriyordu. Rasulullah’ın (s.a.v.):
“Allah’ım, onu dinde fakih yap ve tevili ona öğret. [18]buyurduğu sabittir.
Sonra Ebu Bekir ve Ömer’in Rasulullah’a yakınlığı ve onunla beraberliği başkalarının ona yakınlık ve beraberliğinden fazladır. Özellikle Ebu Bekir’in yakınlığı ve beraberliği daha fazladır. Bütün, gece onun yanında sohbet eder, Rasulullah ona ilim, din ve müslümanların maslahatlarından anlatırdı. Nitekim Ebu Bekr İbn Şeybe rivayet ederek Ebu Muaviye’nin, A’meş’ten, o da İbrahim’den, o da Alka-me’den, Ömer’in şöyle dediğini kaydetmektedir:
“Gece Rasulullah müslümanlarm bir işini Ebu Bekir’in yanında görüşüyor ben de onunla beraber bulunuyordum.”
Buhari ve Müslim, Abdurrahman İbn Ebi Bekr’den şunu rivayet etmektedirler:
“Suffe ashabı fakir kimselerdi. Rasulullah onlarla ilgili şöyle buyurdu:
“Yanında iki kişilik yiyeceği olan üç kişi götürsün yanında dört kişilik yiyeceği olan beş veya altı kişi götürsün.”
Ebu Bekir, üç kişi getirdi. Rasulullah on kişi getirdi, Ebu Bekir akşam yemeğini Rasulullah’m (s.a.v.) yanında yedi ve yatsı namazı kılınmcaya kadar oturdu. Sonra bir daha geldi ve Rasulullah (s.a.v.) uyuklayıncaya kadar oturdu. Gece çok geç vakitte evine geldi. Eşi ona:
“Niçin misafirlerine bakmadın?” dedi, o da:
“Yedirmedin mi? deyince, yemediler ve senin gelmeni beklediler, dedi, yemek getirildi ve yenildi.”
Bir rivayette de:
“Geceyekadar Rasulullah’la sohbet ederdi” denilmektedir.[19]
Hicret yolculuğunda Rasulullah’ın yol arkadaşı sadece Ebu Bekir’di. Bedir günü de çardakda Ebu Bekir’den başka kimse kalmadı. Rasulullah (s.a.v,) şöyle buyurmuştur:
“Sohbeti ve malıyla Ebu Bekir bize herkesten çok lütufta bulundu, insanlardan dost edinseydim Ebu Bekir’i edinirdim.[20]
Sahih hadis kitaplarında bu. birçok yönden rivayet edilen en meşhur hadislerdendir.
Buharı ve Müslim. Ebu’d-Derda’dan rivayet ediyorlar:
“RasuluHah’in yanında oturuyordum. O anda Ebu Bekir dizi görünecek kadar eteğini çekerek çıkıp geldi. Rasulullah (s.a.v.):
“Arkadaşınız hayrı önce işledi” dedi. Ebu Bekir selam verdi ve:
‘İbnu’l-Hattab’la aramızda bir durum oldu, acele davrandım, sonra pişman oldum ve bağışlamasını istedim, kabul etmedi. Onun için sana geldim” dedi. Rasulullah üç defa:
“Allah seni bağışlasın” dedi. Sonra Ömer pişman olmuş, Ebu Bekir’in evine gitmiş, bulamayınca Rasulullah’a çıkıp gelmişti. Rasulullah (s.a.v.) yüzünü asmağa ve içerlemeğe başladı. Öyle ki, Ebu Bekir sakındı ve iki defa:
“Ben haksızlık yaptım” dedi. Rasulullah şöyle buyurdu:
“Allah beni size gönderdi. Siz yalanladınız. Ebu Bekir ise tasdik etti, malı ve canı ile destekledi. Arkadaşımı bana bırakır mısınız?” dedi ve bunu üç defa tekrarladı. [21] O olaydan sonra eziyet edilmedi.
Buhari ve Müslim’de İbn Abbas’tan şöyle bir rivayet yer almaktadır:
“Ömer yatağına konuldu, kefenlendi ve kaldırılmadan Önce halk ona dua etti, övdü ve namazını kıldı. Ben de arala-rındaydım. Bir adam beni çok telaşlandırdı. Arkadan omuzlarımı tuttu. Dönüp baktığımda, Ali, Ömer’e rahmet okuyor ve şöyle diyordu:
“Ameliyle Allah’ın huzuruna çıkabilecek senden daha sevimli kişi geriye bırakmadım. Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın seni iki arkadaşınla beraber-kılacağını sanıyorum. Çünkü çok zaman Rasuhillah’m şöyle dediğini duyardım:
“Ben, Ebu Bekir ve Ömer’le geldik, Ebu Bekir ve Ömer’le girdik, Ebu Bekir ve Ömer 1e çıktık.” Allah’ın seni onlarla beraber kılmasını sanıyorum (veya umuyorum).[22]
Buharı, Müslim ve diğer kitaplarda şöyle kaydedilmektedir:
“Uhud günü miislümanlar başarılı olamayınca, Ebu Süf-yan:
“Muhammed aranızda mıdır?” dedi ve bunu üç defa tekrarladı. Rasululİah:
“Ona cevap vermeyin” dedi.
”Aranızda Ebu Bekir (îbnu Ebu Kuhafe) var mıdır?” dedi ve bunu üç defa tekrarladı. Rasululİah:
“Cevap vermeyiniz” dedi.
“Aranızda Ömer (İbnu’l-Hattap) var mıdır? dedi ve bunu üç defa tekrarladı. RavSulullah:
“Cevap vermeyiniz” dedi. Ebu Sufyan arkadaşlarına:
“Bunlardan kurtuldunuz” dedi. Ömer dayanamayıp şöyle dedi:
“Yalan söylüyorsun, Allah’ın düşmanı! Saydığın kişiler yaşıyor. Hoşlanmadıkların yaşıyor…”
Kafirlerin lideri o durumda sadece Rasulullalrı, Ebu Bekir’i ve Ömer’i soruyor. Çünkü bunların müslümanlann liderleri olduğunu biliyor, Rasululİah ve iki veziri!
Onun için Harun Reşid, Malik İbn Enes’ten Rasulul-lah’m hayatında Ebu Bekir ve Ömer’in yerini sormuş, o da şöyle demiştir:
“Rasulullah’in hayatında onların yeri. vefatından sonra ikisinin yeri gibidir. Tam sevgi, kaynaşma, dostluk, ilim ve dinde çokça birlikte olmak ve beraber bulunmak, ikisinin başkalarından daha çok buna layık olmasını gerektirir. Onların durumunu bilen herkes İçin bu apaçıktır.”
Ebu Bekir’e (r.a,) gelince; başkalarının aciz kaldığı ve kendisinin onlara açıkladığı birtakım fıkhi ve ilmi meselelerin üstesinden gelmiş ve hassa aykırı bir görüşü tesbit edilememiştir. Bu da ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Başkalarının ise nassa aykırı birtakım görüşleri olmuştur… Çünkü o nasslar kendisine ulaşmamıştır.
Ömer’in (r.a.). nasslara tevafuk ettiği yerler, Ali’nin (r.a.) tevafuk ettiklerinden fazladır. İlim meselelerini ve alimlerin bu meseleler hakkındaki görüşlerini bilen kimseler bunu bilirler. Mesela, kocası Ölen kadının nafakasında olduğu gibi. Bu konuda başkasının değil. Ömer’in görüşü nassa uygun olmuştur. Haram mesele hakkında da sadece onun görüşü nassa uygun olmuştur. Başkasının bu konudaki görüşü ise, nasslara daha yakın olmuştur.
Buharı ve Müslim’de Rasulullah’m (s.a.v.) şöyle dediği kaydedilmiştir:
“Sizden önceki milletlerde muhaddesler vardı. Ümmetimden böyle biri varsa, Ömer olur.[23]
Yine şöyle buyurduğu Buhari ve Müslim’de kaydedilmektedir:
“Rüyada gördüm ki bana bir bardak süt veriliyor, ondan içiyorum ve tırnaklarıma kadar kanıyorum, sonra artanı Ömer’e veriyorum.”
Bunun sizde tevili nedir, ey Allah’ın Rasulü? denilince,
“İlimdir. [24] buyurdu.
Tirmizi ve başkalarının rivayetinde:
“Ben size peygamber gönderilmeseydim, Ömer gönderilirdi.[25] buyurduğu geçmektedir.
Yine, Rasulullah (s.a.v.), İslam’ın direği olan namazı kıldırmak için yerine Ebu Bekir’i (r.a.) görevlendirmiştir, Sonra ibadet meseleleri içinde en girift olan hac menasikini yerine getirmekle de görevlendirmiş ve Rasulullah haccetmeden Önce, bu menasiki Ebu Bekir yerine getirmiştir. “Bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccetmesin ve Kabe’yi kimse çıplak tavaf etmesin.” diye ilan etmiştir. Müşriklerle olan antlaşmaya son verildiğini bildi mı ek için arkasından Rasulullah, Ali’yi göndermiştir. Ona yetiştiğinde Ebu Bekir:
“Amir misin, memur musun?” demiş, o da “memur” cevabını yermişti. Böylece Ebu Bekir, Ali’yi amir yapmıştır. Hac, yolculuk ahkamı ve başka şeylerde Rasulullah Ali’ye, Ebu Bekir’e itaat etmesini emretmiştir. Bu da. Rasulul-lah’ın Medine’de Ali’yi yerine bıraktığı Tebük gazvesinden sonra İdi. Medine’de münafık, özürlü veya suçlu dışında, erkek olarak yalnızca Ali kalmıştı. Ali, Rasulullah’a gelerek:
“Beni çoluk çocukla beraber mi bırakıyorsun?” dedi. Rasulullah ona:
“Musa’nın yerine Harun’un baktığı gibi benim yerime de sen bakmak istemiyor musun?” dedi. [26]
Şüphesiz Rasulullah’ın Ali’yi savaşa götürmeyip Medine’de yerine (vekil) bırakması, derecesinin düşmesini gerektirmez. Çünkü Musa da yerine Harun’u bırakmıştı. Rasulul-iah her zaman yerine adamlar bırakırdı. Ama Medine’de başka adamlar olurdu. Tebük gazvesinde ise Rasulullah bütün müslüman erkekleri yanında götürmüş ve savaştan kimsenin geri kalmasına izin vermemişti. Çünkü yol uzun ve düşman büyüktü. Allah (c.c.) Tevbe Suresini bu savaş münasebetiyle indirmiştir.
Ebu Bekir’in .sadakalarla ilgili talimatı en veciz ve en kapsamlıdır. Onun için bütün fakihler onunla amel etmiştir. Başkalarının bu konudaki talimatı ise, önce ve İîıehsuhüır. Bu da Ebu Bekir’in nasih sünneti daha iyi bildiğini gösterir.
Buhari ve Müslim’de Ebu Said’den şöyle rivayet edilmektedir:
“Ebu Bekir. Rasulullah’ı hepimizden daha iyi biliyordu.[27]
Ebu Bekir’in hilafeti zamanında da. ashab bir meselede anlaşmazlığa düştüğünde, onu Ebu Bekir çözüme bağlar ve anlaşmazlık biterdi. Aralarında anlaşmazlığa düşüp de onun çözümüyle anlaşmalımın ortadan kalkmadığı hiçbir mesele yoktur. Rasulullah’ın vefatı, defnedilmesi, mirası. Üsame ordusunun gönderilmesi, zekat vermeyenlerle savaş gibi büyük meseleler buna örnek olarak gösterilebilir. Ra-sululah’ın halifesi ashabın arasında idi. onlara öğretiyor, doğruyu gösteriyor ve şüphelen giderecek açıklama yapıyordu. Aralarında olduğu sürece ihtilaf etmiyorlardı.
Ondan sonra hiç kimse onun ilim ve kemal derecesine erişememiştir. Birtakım meselelerde, mesela dede ve kardeşlerin mirasında, haramda, üç talak meselesinde ve Ebu Bekir zamanında ihtilaf etmedikleri bilinen meselelerde ihtilaf etmeleri gibi. Ashab Ömer. Osman ve Ali’nin birçok görüşlerine muhalefet ettikleri halde Ebu Bekir’in fetva veya hüküm verdiği şeylerde ona muhalefet etmemişlerdi.
Ebu Bekir. Rasulullah’ın halifesi oldu ve İslam’ı egemen kıldı. İslam’ın hiçbir yönünü aksatmadı. Mürtedlerden ve başkalarından muhaliflerin ve yan çizenlerin çokluğuna rağmen, insanları çıktıkları kapıdan tekrar İslam’a sokmuştur. Halkın ilmi ve dini onunla en mükemmel bir şekilde gerçekleşti ve din tümüyle, önceden okluğu gibi egemen oklu. Ebu Bekir’i Rasulullah’m halifesi diye anarlardı. Ondan sonra Ömer’i ve diğerlerini “Emini’I-Mü’minin” diye anmış-lardır. Süheyli ve başka alimler şöyle demiştir:
“Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe: 9/40) sözü. lafızda ve manada Ebu Bekir’de zahir olmuştur. “Muhammed Allah’ın Rasulü. Ebu Bekir Allah’ın Rasulü’nün halifesi” derlerdi. Ebu Bekir’in vefatından sonra bu lafzi bağlflik kesildi ve ondan sonra kimseye ”Allah Rasulü’nün halifesi” denilmedi.
Sonra Ali (r.a.) bazı sünnetleri Ebu Bekir’den (r.a.)’öğrenmiştir. Ebu Bekir ise böyle değildir. Yani herhangi bir sünneti Ali’den öğrenmemiştir. Tevbe namazıyla ilgili olan ve Sünen kitaplarında bulunan meşhur hadiste Ali (r.a.) şöyle demiştir:
“Rasulullah’tan bir hadis işittiğimde, ondan Allah’ın dilediği kadar yararlanırdım. Başkası bir hadis naklettiğinde ona yemin ettirirdim ve ancak yemin ederse onu tasdik ederdim. Ebu Bekir bana Rasulullah’m şöyle dediğini nakletti- ki Ebu Bekir doğru söyledi-;
“Bir günah işledikten sonra güzelce abdest alıp iki rekat namaz kılan ve Allah’a istiğfar eden her müslüma-m Allah bağışlar.”
Bunu gösteren şeylerden biri de, Ömer ve Ali ile beraber bulunmuş Alkame, el-Esved, Kadı Şüreyh ve başka Küfe alimlerinin Ömer’in (r.a.) görüşünü Ali’nin (r.a.) görüşüne tercih etmeleridir. Mekke. Medine ve Basra’da bulunan tabiinde ise bu daha açık ve meşhurdur. Bilindiği gibi Ali (r.a.) halifeliği boyunca Kufe’de ikamet ettiği için. orada onun ilmi ve fıkhı yaygınlaşmıştır. Onunla beraber bulunanlardan hiçbirinin fıkıhta, ilimde ve başka şeylerde onu Ebu Bekir ve Ömer’den önde tuttuğu bilinmemektedir. Aksine onun yanında düşmanlarıyla savaşanlar diğer müslümanların yaptığı gibi Ebu Bekir ve Ömer’i ondan önde tutmuşlardır. Ancak Ali’nin (r.a.) kınadığı ve karşı çıktığı kişiler bunun aksini yapmıştır ki, bunlar Ali (r.a.) zamanında,çok az ve sönük kimselerdi. Bunlar üç gruptu;
Birincisi, Ali (r.a.) hakkında aşırı gidenler. Onun ilah olduğunu iddia edenler gibi. Ali (r.a.) bunları ateşte yakmıştır.
İkincisi, Ebu Bekir’e (r.a.) kötülükle dil uzatanlardır. Bunların başında Abdullah İbn Sebe vardı. Bu durumu Ali’ye (r.a.) ulaştığında onu öldürmek istemiş ama İbn Sebe kaçmıştır.
Üçüncüsü. Ali’yi (r.a.) Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer’den (r.a.) üstün tutanlardır. Bu konuda Ali (r.a.) şöyle demiştir:
“Birinizin beni Ebu Bekir ve Ömer’den üstün tuttuğunu duyarsam, onu müfteri cezası ile cezalandırırım.”
Kufe’de cami minberinde şöyle dediği de seksenden fazla yolla rivayet edilmiştir:
“Peygamber’den sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebu Bekir ve Ömer’dir.”
Buhari ve başka kitaplarda, bilhassa Hemedan adamlarının rivayetiyle Ali’nin (r.a.) şöyle dediği kaydedilmiştir:
“Cennetin kapısında bir kapıcı olsaydım, Hemedan’a “selametle” gir, derdim.”
Süfyan es-Sevri”nin Münzir es-Sevri’den -ikisi de Heme-dan”lıdır- rivayetiyle Buharı. Muhammed İbn Kesir’den rivayet etmiştir. Bize Süfyan-ı Sevri, ona Cami İbn Seddad. ona Ebu Ya’îa Münzir es-Sevri’ Muhammed İbn el-Hanefiy-ye’den nakletmiş ve şöyle demiştir:
“Babama, Rasulullah’tan sonra insanların en hayırlısı kimdir?” dedim.
“Oğlum, bilmiyor musun?” dedi.
“Hayır” dedim.
“Ebu Bekir (r.a.)”. dedi.
“Sonra kim” dedim,
“Ömer (r.a.) dedi.[28]
Bunu çekinmediği oğluna ve yakınlarına söylüyor ve kendisini onlardan üstün tutanları cezalandırıyor. Alçak gönüllü bir kişinin, hakkı söyleyen herkesi cezalandırması yahut ona müfteri demesi caiz değildir. Faziletlerin başında ilim gelir. Peygamberlerden, ashaptan ve başkalarından daha üstün olanlar diğerlerinden daha alimdirler. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?” (Zümer: 39/9)
Bunun delilleri ve alimlerin bu konuda söyledikleri çoktur.
“Kadı olarak en üstününüz Ali’dir.” sözünü altı hadis kitabı sahiplerinden, meşhur müsned sahiplerinden hiçbiri. ne Ahmed îbn Hanbel, ne başkası, sahih veya zayıf bir se-nedle rivayet eden,olmamiştır. Sadece Ömer (r.a.) şöyle demiştir;
“En iyi okuyanımız Übeyy. en iyi kadımız Ali’dir,”
Bunu da Ebu Bekir’in vefatından sonra söylemiştir.
Tirmizi ve başkasında RasuIuİlah’m şöyle buyurduğu kaydedilir:
“Ümmetimden haramı ve helal) en iyi Muaz İbn Cebel, feraizi de en iyi Zeyd İbn Sabit bilir. [29]
Hadiste Ali’nin adı geçmemektedir. Ali (r.a.) adının geçtiği hadiste ise, zayıf olmakla birlikte helal ve haramı en iyi Muaz İbn Cebel’in. ferazi de en iyi Zeyd İbn Sabit’in bildiği kaydedilmektedir. Bu hadis sahih kabul edilse bile helali ve haramı en iyi bilenin ilminin kaza (yargı) yi en iyi bilenden daha alim olduğunu ifade etmektedir. Çünkü yargı, anlaşmızliklan dış görünüşleriyle çözümlemedir. Halbuki meselelerin içyüzü zahirine aykırı olabilir. Nitekim Rasu-Iullah şöyle buyurmuştur:
“Bana muhakeme oluyorsunuz, olabilir ki biriniz delilini diğerinden daha iyi ortaya koyabilir. Ben ancak duyduğuma göre hükmederim. Kimin lehine kardeşinin hakkından bir şeye hükmedersem, onu almasinn. (Çijnkü bu durumda) ona ancak ateşten bir parça vermiş oluyorum.[30]
Rasulullah. yargısının haramı helal etmeyeceğini, müslümanın başkasının hakkından, lehine hükmedilen bir şeyi almasının haram okluğunu belirtmiştir. Helal ve haramı bilmek zahiri ve batını kapsar. Onun helal ve haramını bilen, dini en iyi bilen olur.
Kaza (yargı) iki türlüdür:
Birincisi: Hasım olan iki tarafın bir şeyi kabul etmemeleri durumunda hüküm vermektir. Bir taraf bir şeyi iddida ederken diğer tarafın onu yalanlaması gibi. Bu durumda delil ve ona benzer şeylere bakılarak hüküm verilir.
İkincisi: Arada inkar edilen bir şey hakkında değil, tasdik edilen, ama her iki tarafa ne düşeceği bilinmeyen bir şey hakkında hüküm vermektir. Bir miras taksiminde iki tarafın ihtilaf etmesi, ya da eşlerden herbirinin diğeri üzerindeki hakkı veya iki ortaktan herbirine düşecek miktar konusunda ihtilaf etmeleri gibi.
Bu kısım helal ve haram konularındandır. İkisine de söylediği şeylere razı olacaklalan bir fetva verirse, bu onlara yeterli olup ve aralarında hüküm verecek başkasına ihtiyaçları kalmaz. Sadece karşıklı olarak bir şeyi kabul etmemeleri duYumunda hüküm verecek birine muhtaç olurlar. Bu da genellikle haksızlık durumunda veya unutma halinde olur. Helal ve haram bilgisine ise. salih ve facir herkes muhtaçtır. Ama yargıya taalluk eden şeylere ancak salih kişilerden bir azınlık muhtaç olur.
Bunun için Ebu Bekir (r.a.). Ömer’e (r.a.) insanlar arasında hüküm germesini emredince. Ömer (r.a.) bir yıl beklemiş, karşısına herhangi bir konuda muhakeme olacak iki kişi çıkmamıştır. Rasulullah’ın verdiği bu türden hükümler sayılacak olursa, ancak on kadar olduğu görülür. Bu nerede, helal ve haram hakkında buyurdukları nerede?! Çünkü helal ve haram İslam dininin temel taşlarından biri olup avam ve havas herkesin bilmeye muhtaç olduğu bir husustur.
“Hüküm vermeyi (kaza) en iyi bileniniz Ali’dir.” hadisi sahih kabul edilip delil olacaksa:
“Helal ve haf amı en iyi bileniniz Muaz’dır.” hadisi, hadis alimlerinin ittifakıyla sahih olmaya daha yakındır. Bunun senedi ondan daha sahih ve delaleti daha açık olduğuna göre Ali’nin (r.a.) Muaz’dan daha alim olduğu konusunda bunu delil kabul eden kimsenin cahil olduğu anlaşılır. Bu böyleyken, Muaz’dan daha üstün olan Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer’den daha alim olduğuna dair nasıl hüccet kabul edilebilir?! Kaldı ki Muaz’ın ve Zeyd’in anıldığı hadisi bazıları “zayıf sayarken, bazıları “hasen” kabul etmektedir. Ali’nin (r.a.) anıldığı hadis İse “zayıftır.”
“Ben ilim şehriyim.” hadisi ise daha zayıf ve dayanaksızdır. Tirmizi rivayet etmişse bile, yalan ve uydurmadır. Onun için İbn el-Cevzi, bunu mevzu hadisler arasında zikretmiş ve bütün yollarından mevzu olduğunu söylemiştir. Bunun yalan olduğu bizzat metninden anlaşılır ve senedine bakmaya ihtiyaç bırakmaz. Rasulullah ilim şehri ise, bu şehrin ancak bir tek kapısı olur ki. RasululIalVtan tebliği sadece bir kişinin yapmış olmasını düşünmek caiz değildir. Aksine hazır olmayanlar için kesin ilim ifade edecek tevatür derecesinde kişilerin ondan tebliğ yapmış olması vaciptir. Bir kişinin rivayeti ancak başka karinelerle beraber ilim ifade eder. Bu işaretler de ya mevcut değildir veya insanla-” nn çoğuna gizlidir. Böylece Kur’an ve mütevatir sünnete dair bilgileri meydana gelmemiş olur. Halbuki mütevatir nakil böyle olmayıp ilim, avama da havassa da onunla hasıl olur.
Bu hadisi, övgü yaptığını sanan cahil veya zındık biri uy-1 durmuştur. Ashaptan sadece bir kişinin tebliğ ettiği söylenerek din ilmini iptal etmek için zındıkların başvurduğu bir yoldur.
Sonra bu tevatürle bilinenlere aykırıdır. Şüphesiz Rasu-lullah’tan, bütün m üs 1 uman şehirlere Ali’den (r.a.) başka yollarla ilim ulaşmıştır. Mekke ve Medine halkı için bu apaçıktır. Şam ve Basra halkı için de durum böyledir. Bunlar Ali’den (r.a.) ancak çok az şey rivayet etmişlerdir. Ali’nin (r.a.) ilminin çoğu Küfe halkı arasındaydı. Bununla beraber Kur’an’ı ve Sünnet’i, Ali’nin (r.a.) hilafet zamanı bir yana, Osman’ın (r.a.) hilafetinden önce öğrenmişlerdi.
Medine ehlinin en fakih ve en alimleri dini, Ömer’in (r.a.) hilafetinde öğrenmişlerdi. Yemen’de bulunduğu süre içinde Muaz İbn Cebel’den öğrendikleri gibi, kendisinden öğrenenler dışında Ali’den (r.a.) daha önce kimse bir şey öğrenmemiştir. Muaz İbn Cebel’in Yemen halkı arasında ikameti ve onlara öğretmesi, Ali’nin (r.a.) onlar arasında ikameti ve öğretmesinden daha çoktur. Onun için Yemen halkı Ali ve Şurayh’tan rivayet ettiklerinden çok daha fazlasını Muaz’dan rivayet etmişlerdir. Tabiinin büyüklerinden başkaları da fıkhı Muaz’dan öğrenmişlerdir.
Ali (r.a.) Kufe’ye geldiğinde Şurayh daha önceden orada kadı idi. Ali’nin (r.a.) hilafetinde kadı yine Şurayh ve Ubeyde es-Selmani olmuştur ki, ikisi de fıkhı Muaz’dan öğrenmişlerdir.
İslam ilmi Hicaz, Şam, Yemen, Horasan, Mısır ve Mağ-rip gibi İslam şehirlerinde Ali (r.a.) Kufe’ye gelmeden önce yayılmış ve Kufe’ye geldiğinde sahip olduğu bütün ilme başka sahabiler de sahip olmuştur’ Ali (r.a.) bir ilmi sadece kendisi tebliğ etmişse, ondan başkaları bunun daha fazlasını tebliğ etmiştir.
Velayetle Ebu Bekir, Ömer ve Osman için hasıl olan umumi tebliğ, Ali (r.a.) için hasıl olandan çok daha fazladır. Hususi tebliğde ise, îbn Abbas’ın fetvaları, Ebu Hurey-re’nin de rivayetleri onunkinden dahaçoktur. Halbuki Ali (r.a.) ikisinden de daha alimdir. Nitekim Ebu Bekir, Ömer ve Osman da o ikisinden daha alimdir. Şüphe yok ki Raşid halifeler, insanların daha çok muhtaç oldukları ilmin umumi tebliğini, hususi ilmi tebliğ edenlerin tebliğinden daha çok gerçekleştirmişlerdir.
Ali’nin (r.a.) ashabın tümünden ayrı olarak özel bir ilme sahip olduğuna dair yalan ve cehalet ehlinin rivayet ettiklerinin tümü batıldır. Sahih hadiste ona şöyle denildiği sabit olmuştur:
“Sizde Rasulullah tarafından verilen özel bir şey var mı? İnsanı yaratan ve daneyî yaran Allah’a yemin ederim ki Allah’ın Kur’an hakkında kuluna verdiği anlayış ve şu sayfa dışında bir şey yoktur, dedi. O sayfada da diyetleri gerektiren, yani diyeti verilmesi gereken deve dişleri, esirin kurtarılması, bir kafire karşılık müslümanin öldü itilmeme s i şeyleri vardı.[31]
“Rasulullalrm halka vermeyip de sadece size verdiği bir şey var mıdır? Hayır, dedi. rivayeti de vardır. Bunun dışında Rasulullah’m (s.a.v.) sadece kendisine bir ilmi verdiğini iddia edenlerin kendisine iftira ettiklerini ifade eden ve ondan nakledilen hadisler çoktur,
Bazı bilgisizlerin. Ali’nin (r.a.) Ra.sulullalvin ha’sının yıkandığı sudan içtiği, bunun da kentlisine evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini kazandırdığına ilişkin olarak söyledikleri sözler ise, çok saçma bir yalandır. Zira ölünün yıkandığı suyu içmek meşru değildir ve Ali de bunu içmemiştir. Böyle bir şey ilim kazandırmaydı, orada bulunan herkes bu sudan içerdi. İlim ehlinden hiçbir kimse bunu rivayet etmemiştir.
Ebu Bekir. Ömer ve başkalarından ayrı olarak gizli (batın) bir ilme sahip olduğu iddiası da, miilhid batmilerin ve onlardan daha kafir benzerlerinin İftirasıdır. Hatta onlarda hristiyan ve yahudilerde bulunmayan küfür bulunmaktadır. Ali’nin (r.a.) peygamberliğine ve ulubiyetine inananlar, Rasulullah’tan daha alim olduğu ve batında Rasulullah’ın muallimi olduğuna ve ancak aşın küfür ve ilhad ehlinin söyleyeceği benzeri iddialara inananlar gibi. Allahu a’lem. [32]
Ebu Bekir (r.a.) ile Ali (r.a.) Arasmda Bir Karşılaştırma:
Sünnete bağlı olduğu halde Rasulullah’ın (s.a.v.). Ali’ye (r.a.):
“Sen bendensin, ben de sendenim.[33]
“Senin benim yanımdaki yerin, Harun’un Musa’nın yanındaki yeri gibidir. [34]
“Bayrağı Allah ve Rasulü’nü seven birine vereceğim…” [35]
“Ben kimin m evlası isem Ali de onun mevlasıdir. Allah’ını, ona kim dost olursa onun dostu, kim düşmanı olursa onun düşmani ol… [36]
“Ehl-i Beyt’im konusunda size Allah’ı hatırlatırım.[37]
gibi sözleri ve Yüce Allah’ın:
“Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; {hep birlikte) dua edelim ve Allah’ın lanetinin yalancılar üzerine olmasını dileyelim. (AI-i İmran: 3/61)
“İnsan, zikredilecek hiçbir şey değilken (ve henüz yok iken) üzerinden muhakkak bir zaman gelip geçmiştir.”. (İnsan: 76/1)
“İşte şu iki hasım, Rableri hakkında çekişmeye girmişler. Küfredenler için ateşten bir gömlek biçilmiştir. Başlarının üzerinden de kaynar su dökülür.”(Hacc: 22/19) ayetleri karşısında üç Raşid halifenin Ali’ye (r.a.) üstünlükleri konusunda şüpheye düşenin durumu Şeyhülislam’a soruldu. [38]
Cevap:
Her şeyden önce şu husus bilinmeli ki: Üstün kabul edilen kişi. kendisinden üstün tutulduğu kişide bulunmayan birtakım hasletlere sahip olmalı ki. üstünlük söz konusu olsun. İki kişi eşit seviyede olur. fakat biri diğerinden farklı iyi birtakım özelliklere sahip bulunursa, bu farklılıklardan dolayı ondan üstün olur. Ortak meziyetler birinin diğerine üstünlüğünü gerektirmez.
Durum böyle olunca, Ebu Bekir’in (r.a.) temayüz ettiği ve bu hususlarda kimsenin ona oıtak bulunmadığı birtakım meziyetleri vardır. Ali’nin (r.a.) meziyetleri ise. ortak meziyetlerdir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.):
“Şayet yeryüzü halkından bir dost edinseydim EbU Bekir’i dost edinirdim. [39]
“Ebu Bekir’in kapısı hariç mescide açılan her kapı kapatilsm.[40]
“Arkadaşlığı ve malı hususunda bana en cömert davranan Ebu Bekir’dir. [41] buyurmuştur.
Ebu Bekir’deki (ı’.'a.) şu üç haslete başka hiç kimse sahip değildir.
a- Arkadaşlığı ve malı hususunda hiç kimse Rasuluflah’a Ebu Bekir’den (r.a.) mukaddem değildir.
b-”Ebu Bekir’in (r.a.) kapısı hariç…” sözü, bu hususu sadece Ebu Bekir’e (r.a;) tahsis etmektedir. Ba”zi yalancılar. Ali (r.a.) hakkında da bu rivayete benzer bir rivayet uydurmak istemişlerdir. Ne var ki uydurma rivayet sahih rivayete karşı koyamaz.
c-”Şayet yeryüzünde bir dost edinseydim…” Şayet dostluğu mümkün olsaydı, beşerden başka hiçbirinin bunu haketmeyeceğine dair bir hükümdür. Başkası Ebu Bekir’den (r.a.) üstün olsaydı, bunu hak eden o olurdu.
Yine hastalığı süresince mescitte imamlık yapmasını emretmesi, sünneti ikame edip cahiliyetin izlerini yok etmesi için onu Medine’nin hacc emiri olarak tayin etmesi de. onun özel meziyetlerindendir. Aynı şekilde (Aişe’ye (r.a.):
“Babanı ve kardeşini çağır ki Ebu Bekir için bir vasiyet yazayım. [42] şeklindeki sahih hadisle benzeri pek çok hadis sahabe arasında ona denk birinin bulunmadığını beyan etmektedir.
Rasulullah (s.a.v.)’ın Ali’ye (r.a.):
“Sen bendensin, ben de sendenim.” demesine gelince, bunu başkalarına, mesela Selman ve Eş’arilere de söylemiştir. Aynca;Yüce Allah’ın:
“Onlar, sizden olduklarına dair Allah’a yemin ediyorlar; oysa sizden değillerdir.” (Tevbe: 9/56)
Bu ayetle Rasulullah (s.a.v.)’m
“Bizi aldatan bizden değildir. Bize silah çeken bizden değildir.[43] hadisi, bu büyük günahları işlemeyenlerin bizden olduğunu ifade etmektedir. Kısacası her kamil mümin Peygamberdendir ve Peygamber de ondandır. Aynı şekilde Rasulullalı’m (s.a.v.) Hamza’mn (r.a.) kızına:
“Sen bizdensin, biz de sendeniz.” demesi, Zeyd’e:
“Sen kardeşimiz ve azadlımızsın. [44] demesi bunlara has şeyler değildir. Aksine bütün azadlıları bu durumdadır.
“Bayrağı Allah ve Rasulü’nü seven birine vereceğim…” hadisi de bu durumdur. Ali’nin (r.a.) faziletiyle ilgili rivayetlerin en sahihi de budur. Ancak bazı yalancılar bu rivayete:
“Ebu Bekir ve Ömer bayrağı aldılar ama kaçtılar.” sözlerini ilave etmişlerdir. Halbuki Ömer (r.a.)’in:
“Ancak o gün komutanlığı sevdim[45] dediği sahih bir rivayetle sabittir. Aslında hadis. Ali (r.a.) hakkında ileri giden Nasibe’ye reddiyedir ve bu. Ali’ye (r.a.) has bir durum değildir. Aksine her kamil mümin, Allah ve Rasulü’nü sever ve onlar da onu severler. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Allah, öyle bir kavim getirir ki, kendisi onları sever onlar da Allah’ı severler.” ( Maide: 5/54)
Bu ayette söz konusu edilenler, mürtedlerle savaşanlardır ki, onların imamı Ebu Bekir’dir.
Sahih bir rivayette sahabenin biri. Rasulullala:
“İnsanlar arasında en çok sevdiğin kimdir?” sorusuna Rasulullah’ın:
‘Aise’dir’ cevabını verdiği:
“Ya erkeklerden’.'” sorusuna da: ‘Onun babasıdır’ elediği nakledilmektedir.[46] Bu da Ebu Bekir’in (r.a.) üstünlük delillerinden biridir. “Yanımdaki yerinin, Harun’un ve Musa’nın yanındaki yeri gibi olmasını istemez misin?” hadisine gelince, Rasulullah Tebük gazvesine çıktığında Medine’de yerine Ali’yi (r.a.) bırakınca bu sözü söylemiştir. Hatta kendisine buğzet-tiği için onu Medine’de bıraktığı dedikodusu da olmuştur. Rasululfah (s.a.v.) savaşa çıktığında müslümanlardan birini Medine’de yerine bırakırdı. Medine’de bu işi yürütecek müminler mevcuttu. Ancak Tebük gazvesinde, özrü bulunanlar hariç hiç kimseye Medine’de kalma izni vermedi. Sadece özrü bulunanlarla emre itaat etmeyenler kaldı. İşte bu sebeple Tebük gazvesine çıktığında yerine bırakacağı kimsenin görünürde durumu zayıftı. Yine bu sebepledir ki. münafıklar Ali (r.a.) hakkında ileri-geri konuşmuşlardı. Rasulullah (s.a.v.) da. Ali’ye (r.a.), kendisini Medine’de bırakıyorsa, yanındaki değerinin eksikliğinden kaynaklanmadığını, nitekim risalette ortağı olduğu halde Musa’nın Harun’un yerine baksın diye bıraktığını açıklamış ve “buna rızan yok mu?” demiştir. Bilindiği gibi daha önce başkalarına da bu görevi vermiştir. Dolayısıyla onlar da aynı durumdaydılar. Eğer Tebük gazvesindeki bu görevlendirme, diğerlerinden daha önemli olsaydı, Ali’nin (r.a.) kendisi de elbette ki bunu anlardı ve Rasuluilah’m (s.a.v.) peşinden ağlamazdı. Hicretin dokuzuncu yılında Rasulullah’ıh (s.a.v.) Ebu Bekir’i (r.a.) Ali’ye (r.a.) de emir tayin etmesi ,’bu söylediklerimizi teyid etmektedir. Antlaşmaların son bulduğunu bildirmek üzere Ali’yi (r.a.) göndermesi ona has durumlardan değildir. Çünkü adet gereği anlaşmalara son vermek ve anlaşma akdetmek ancak Ehl-i Beyt’inden biri tarafından gerçekleştirilecekti. Ehl-i Beyt’inden başka herhangi biri de bu görevi yerine getirebilirdi. Ancak HaşimoğuElan’nın en faziletlisinin Ali (r.a.) okluğunu burada belirtelim. Bu sebeple sair Haşimoğullan’na takdim edilmesi, onun bir hakkıdır.
Sonuç olarak: “…Buna razı değil misin?” hadisinden sonra Ebu Bekir’in (r.a.) emir tayin edilmesi. Ali’nin (r.a) heryönden Harun (r.a.) menzilesinde olmadığına delildir. Bu sebeple, her ne kadar Rasulullah. Medine’de onu yerine emir bırakmasını Harun’a benzetmişse de bu, ona has bir durum değildir.
Kaldı ki Rasulııilah (s.a.v.). esirlerle ilgili görüşlerini belirtirlerken Ebu Bekir’i. İbrahim (a.s.) ve İsa’ya ve Ömer’i de Nuh (a.s.) ve Musa’ya benzetmiştir ve bu benzetmeler. Ali’yi Harun’a benzetmekten çok daha önemlidir. Hiçbir zaman bu Ebu Bekir ile Ömer’in o peygamberlerin menzilesinde olmalarını da gerektirmez. Bir şey başka birine bazı yönlerden benzediğinde onu. o şeye benzetmek hem Kur’an’da. hem sünnette, hem de Arap dilinde çok rastlanan bir durumdur.
“Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlası dır. Allah’ım! Ona dost olanın dostu ol.” hadisine gelince. Tirmizi dışında diğer temel hadis kitaplarında böyle bir rivayet yoktur. Hem Tirmizi’de de hadisin sadede:
“Kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır” kısmı mevcuttur. Buna ilave olan kısım, hadisten değildir. Nitekim İmam Ahmed’e bu ilave sorulmuş:
“Kufelilerin ilavesidir’1 karşılığını vermiştir; Bu ilavenin oydurma okluğu birkaç vecihle sabittir:
a- Hak. Peygamber hariç hiçbir zaman belli bir kimsenin yanında olmaz. Eğer böyle olsaydı, her dediğine uymak vacip olurdu. Sahabenin ve etbaımn nassa aykırılığına inandıklarından dolayı bazı meselelerde ona muhalefet ettikleri bilinen bir gerçektir. Mesela hamile olduğu halde kocası öltn kadınla ilgili görüsü bu hususlardandır.
“Allah’ım, ona yardım edene yardım et…” sözü vakıaya aykırıdır. Sfffin vakasında ondan yana savaşanlar galip gelmemişlerdir. Onun yanında savaşmayan bazı kimseler de mağlubiyete uğramamışlardır. Mesela Irak’ı fetheden Sa’d. onunla birlikte savaşmamıştır. Hatta kendisiyle savaşan Muaviye taraftarları ve Ümeyyeoğullan bir çok küffar beldesini fethetmişler ve Allah onlara yardımda bulunmuştur.
“Allah’ım, ona dost olana dost, düşmanlık edene de düşman ol.” sözü de aynı şekildedir; İslam’ın temeline aykırıdır. Çünkü Kur”an-ı Kerim, birbirleriyle savaşsalar ve birbirlerine haksızlık etseler bile müminlerin kardeş okluklarını söylemektedir. Aslında “Ben kimin mevtası isem, Ali de onun mevlasıdır.” hadisine ta’n eden hadis ehli vardır. Mesela Buhari ve başkaları onu tenkit etmiştir. Bazı hadis ehli ise. onun hasen olduğunu söylemişlerdir. Ama eğer Rasulullah böyle bir şey söylemişse bundan özel bir dostluk anlaşılmaz, aksine müşterek bir dostluk anlaşılır. O da, müminler arasındaki iman dostluğudur. Muvalat (dostluk), düşmanlığın zıttıdır. Şüphesiz başkalarına karşı müminlere muvalat gereklidir. Böylece hadiste Nasibe’ye reddiye vardır.
“Ali’nin (r.a.) namaz kılarken yüzüğünü sadaka olarak verdiğini.” ifade eden hadise gelince, bu hadisin uydurma olduğu konusunda hadis ehli ittifak etmiştir. Uydurma olduğu birkaç vecihten sabit olup bu vecihler başka yerlerde etraflıca anlatılmışa”.
Gadir-i Huni günü: “Ehl-i Beyt’im konusunda size Allah’ı hatırlatırım.” hadisine gelince, bu tavsiye sadece Ali’ye (r.a.) has değildir. Ehl-i Beyt’in hepsi bu konuda eşittir. Bu vasiyete en uzak olanlar ise, Rafızilerdir. Çünkü onlar Abbas (r.a.) ve zürriyetiııe: hatta Ehl-i Beyt’in büyük çoğunluğuna düşmanlık besler ve onlara karşı kafirlere yardım ederler.
“Mübahele[47] ayetine gelince, yine Ali’.ye (r.a.) has bir şey değildir. Aksine Ali (r.a.). Katıma ve iki çocuklarım (Hasan ve Hüseyin’i) çağırmıştır. Bunu yapması ise, ümmetin en faziletlileri olmaları sebebiyle değil. Ehl-i Beyt’inin ha-vassı olmaları sebebiyledir. Nitekim bu durum aba ile ilgili şu hadisten açıkça anlaşılmaktadır:
“Allah’ım, bunlar Ehl-i Beyt’imdir. Onlardan pisliği (ricsi) gider ve onları tertemiz kıl. [48]
Rasulullah (s.a.v.) onlara dua etmiş ve duayı onlara tahsis etmiştir. el-Enfüsü” kelimesiyle tek nev’ kastedilir. Mesela:
“İnanan erkek ve kadınlar, kendi nefisleri hakkında en güzel zanda bulundular. (Nur: 24/12 )
“Nefislerinizi (yekdiğerinizi) öldürün.”(Bakara: 2/54) ayetlerinde anlatılan budur.
“Sen bendensin, ben de sendenim.” hadisine gelince, bundan maksadın Ali”nin (r.a.) Peygamberin zatından olduğunun kastedilmediği açıktır. Ama Ali’nin (r.a.) Ehl-i Beyt içerisinde en üstünü olduğunda da şüphe yoktur. Onun öyle akrabalık ve iman meziyeti var ki. diğer Ehl-i Beyt’te bu meziyet yoktur. Böylece Ali (r.a.) Mübahele kapsamına girmiş oluyor. Ancak bu. Ehl-i Beyften olmayanlar arasında ondan daha faziletli birinin, ondan daha faziletli olmasına engel değildir. Çünkü Mübahele sadece akrabalar çerçevesinde vaki olmuştur.
“İşte şu iki hasım, Rablari hakkında çekişmeye girmişler. Küfredenler için ateşten bir gömlek biçilmiştir. Başlarının üzerinden de kaynar su dökülür.” (Hac; 22/19) ayeti de sadece (r.a.) hakkında değildir. Ali (r.a.). Hamza ve Ubeyde ve hatta Bedir savaşına katılan bütün müslü-manlar bunda müşterektir.
“İnsanın üzerinden henüz kendisinin anılan bir şey…” suresine gelince bu surenin, Ali (r.a.). Batıma ve iki çocukları hakkında indiğini söylemek, tamamen yalanpır. Çünkü bu süre Mekki’dir ve Hasan’la Hüseyin Medine’de doğmuşlardır. Bu görüşün doğruluğunu kabul etsek bile, miskin, yetim ve esire yedirenin, sahabenin en faziletlisi olduğuna ilişkin bir işaret yoktur. Aksine ayet, bu işi yapan herkes hakkında ortaktır. Her kim bunu yaparsa sevap kazanır. Kaldı ki, Allah’a İman, namazı vaktinde kılmak ve Allah yolunda cihad etmek bundan çok daha faziletlidir. [49]
Ali’ye (r.a) Salat Ve Selam Getirmek:
İbn Teymiye’ye: “Başkasını Ali’ye üstün tutmam.” diyen Ali’nin (r.a) ismi anıldığında sadece ona salat ve selam getiren kimsenin durumu soruldu, sadece ona selam getirmek caiz midir? [50]
Cevap:
RasululJah (s.a.v) hariç kimseye ne Ebu Bekir’e, ne Ömer’e, ne Osman’a, ne Ali ‘ye salat ve selamı tahsis etmek doğru değildir. Bunu yapan bidat ihdas etmiş olur. Ya hepsine salat ve selam getirecektir, ya da hiçbiri
Aksine meşru olanı:
“Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’ı lat et, İbrahim’e ve İbrahim’in aline salat et» Muhammed’e ve Muhanime d’in aline mübare rahim’e ve İbrahim’in aline mübarek kıldığın gişüp-he yok ki sen hamidsin (övgüler sanadır), mecidsin (azamet sana mahsustur).” demektir.
“Başkasını Ali’ye üstün tutmam.” diyen ise, hatalıdır veşer’i delillere aykırı bir tavır içerisindedir. Allahu a’lem. [
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Ebu Bekir, ebu bekiri sıddık, hz ebu bekir, ebu bekir ve rasaulullahın oan vermiş olduğu önem
Rasulullah’ın (s.a.v.) Eşleri Ve Aşere-İ Mübeşşere: islam
Rasulullah’ın (s.a.v.) eşlerinin Aşere-i Mübeşşere (Cennet’le müjdelenen on kişi) den daha üstün olduğunu sadece Ebu Muhammed İbn Hazm[3] söylemiştir. Oysa bu şaz bir görüştür ve ondan önce kimse bunu söylememiştir. Seçkin alimlerden kim duymuşsa ona karşı çıkmıştır. Kur’an ve Sünnet’in nasları da bu görüşü reddetmektedir.
Gösterdiği delil de yanlıştır. Kadının Cennet’te eşiyle beraber aynı derecede olacağını, Rasulullah’m (s.a.v.) derecesinin de en üstün olduğunu, böylece eşlerinin de onun derecesinde bulunacaklarını söylemiştir.
Halbuki bu görüş, Rasulullah’m (s.a.v.) eşlerinin diğer bütün peygamberlerden üstün olmalarını gerektirmekte, Cennet ehlinden her erkeğin eşinin o erkeğin benzeri olan kişiden üstün olmasını, Rasulullah’m (s.a.v.) yanında bulunacak çocukların ve evleneceği hurilerin nebi ve rasullerden üstün olmasını gerektirmektedir. Bunun geçersizliğini de bütün müminler bilmektedir. Sahih bir hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Aişe’nin kadınlara üstünlüğü tiritin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.[4]
Burada sadece kadınlara üstünlüğü söylenmiştir. Yine sahih hadiste Rasulullah’m (s.a.v.) şöyle buyurduğu kaydedilmektedir:
“Erkeklerden kamil kişi çoktur, ama kadınlardan kamil olan çok azdır. Bunlar ya iki veya dörttür. [5]
Eşlerinin çoğu da o az içinde bulunmamaktadır.
Ashabın üstün olduğunu gösteren hadisler çoktur. Mesela:
“İnsanlardan dost edinseydim, Ebu Bekir’i dost edinirdim. [6]
Bu da yeryüzündeki kadın ve erkeklerin içinde hiç kimsenin Ebu Bekir’den (r.a.) daha üstün olmadığını ifade etmektedir. Yine sahih bir hadiste Ali’nin (r.a.) şöyle dediği kaydedilmektedir:
“Peygamberden sonra bu ümmetin en üstünü Ebu Bekir ve sonra da Ömer’dir.[7]
Bunun böyle olduğunu gösteren ve burada sayamayacağımız kadar çok nass vardır.
Özetle bu şaz bir görüştür. Seleften daha önce kimse bunu söylememiştir. Ebu Muhammed’in, büyük ilmine ve ilimdeki derinliğine rağmen çok güzel görüşleri yanında böyle hoş olmayan şaz görüşleri de vardır. Bu görüşü, Meryem’in, Asiye’nin ve Musa’nın annesinin nebi olduğunu söylemesi gibidir. islami sohbet
Kadı Ebu Bekir, Kadı Ebu Ya’la, Ebu’l-Maali ve başkaları, kadınlardan peygamber olmadığına dair icma olduğunu söylemişlerdir. Kur’an ve Sünnet de buna işaret etmektedir. Mesela Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır:
“Senden önce kasabalar halkından yalnız kendilerine vahyettiğimiz erkekler gönderdik.” (Yusuf: 12/109)
“Meryem oğlu Mesih ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmiştir. Onun annesi dosdoğrudur.” (Maide: S/75)
Annesinin en son derecesi dosdoğru (Sıddıka) olmasıdır. Bunu başka yerde açıkladık. [8]
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Rasulullahın (s.a.v.) eşlerinin Aşere-i Mübeşşere, rasulullah, peygamber, peygamberimiz, rasulu ekrem
ASHABIN ÜSTÜNLÜK DERECELERİ islam
Hatice Ve Aişe’nin (R. Anhuma) Faziletleri:
Soru:
Hatice ve Aişe’den (r.a.) hangisi daha üstündür?[1]
Cevap:
Müslüman olmada öncelik, İslam’ın başlangıç döneminde etkinlik ve yardım ile dine bağlılıkta Hatice (r.a.) öncedir. Aişe (r.a.) veya müminlerin annelerinden (Rasulullah’ın eşlerinden) bir başkası onunla aynı değerde olmamıştır. Daha sonra Aişe’nin (r.a.) etkisi, dini yüklenmesi, ümmete tebliğ etmesi ve ilim sahibi olmasında da, ne Hatice (r.a.), ne bir başkası ona ortak değildir.
Bu ümmetin kadınlarının en faziletlisi Hatice (r.a.), Aişe (r.a.) ve Fatıma’dır (r.a.). Birinin diğerine üstünlüğü ihtilaflıdır. Bunun ayrıntılarının yeri burası değildir. Hatice (r.a,) ve Aişe (r.a.), Rasulullah’ın (s.a.v.) eşlerindendir. Bu itibarla “eşlerinin bütünü, kızlarının bütününden daha üstündür” denirse, daha doğu oiur. Çünkü eşlerinin sayısı daha çoktur ve aralarında faziletli olan, kızlarından faziletli olandan daha çoktur.[2]
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, ASHABIN ÜSTÜNLÜK DERECELERİ, ashap, ashabın ozellıkleri, ashab ne demektır
islamın şartları ve uygulanış sebepleri
namaz, zekat, oruc, kelime-i şahadet, şimdı yaklaşan oruc bizim allah cc yapmamızın farz olduğu ibadetlerden bırıdır.
allah cc orucun karşılığı olan sevabın kendı katında olduğunu kendısının belirleyecegını islam alimleri ve hadıs kaynaklarında belirtılmıştır. islami sohbet
bizler musluman alemi olarak çok zor bir çagda yaşıyoruz dunyanın her yerınde islam kardeşlerımız çok zor şlartlarda dırenç gostermeye çalışıyorlar bizlerde onların müslüman kardeşlerı olarak bu ramazan ve oruc donemınde onların yanında olalım maddı manevi
islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, islami chat, sevdasi, dini sohbet, din sohbet, din chat, asya sohbet, nur sohbet, Ramazan Ayı, oruç ve ramazan, oruc ve ramazan, oruc tutmak
