<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>islam sevdası, islam, islami, islami sohbet, islami chat &#187; Kavimler ve Helaklari</title>
	<atom:link href="http://www.islamsevdasi.com/kategori/kavimler-ve-helaklari/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamsevdasi.com</link>
	<description>islamsevdasi.com islam, islami, islami sohbet, ve islami chat, gibi dini sohbetin yaşandığı tek adres.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 20:52:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>İhlas ne Demektir</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/ihlas-ne-demektir.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/ihlas-ne-demektir.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Dec 2011 03:37:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavimler ve Helaklari]]></category>
		<category><![CDATA[amel]]></category>
		<category><![CDATA[fiil]]></category>
		<category><![CDATA[halis]]></category>
		<category><![CDATA[muhlis]]></category>
		<category><![CDATA[nifak]]></category>
		<category><![CDATA[Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[riya (gösteriş)]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[söz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=8664</guid>
		<description><![CDATA[Saf ve hâlis olmak, karışık ve şâibeli olmamak ve kurtulmak, anlamındaki "h-l-s" kökünden türeyen ihlas kelimesi sözlükte, bir şeyi hâlis kılmak, halis olmak, özünü almak ve seçmek]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">Saf ve hâlis olmak, karışık ve şâibeli olmamak ve kurtulmak, anlamındaki &#8220;h-l-s&#8221; kökünden türeyen ihlas kelimesi sözlükte, bir şeyi hâlis kılmak, halis olmak, özünü almak ve seçmek; din ıstılahında ise îmân, ibâdet, itâat, ahlâk, amel, dua&#8230; gibi her türlü dinî görevleri, halkın övme ve beğenmesini, yerme ve kınamasını düşünmeksizin sırf Allah için iyi ve halis bir niyetle yapmak, şirk, nifak, riya (gösteriş) ve süm&#8217;a (duyurma) vb. şâibelerden uzak durmak, söz, fiil ve davranışlarında samimi ve dosdoğru olmak demektir. Bu şekilde hareket edenlere muhlis denir. (bk. Muhlis)</p>
<p>İhlas, Allah ile kul arasında bir sırdır. Öyle bir sır ki onu melek bilip yazamaz, şeytan bilip ifsat edemez. Çünkü &#8220;ihlas&#8221; kalbe ait bir ameldir (Buhârî, Îmân, 39). Bunu ancak kişinin kendisi ile Allah bilebilir. İhlasın irade, kasıt ve niyyetle doğrudan ilgisi vardır. Amel, ihlassız ve niyetsiz ibâdete dönüşmediği gibi ihlassız ve niyetsiz ibâdet de makbul değildir. Ameller niyetlere göre değer kazanır veya kaybeder. (Buhârî, îmân, 22, Rıkâk, 31), İbâdetleri ihlasla yapmak Allah&#8217;ın kesin emridir (Beyyine, 98/5).</p>
<p>Bir amel sırf Allah için yapılırsa &#8220;ihlâs&#8221;, sırf gösteriş için yapılırsa hâlis riya olur. Riya ise gizli şirktir. Allah rızasının dışında bir amaçla yapılan ibâdetlerin Allah katında bir değeri yoktur. (Münzirî, I/64, 66) Ameli ile dünyalık isteyene Allah istediğini verir, ancak onun âhirette nasibi yoktur. Âhireti isteyene de mükâfatını verir (İsrâ, 17/18-20; Hûd, 11/15-16).</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın ilk sûresinde &#8220;iyyâke na&#8217;büdü&#8221; (ancak sana ibâdet ederiz) (Fatiha, 1/5) âyetiyle ihlasa ve görevlerin Allah rızasını kazanmak amacıyla yapılmasına dikkat çekilmiş ve bu husus Kur&#8217;ân&#8217;ın pek çok âyetinde ısrarla vurgulanmıştır. &#8220;(Ey Rasûlüm!) De ki; bana dini yalnız Allah&#8217;a halis kılarak O&#8217;na ibâdet etmem emredildi&#8221; (Zümer, 39/11) âyeti ve benzerleri ihlasın dindeki önemini ve gerekliliğini ifade etmektedir.</p>
<p>Allah&#8217;ın vahdâniyetini anlatan Kur&#8217;ân&#8217;ın 112. sûresinin adı da &#8220;ihlas sûresi&#8221; dir. Kelime-i tevhide (lâilâhe illâllah = Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur) kelime-i ihlas denir (Ahmed, I/4). (İ.K.)</p>
<p>islami sohbet,ihlaslı olmak,ihlas nedir,ihlas ne demektir,ihlasın önemi,dinde ihlas nedir,dinde ihlaslı olmak</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/ihlas-ne-demektir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ashab-ı Kehf</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/ashab-i-kehf.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/ashab-i-kehf.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Mar 2011 16:10:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Halit</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavimler ve Helaklari]]></category>
		<category><![CDATA[300 yıl uyudular]]></category>
		<category><![CDATA[asab-ı kehf]]></category>
		<category><![CDATA[asabı kehf]]></category>
		<category><![CDATA[asabı keyf]]></category>
		<category><![CDATA[kıtmır]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=4822</guid>
		<description><![CDATA[islam, islami, islami sohbet, islami chat, cennet, cehennem, ALLAH, Hz Muhammed, bismillahirrahmanirrahim, Kur`an-ı Kerim, Peygamberler, Sahabeler, islam alimleri, Ashab-ı Kehf , Neden 300 yılı aşkın uyutuldular, asabı, kehf, 300 yıl uydular
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ashab-ı Kehf Neden 300 yılı aşkın uyutuldular </strong></p>
<p><strong>ASHAB-I KEHF  <a href="http://www.islamsevdasi.com/"><strong>islam</strong></a></strong></p>
<p><strong>O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi ki: &#8220;Rabbimiz, katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl). (Kehf Suresi, 10)</strong></p>
<p><strong>Kuran&#8217;ın &#8220;Kehf&#8221; (mağara) isimli 18. suresinde, Allah&#8217;ı tanımayan, inananlara karşı baskı ve zulüm uygulayan bir rejimden sakınmak için bir mağaraya sığınan gençlerden söz edilir. Konuyla ilgili ayetler şöyledir:<br />
Sen, yoksa Kehf ve Rakim Ehlini bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sandın? O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi ki: &#8216;Rabbimiz, katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl)&#8217; Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına (ağır bir uyku) vurduk.</strong></p>
<p><strong>Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık. Biz sana onların haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarmaktayız. Gerçekten onlar, Rablerine iman etmiş gençlerdi ve biz de onların hidayetlerini arttırmıştık.&#8217; Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik;</strong></p>
<p><strong>(Krala karşı) kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: &#8216;Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi&#8217;dir; ilah olarak biz O&#8217;ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız. Şunlar, bizim kavmimizdir; O&#8217;ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah&#8217;a karşı yalan düzüp-uydurandan daha zalim kimdir?&#8217;</strong></p>
<p><strong>(İçlerinden biri demişti ki): &#8216;Madem ki siz onlardan ve Allah&#8217;tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın.&#8217;</strong></p>
<p><strong>(Onlara baktığında) görürsün ki, güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser geçerdi ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı. Bu, Allah&#8217;ın ayetlerindendir. Allah, kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi de saptırırsa onun için asla doğru yolu gösterici bir veli bulamazsın.</strong></p>
<p><strong>Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk. Onların köpekleri de iki kolunu uzatmış yatmaktaydı. Onları görmüş olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın, onlardan içini korku kaplardı.</strong></p>
<p><strong>Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: &#8216;Ne kadar kaldınız?&#8217; Dediler ki: &#8216;Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık&#8217; Dediler ki: &#8216;Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin. Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebedi olarak kurtuluş bulamazsınız.&#8217;</strong></p>
<p><strong>Böylece, Allah&#8217;ın va&#8217;dinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin, kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için (şehir halkına ve sonra ki insan kuşaklarına) onları buldurmuş olduk. (Onları bulanlar) kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı, (bir kısmı) dedi ki: &#8216;Onların üstüne bir bina inşa edin, Rableri onları daha iyi bilir.&#8217; Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: &#8216;Üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız&#8217; dediler.</strong></p>
<p><strong>(Sonra gelen kuşaklar) diyecekler ki: &#8216;Üçtüler, onların dördüncüsü de köpekleridir.&#8217; Ve: &#8216;Beştirler, onların altıncısı köpekleridir&#8217; diyecekler. (Bu), bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. &#8216;Yedidirler, onların sekizincisi de köpekleridir&#8217; diyecekler. De ki: &#8216;Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında da kimse bilemez&#8217; Öyleyse onlar konusunda açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma.</strong></p>
<p><strong>Hiçbir şey hakkında: &#8216;Ben bunu yarın mutlaka yapacağım&#8217; deme. Ancak: &#8216;Allah dilerse&#8217; (yapacağım, de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: &#8216;Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip iletir.&#8217;</strong></p>
<p><strong>Onlar mağaralarında üçyüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar.</strong></p>
<p><strong>De ki: &#8216;Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O&#8217;nundur. O, ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O&#8217;nun dışında onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz. (Kehf Suresi, 9-26)</strong></p>
<p><strong>Hem Hıristiyan hem de İslam kaynaklarında övülen Ashab-ı Kehf&#8217;in (Mağara Ehli) karşı karşıya oldukları zalim hükümdar, genel kabule göre, Roma İmparatoru Decius olduğu tahmin edilmektedir. Decius&#8217;un baskı ve zulmü ile karşılaşan gençler, bulundukları topluma Allah&#8217;ın dinini terketmemeleri konusunda birçok uyarılarda bulunmuşlardır. Toplumun yaptıkları tebliğlere kayıtsız kalması, imparatorun baskıyı arttırması ve ölüm ile tehdit edilmeleri sebebiyle gençler yaşadıkları yerden uzaklaşmaya karar vermişlerdir.</strong></p>
<p><strong>Tarihsel belgelerin de ortaya koyduğu gibi, henüz dejenere olup bozulmamış Hıristiyanlığın (İseviliğin) temsilcisi olan müminlere yönelik sindirme, baskı ve zulüm politikaları, birçok imparator tarafından yoğun bir şekilde uygulanıyordu.</strong></p>
<p><strong>Kuzey Batı Anadolu&#8217;da bulunan Roma Valisi Piliniyus&#8217;un (MS 69-113) İmparator Trayanus&#8217;a yazdığı mektupta &#8220;İmparator&#8217;un heykeline tapınmadıkları için cezalandırılan Mesihçiler&#8221;den (Hıristiyanlar&#8217;dan) bahsedilir. Bu mektup, o dönemde İsevilere yapılan baskıları anlatan önemli belgelerden birisidir. İşte böyle bir ortamda kendilerinden Allah&#8217;ı bırakıp imparatora veya din karşıtı bir sisteme boyun eğmeleri istenen gençler, bunu kabul etmemişler ve şöyle demişlerdir:</strong></p>
<p><strong>Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi&#8217;dir; ilah olarak biz O&#8217;ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız. Şunlar, bizim kavmimizdir; O&#8217;ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah&#8217;a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? (Kehf Suresi, 14-15)</strong></p>
<p><strong>Ashab-ı Kehf&#8217;in yaşadığı yer konusunda ise birkaç iddia vardır. Bunlardan en makul görünenleri ise Efes ve Tarsus&#8217;tur.</strong></p>
<p><strong>Hemen hemen tüm Hıristiyan kaynaklar, gençlerin sığındıkları mağaranın bulunduğu yer olarak Efes&#8217;i gösterirler. Bazı müslüman araştırmacı ve Kuran yorumcuları da Efes konusunda Hıristiyanlar&#8217;la hemfikirdirler. Bazıları da bölgenin Efes olmadığını uzun uzadıya açıkladıktan sonra, olayın geçtiği yerin Tarsus olduğunu ispatlamaya çalışmışlardır. Biz bu çalışmada iki ihtimal üzerinde de duracağız. Tüm bu araştırmacı ve yorumcular-Hıristiyanlar da dahil-olayın Roma İmparatoru Decius (veya başka bir ismiyle Decianus) zamanında, yani MS 250 civarında geçtiğini belirtirler.</strong></p>
<p><strong>Decius, Neron&#8217;la birlikte Hıristiyanlar&#8217;a en çok zulmeden Roma İmparatoru olarak bilinir. İktidarda bulunduğu kısa dönemde, hakimiyeti altında yaşayan herkesin Roma tanrılarına kurban adamalarını zorunlu kılan bir kanun çıkarmıştır. Herkes bu putlara kurban adamakla, dahası bunu yaptıklarını gösteren bir onay belgesi almak ve devlet görevlilerine göstermekle yükümlü tutulmuştur. Karara uymayanlar için de idam cezası uygulanmıştır. Hıristiyan kaynakları bu dönemde Hıristiyanlar&#8217;ın önemli bir bölümünün &#8220;şehirden şehire&#8221; kaçarak ya da daha gizli sığınaklara giderek bu putperest ibadetinden kaçındıklarını yazarlar. Ashab-ı Kehf, büyük olasılıkla, bu İsevilerin içinden salih bir gruptur.</strong></p>
<p><strong>Bu arada vurgulanması gereken bir nokta vardır: Konu, bazı Hıristiyan ve müslüman tarihçi ve yorumcular tarafından hikaye tarzında anlatılmış, birçok uydurma ve eklenen rivayetler neticesi efsaneye dönüştürülmüştür. Oysa ki olay tarihi bir gerçektir.</strong></p>
<p><strong> <br />
Ashab-ı Kehf Efes&#8217;te mi?</strong></p>
<p><strong> <br />
 <br />
Ashab-ı Kehf&#8217;in yaşadığı şehir ve sığındığı mağara konusunda çeşitli kaynaklarda değişik yerler gösterilmektedir. Bunun en büyük sebebi, halkın, bu denli cesur ve yiğit insanların kendi yaşadıkları ortamda olmalarını istemeleri ve bu bölgelerdeki mağaraların birbirine çok benzemesidir. Örneğin bu yerlerin hemen hepsinde mağaraların üzerine yapıldığı belirtilen birer mabed vardır.</strong></p>
<p><strong>Bilindiği gibi Efes Hıristiyanlarca kutsal kabul edilir. Çünkü Efes&#8217;te şimdi kiliseye dönüştürülmüş olan ve Hz. Meryem&#8217;e ait olduğu söylenen bir ev vardır. Ashab-ı Kehf&#8217;in Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen bu yerlerde yaşamış olması da onlara göre büyük ihtimaldir. Hatta bazı Hıristiyan kaynakları yer konusunda kesinlik bildirirler.</strong></p>
<p><strong> <br />
Efes&#8217;te Ashab-ı Kehf&#8217;e ait olduğuna inanılan mağaranın içi <br />
Konuyla ilgili en eski kaynak Suriyeli rahip Saruclu James&#8217;e aittir. (Doğumu MS 452) Ünlü tarihçi Gibbon Roma İmparatorluğunun Çöküşü adlı kitabında James&#8217;den birçok alıntı yapmıştır. Buna göre, yedi Hıristiyan gence işkence yaparak onları mağaraya sığınmaya zorlayan kralın ismi, İmparator Decius&#8217;tur. Decius Roma İmparatorluğu&#8217;nu MS 249-251 yılları arasında yönetmiştir ve onun dönemi Hz. İsa&#8217;yı takip edenlere yapılan işkencelerle ünlüdür. Müslüman tefsircilere göre olayın geçtiği yer &#8220;Aphesus&#8221; veya &#8220;Aphesos&#8221;tur. Gibbon&#8217;a göreyse bu yerin ismi Ephesos (Efes)tir. Yani Anadolu&#8217;nun batı sahilinde, Roma&#8217;nın en büyük limanlarından ve en büyük şehirlerinden biri&#8230; Bu şehrin harabeleri bugün de Efes Antik Kenti olarak bilinmektedir.</strong></p>
<p><strong> <br />
Efeste&#8217;ki mağaranın dıştan görünüşü <br />
Gençlerin uzun uykularından uyandıkları dönemin İmparatorunun adı ise müslüman araştırmacılara göre Tezusius, Gibbon&#8217;a göre ise II. Theodosius&#8217;tur. Bu İmparator, Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra MS 408-450 yıllarında tahtta bulunuyordu.</strong></p>
<p><strong>Bazı tefsirlerde aşağıdaki ayeti açıklarken, mağaranın ağzının kuzeye baktığından ve bu nedenle güneş ışığının içeri girmediğinden sözedilir. Böylece mağaranın önünden geçen birinin içeriyi görmesi de mümkün değildir. Nitekim ayette de şöyle denmektedir:<br />
(Onlara baktığında) görürsün ki, güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser geçerdi ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı. Bu, Allah&#8217;ın ayetlerindendir. (Kehf Suresi,17)</strong></p>
<p><strong>Arkeolog Dr. Musa Baran da, Efes adlı kitabında gençlerin yaşadığı yer olarak Efes&#8217;i gösteriyor ve ekliyor:<br />
Milattan önce 250 yılında Efes&#8217;te yaşayan 7 genç Hıristiyanlığı seçer ve putperestliği reddederler. Kaçış yolu arayan gençler, Pion dağı&#8217;nın doğu yamacında bir mağara bulurlar. Romalı askerler bunu görüp mağara girişine bir duvar örerler.1</strong></p>
<p><strong>Bugün bu kalıntı ve mezarların üzerlerine birçok dini yapı inşa edildiği biliniyor. 1926&#8242;da Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından bölgede yapılan kazılardan sonra, Panayır (Pion) Dağı&#8217;nın doğu yamacında bulunan kalıntıların, V. yüzyılın ortalarında (II. Theodosius dönemi) Ashab-ı Kehf adına yapılmış olan yapıya ait olduğu bilinmektedir.2</strong></p>
<p><a class="mceWPmore" title="Daha fazla..."></a><strong><a href="http://www.islamsevdasi.com/"><strong>islam</strong></a>, islami, islami sohbet, islami chat, cennet, cehennem, ALLAH, Hz Muhammed, bismillahirrahmanirrahim, Kur`an-ı Kerim, Peygamberler, Sahabeler, islam alimleri, Ashab-ı Kehf , Neden 300 yılı aşkın uyutuldular, asabı, kehf, 300 yıl uydular</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/ashab-i-kehf.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hz Süleyman Melike ile arasında yaşanan diyalog</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/hz-suleyman-melike-ile-arasinda-yasanan-diyalog.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/hz-suleyman-melike-ile-arasinda-yasanan-diyalog.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Mar 2011 16:06:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Halit</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavimler ve Helaklari]]></category>
		<category><![CDATA[devil]]></category>
		<category><![CDATA[hz süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[iblis]]></category>
		<category><![CDATA[melike]]></category>
		<category><![CDATA[şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[süleyman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=4820</guid>
		<description><![CDATA[islam, islami, islami sohbet, islami chat, cennet, cehennem, ALLAH, Hz Muhammed, bismillahirrahmanirrahim, Kur`an-ı Kerim, Peygamberler, Sahabeler, islam alimleri, Hz Süleyman Melike ile arasında yaşanan diyalog, hz süleyman, süleyman, melike, şeytan, iblis, ateşe tapanlar
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hz süleyman ve melikenin kavmi ile arasında yaşanan olaylar</strong></p>
<p><strong>HZ. SÜLEYMAN VE SEBE MELİKESİ </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.islamsevdasi.com/"><strong>islam</strong></a></strong></p>
<p><strong>Ona: &#8220;Köşke gir&#8221; denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: &#8220;Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir.&#8221; Dedi ki: &#8220;Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman&#8217;la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a teslim oldum.&#8221; (Neml Suresi, 44)</strong></p>
<p><strong>Kuran&#8217;da yer alan Hz. Süleyman ve Sebe Melikesi&#8217;nin buluşması ile ilgili tarihsel kayıtlar, Güney Yemen&#8217;deki eski Sebe ülkesinde yapılan incelemeler sonucunda gün ışığına çıktı. Kalıntılar üzerinde yapılan incelemeler MÖ 1000 ile 950 seneleri arasında burada bir &#8220;melike&#8221;nin (kraliçe) yaşadığını ve kuzeye (Kudüs&#8217;e) bir yolculuk yaptığını gösteriyordu.</strong></p>
<p><strong>İki hükümdarın aralarında geçenler, ülkelerin ekonomik ve siyasal gücü, yönetim şekilleri ve bazı detaylar Neml Suresi&#8217;nde anlatılmıştır. Neml Suresi&#8217;nin büyük bölümünü kapsayan kıssa, Hz. Süleyman&#8217;ın ordusuna dahil olan Hüdhüd&#8217;ün Hz. Süleyman&#8217;a haber vermesiyle birlikte, Sebe Melikesi&#8217;nden söz etmeye başlar. Hüdhüd, Hz. Süleyman&#8217;a şu bilgileri verir:<br />
Derken uzun zaman geçmeden geldi ve dedi ki: &#8216;Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi, ben kuşattım ve sana Sebe&#8217;den kesin bir haber getirdim. Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona herşeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah&#8217;ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah&#8217;a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar). O Allah, O&#8217;ndan başka ilah yoktur, büyük Arş&#8217;ın Rabbidir. (Süleyman:) &#8216;Durup bekleyeceğiz, doğruyu mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun?&#8217; dedi. (Neml Suresi, 22-27)</strong></p>
<p><strong>Hz. Süleyman, Hüdhüd&#8217;den bu bilgileri aldıktan sonra ona şu talimatı verir:<br />
Bu mektubumla git, onu kendilerine bırak sonra onlardan (biraz) uzaklaş, böylelikle bir bakıver, neye başvuracaklar? (Neml Suresi, 28)</strong></p>
<p><strong>Kuran&#8217;da bundan sonra Sebe Melikesi&#8217;nin mektubu almasından itibaren gelişen olaylardan da bahsedilir:<br />
(Sebe Melikesi) Dedi ki: &#8216;Ey önde gelenler gerçekten bana oldukça önemli bir mektup bırakıldı. Gerçek şu ki, bu, Süleyman&#8217;dandır ve şüphesiz Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyladır. Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana müslüman olarak gelin&#8217; diye (yazılmaktadır). Dedi ki: &#8216;Ey önde gelenler, bu işimde bana görüş belirtin, siz (herşeye) şahidlik etmedikçe ben hiçbir işte kesin (karar veren biri) değilim.&#8217; Dediler ki: &#8216;Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız).&#8217;</strong></p>
<p><strong>Dedi ki: &#8216;Gerçekten hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, böyle yaparlar. Ben onlara bir hediye göndereyim de, bir bakayım elçiler neyle dönerler.&#8217; (Elçi hediyelerle) Süleyman&#8217;a geldiği zaman: &#8216;Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah&#8217;ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır, siz, hediyenizle sevinip övünebilirsiniz&#8217; dedi. &#8216;Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları ordan horlanmış-aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız.&#8217; (Elçinin gitmesinden sonra Süleyman:) &#8216;Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuş (müslüman)lar olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını bana getirebilir?&#8217; dedi. Cinlerden ifrit: &#8216;Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim.&#8217; dedi.</strong></p>
<p><strong>Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: &#8216;Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim.&#8217; Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: &#8216;Bu Rabbimin fazlındandır, O&#8217;na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır.&#8217; Dedi ki: &#8216;Onun tahtını değişikliğe uğratın, bir bakalım doğru olanı bulabilecek mi, yoksa bulmayanlardan mı olacak?&#8217; Böylece (Belkıs) geldiği zaman ona: &#8216;Senin tahtın böyle mi?&#8217; denildi. Dedi ki: &#8216;Tıpkı kendisi. Bize ondan önce ilim verilmişti ve biz müslüman olmuştuk.&#8217; Allah&#8217;tan başka tapmakta olduğu şeyler onu (müslüman olmaktan) alıkoymuştu.</strong></p>
<p><strong>Gerçekte o, inkâr eden bir kavimdendi. Ona: &#8216;Köşke gir&#8217; denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman) Dedi ki: &#8216;Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir.&#8217; Dedi ki: &#8216;Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman&#8217;la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a teslim oldum&#8217;. (Neml Suresi, 29-44)</strong></p>
<p><strong>Hz. Süleyman&#8217;ın Sarayı</strong></p>
<p><strong>Sebe Melikesi&#8217;nden bahseden sure ve ayetlerde aynı zamanda Hz. Süleyman&#8217;dan da bahsedilir. Kuran&#8217;da Hz. Süleyman&#8217;ın muhteşem sarayı ve hükümranlığı hakkında birçok detay verilir.</strong></p>
<p><strong>Bu bilgilere göre, Hz. Süleyman&#8217;a Allah tarafından döneminin en ileri tekniği verilmişti. Sarayında gözalıcı sanat eserleri ve görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar vardı. Sarayın giriş bölümünün tabanı da camdan yapılmıştı. Kuran&#8217;da, bu estetik yapı ve bunun Sebe Melikesi üzerinde yaptığı etki şöyle vurgulanır:</strong></p>
<p><strong>Ona: &#8220;Köşke gir&#8221; denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman) Dedi ki: &#8220;Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir.&#8221; Dedi ki: &#8220;Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman&#8217;la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a teslim oldum. (Neml Suresi, 44)</strong></p>
<p><strong> <br />
Süleyman Mabedi<br />
Süleyman Mabedi yıkıldıktan sonra mabedin ayakta kalan tek duvarı, Yahudiler tarafından &#8220;Ağlama Duvarı&#8221;na dönüştürüldü. 7. yüzyılda Kudüs&#8217;ü fetheden Müslümanlar ise mabedin eski yerine Hz. Ömer Camii ve Kubbet-üs Sahra&#8217;yı inşa ettiler. Kudüs hala bu durumdadır. Üstte, Kubbet-üs Sahra ve hemen yakınındaki Ağlama Duvarı görülüyor. </strong></p>
<p><strong>Hz. Süleyman&#8217;ın sarayının ismi, Yahudi literatüründe &#8220;Süleyman Tapınağı&#8221;dır. Sarayın ya da tapınağın bugün yalnızca &#8220;Batı Duvarı&#8221; ayaktadır ve burası aynı zamanda Yahudiler&#8217;in &#8220;Ağlama Duvarı&#8221; olarak adlandırdıkları yerdir. Hz. Süleyman&#8217;ın sarayının ve Kudüs&#8217;teki birçok yerin yıkılmasının sebebi ise Yahudiler&#8217;in bozguncu ve kibirli oluşlarıdır. Kuran&#8217;da, bu sır şöyle haber verilir:<br />
Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: &#8220;Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk-vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. Sonra onlara karşı size tekrar &#8216;güç ve kuvvet verdik&#8217;, size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak da sizi sayıca çok kıldık&#8230; Sonunda vaad geldiği zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi &#8216;kötü duruma soksunlar&#8217;, birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini &#8216;darmadağın edip mahvetsinler. (İsra Suresi, 4-7)</strong></p>
<p><strong> Hz. Süleyman&#8217;ın sarayı, döneminin en ileri teknik özelliklerine ve üstün bir estetik anlayışına sahipti. Üstteki planda Hz. Süleyman zamanında Kudüs&#8217;ün merkezi gösterilmiştir.</strong></p>
<p><strong>1) Güneybatı kapısı, 2) Kraliçenin sarayı, 3) Hz. Süleyman&#8217;ın sarayı, 4) 32 sütunlu giriş, 5) Adliye, 6) Lübnan ormanı, 7) Yüksek rahipler evi, <img src='http://www.islamsevdasi.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Tapınağın giriş kapısı, 9) Tapınağın avlusu, 10) Tapınak.</strong></p>
<p><strong>Sitemizde konu edilen tüm kavimler Allah&#8217;a isyanları ve O&#8217;nun nimetlerine olan nankörlükleri sebebiyle azabı hak etmiş ve başlarına muhakkak bir felaket gelmiştir. Yüzyıllar boyunca yurtsuz ve devletsiz oradan oraya göç eden ve Hz. Süleyman döneminde kutsal topraklarda yurt edinen Yahudiler, yine haddi aşmaları, bozgunculukları ve itaatsizlikleri nedeniyle yıkıma uğradılar. Yakın tarihte kendilerine tekrar aynı yerleri yurt edinen Yahudiler, aynı birinci vaatte olduğu gibi, bozgunculuk çıkararak &#8220;büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenip yükselmiş&#8221; durumdalar. </strong></p>
<p><a href="http://www.islamsevdasi.com/"><strong>islam</strong></a><strong>, islami, islami sohbet, islami chat, cennet, cehennem, ALLAH, Hz Muhammed, bismillahirrahmanirrahim, Kur`an-ı Kerim, Peygamberler, Sahabeler, islam alimleri, Hz Süleyman Melike ile arasında yaşanan diyalog, hz süleyman, süleyman, melike, şeytan, iblis, ateşe tapanlar</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/hz-suleyman-melike-ile-arasinda-yasanan-diyalog.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sebe halkı Neden helak edildi?</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/sebe-halki-neden-helak-edildi.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/sebe-halki-neden-helak-edildi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Mar 2011 16:02:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Halit</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavimler ve Helaklari]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[helak edilmeleri]]></category>
		<category><![CDATA[helak neden edildi sebe halkı]]></category>
		<category><![CDATA[sebe]]></category>
		<category><![CDATA[tolum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=4818</guid>
		<description><![CDATA[islam, islami, islami sohbet, islami chat, cennet, cehennem, ALLAH, Hz Muhammed, bismillahirrahmanirrahim, Kur`an-ı Kerim, Peygamberler, Sahabeler, islam alimleri, Sebe halkı Neden helak edildi?, sebe halkı ve helak edilmesi, sebe, helak, halk
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sebe halkını helaka götüren olaylar zinciri</strong></p>
<p><strong>SEBE HALKI VE ARİM SELİ</strong><a href="http://www.islamsevdasi.com/"><strong>islam</strong></a><strong>,</strong><br />
<strong>&#8220;Andolsun, Sebe&#8217; (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) &#8220;Rabbinizin rızkından yiyin ve O&#8217;na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var).&#8221; Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim selini gönderdik.&#8221; (Sebe Suresi, 15-16)</strong></p>
<p><strong>Sebe Halkı, Ad Kavmi bölümünde bahsettiğimiz, Güney Arabistan&#8217;da yaşamış olan dört büyük uygarlıktan birisidir. Bu kavmin kuruluş tarihi hakkındaki tahminler MÖ 1000-750 seneleri arasında değişir, yıkılışı da MS 550&#8242;li yıllarda İranlılar&#8217;ın ve Müslüman Araplar&#8217;ın iki yüzyıl süren saldırılarıyla olmuştur.</strong></p>
<p><strong>Sebe Devleti&#8217;nin kuruluş tarihi anlaşmazlık konusudur. Sebe Kavmi, devlet tutanaklarını MÖ 600&#8242;lü yıllarda işlemeye başlamıştı. Bu sebeple Sebeliler&#8217;in bu tarihten öncesine ait kayıtları bulunmamaktadır.</strong></p>
<p><strong>Sebe Kavmi&#8217;nden bahseden en eski kaynaklar, Asur kralı II. Sargon&#8217;un zamanından kalma savaş yıllıklarıdır. (MÖ 722-705) Sargon, bu yazıtlarda kendisine vergi ödeyen devletlerden söz ederken Sebe Kralı Yis&#8217;i-amara&#8217;dan bahsetmektedir. Bu kayıt, Sebe Devleti hakkında bilgi veren en eski yazılı kaynaktır. Ancak sadece bu kaynağa dayanarak Sebe Devleti&#8217;nin MÖ 700 yılında kurulduğunu söylemek doğru olmayacaktır; zira Sebe Devleti&#8217;nin yazılı kaynaklara geçirilmeden uzun bir ömür sürmüş olması oldukça kuvvetli bir ihtimaldir. Yani Sebe Devleti&#8217;nin tarihi, bilinenden çok daha eskilere dayanıyor olabilir. Nitekim Ur Krallığı&#8217;nın son hükümdarlarından Arad-Nannar&#8217;ın kitabelerinde &#8220;Sebeliler memleketi&#8221; anlamına geldiği düşünülen &#8220;Sabum&#8221; kelimesi yer almaktadır.1 Eğer bu kelimenin gerçek anlamı buysa, bu, Sebe devletinin tarihinin MÖ 2500&#8242;lü yıllara kadar uzandığını gösterir.</strong><br />
<strong>Sebe Kavmi&#8217;ne ait dikde yazılmış yazılar.<br />
Sebe kavmini anlatan tarihi kaynaklar, bunun Fenikeliler gibi yoğun ticari faaliyetlerde bulunan bir devlet olduğunu söylerler. Buna göre Kuzey Arabistan ticaret yollarının bir kısmı, bu kavmin elindeydi. Sebeli tüccarların, Kuzey Arabistan yoluyla Akdeniz&#8217;e ve Gazze&#8217;ye mal götürebilmeleri için bütün o bölgelerin yeni hakimi olan II. Sargon&#8217;dan izin almaları veya ona vergi vermeleri gerekiyordu. Bunların Asur Krallığı&#8217;na vergi vermeye başlamalarıyla beraber isimleri de bu devletin yıllıklarına işlenmeye başladı.</strong><br />
<strong>Sebeliler, tarihte medeni bir kavim olarak bilinmişlerdir. Sebe hükümdarlarının yazıtlarında &#8220;onarma&#8221;, &#8220;vakfetme&#8221;, &#8220;inşa etme&#8221; gibi kelimeler ağırlıktadır. Bu kavmin en önemli eserlerinden olan Marib Barajı da, ulaştıkları teknolojik seviyenin önemli göstergelerindendir.</strong></p>
<p><strong>Sebe devleti, bölgenin en güçlü ordularından birisine sahipti. Ordusu sayesinde yayılmacı bir politika izleyebiliyordu. Eski Kataban devleti topraklarını ele geçirmişti. Afrika kıtasında birçok toprağa sahipti. MÖ 24 yılında başkenti Marib&#8217;e sefer yapan dönemin tartışmasız en güçlü devleti olan Roma İmparatorluğu&#8217;nun Mısır valisi Marcus Aelius Gallus yönetimindeki bir ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Sebe, ılımlı bir politika izleyen, ancak gerektiğinde şiddet kullanmaktan da çekinmeyen güçlü bir devlet tablosu çiziyordu. Gelişmiş kültürü ve ordusuyla Sebe devleti, tam anlamıyla zamanında o bölgenin bir &#8220;süper gücü&#8221; idi.</strong></p>
<p><strong>Sebe devletinin bu dikkat çekici derecede güçlü ordusundan Kuran&#8217;da da bahsedilmektedir. Sebe ordusunun komutanlarının Kuran&#8217;da aktarılan bir ifadesi, bu ordunun kendisine ne kadar güvendiğini göstermektedir. Komutanlar, Sebe&#8217;nin kadın yöneticisine (Melikesi&#8217;ne) şöyle derler:</strong></p>
<p><strong>Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız). (Neml Suresi, 33)</strong></p>
<p><strong>Sebe ülkesinin başkenti, bulunduğu coğrafyanın avantajlı konumu sebebiyle oldukça zenginleşmiş olan Marib idi. Başkent, bölgede bulunan Adhana Irmağı&#8217;nın çok yakınındaydı. Bu nehrin Cebel Balak&#8217;a girdiği nokta, baraj yapımına çok uygundu; bundan yararlanan Sebeliler de daha uygarlıklarını kurma aşamasındayken buraya bir baraj inşa etmişler ve sulama yapmaya başlamışlardı. Bu baraj sayesinde de çok ileri bir refah seviyesine kavuşmuşlardı. Başkent Marib o dönemin en gelişmiş şehirlerinden bir tanesiydi, bölgeyi gezen ve bu diyarı oldukça öven Yunanlı yazar Pliny, buranın ne kadar yeşil bir bölge olduğundan bahsetmekteydi.2</strong></p>
<p><strong>Marib&#8217;deki bu barajın yüksekliği 16 metre, genişliği 60 metre ve uzunluğu da 620 metreydi. Hesaplara göre baraj aracılığıyla sulanabilen toplam alan 9.600 hektardı ki, bunun 5.300 hektarı güney, geri kalanı ise kuzey ovasına aitti. Bu iki ova, Sebe kitabelerinde bazen &#8220;Marib ve iki ova&#8221; diye anılırdı.3 İşte Kuran&#8217;daki &#8220;sağdan ve soldan iki bahçe&#8221; ifadesi, muhtemelen bu iki vadideki gösterişli bağ ve bahçelere işaret eder. Bu baraj ve sulama tesisleri sayesinde bölge, Yemen&#8217;in en iyi sulanan ve en verimli kesimi olarak ün yapmıştı. Fransız J. Holevy ve Avusturyalı Glaser, Marib setinin çok eski devirlerden beri var olduğunu yazılı belgelerle ispat ettiler. Himer lehçesiyle yazılan belgelerde bu barajın ülke topraklarını verimli kıldığı yazılıydı.</strong></p>
<p><strong>Bu baraj, MS 5. ve 6. yüzyıllarda geniş çaplı onarımlar görmüştü. Ancak bu onarımlar barajın MS 542 yılında yıkılmasını önleyemedi. Bu tarihte yıkılan baraj, Kuran&#8217;da bahsedilen &#8220;Arim seli&#8221;ne yol açmış ve büyük tahribata neden olmuştu. Sebe Halkı&#8217;nın yüzlerce seneden beri işletmekte olduğu bağları, bahçeleri ve tarım alanları tamamen yok olmuştu. Barajın yıkılmasından sonra Sebe Kavmi&#8217;nin de hızlı bir gerileme sürecine girdiği görülmektedir; barajın yıkılmasıyla başlayan bu sürecin sonunda Sebe devletinin de sonu gelmiştir.</strong></p>
<p><strong>Sebe Devleti&#8217;ne Gönderilen Arim Seli</strong></p>
<p><strong>Yukarıda belirttiğimiz tarihsel gerçekler ışığında Kuran ayetlerini incelediğimiz zaman, ortada çok somut bir uyum olduğunu görürüz. Arkeolojik bulgular ve tarihsel gerçekler, Kuran&#8217;da yazanlara işaret etmektedir. Ayette belirtildiği gibi, kendilerine gönderilen peygamberin uyarılarını dinlemeyen ve Allah&#8217;ın nimetine nankörlük eden halk, sonunda korkunç bir sel felaketiyle cezalandırılmıştır. Kuran&#8217;da Sebe Devleti&#8217;ne gönderilen sel felaketi şöyle tarif edilmektedir:</strong></p>
<p><strong>Andolsun, Sebe&#8217; (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) &#8220;Rabbinizin rızkından yiyin ve O&#8217;na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var).&#8221; Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi, 15-17)</strong></p>
<p><strong>Yukarıdaki ayetlerde de vurgulandığı gibi, Sebe Halkı, estetik yönüyle çarpıcı, bereketli bağ ve bahçeleri olan bir toprakta yaşıyordu. Ticaret yolları üzerinde bulunan ve bu nedenle de refah düzeyi oldukça yüksek olan Sebe ülkesi, dönemin en gözde beldelerinden biriydi.</strong></p>
<p><strong>Hayat şartlarının ve ortamın böylesi olumlu olduğu ülkede Sebe Halkına düşen, ayette söylendiği gibi &#8220;Rablerinin rızkından yemek ve O&#8217;na şükretmek&#8221;ti. Ama öyle yapmadılar. İçinde bulundukları refahı sahiplenme yoluna gittiler. O ülkenin kendilerine ait olduğunu, içinde bulundukları olağanüstü ortamı kendi kendilerine elde ettiklerini sandılar. Şükretmek yerine kibirlenmeyi seçtiler. Allah&#8217;tan, ayetin ifadesiyle, &#8220;yüz çevirdiler&#8221;&#8230;</strong></p>
<p><strong>Ve içinde bulundukları refahı sahiplenmeye kalkmaları nedeniyle onu kaybettiler. Ayette bildirildiği gibi, Arim seli bütün ülkeyi yerle bir etti.</strong></p>
<p><strong>Kuran&#8217;da Sebe Kavmi&#8217;ne gönderilen azaptan &#8220;Seyl-ül Arim&#8221; yani &#8220;Arim seli&#8221; olarak bahsedilmektedir. Kuran&#8217;da geçen bu ifade, aynı zamanda bu selin meydana geliş şeklini göstermektedir. Zira &#8220;Arim&#8221; kelimesinin anlamı, baraj ya da settir. &#8220;Seyl-ül Arim&#8221; kelimesi de, setin yıkılması sonucunda meydana gelen bir seli anlatmaktadır. Bu konuyla ilgili İslam yorumcuları da Kuran&#8217;da Arim seli ile ilgili olarak kullanılan terimlerden yola çıkarak, konuyla ilgili tutarlı yer ve zaman tespitlerinde bulunmuşlardır. Mevdudi, tefsirinde şöyle yazar:<br />
Metindeki (Seyl-ül Arim) ifadesinde kullanıldığı gibi &#8220;arim&#8221; kelimesi &#8220;baraj, set&#8221; anlamına gelen ve Güney Arapçası&#8217;nda kullanılan &#8220;arimen&#8221; kelimesinden türemiştir. Yemen&#8217;de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan harabelerde bu kelime sık sık bu anlamda kullanılmıştır. Mesela Yemen&#8217;in Habeşli hükümdarı Ebrehe&#8217;nin büyük Marib seddinin tamirinden sonra yazdırdığı MS 542 ve 543 tarihli bir kitabede, bu kelime tekrar baraj (set) anlamında kullanılmıştır. O halde Seyl-ül Arim, &#8220;bir set yıkıldığında meydana gelen sel felaketi&#8221; anlamına gelir.</strong></p>
<p><strong>Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük&#8221; (Sebe Suresi,16). Yani setin (barajın) yıkılmasından sonra meydana gelen sel sonucu bütün ülke harab oldu. Sebeliler&#8217;in dağların arasına setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkıldı ve bütün sulama sistemi bozuldu. Bunun sonucu daha önceden bir bahçe gibi olan ülke yabani otların yetiştiği bir cangıl haline geldi ve küçük bodur ağaçların kiraza benzer yemişi dışında yenebilecek hiçbir meyve kalmadı.4&#8243;Kutsal Kitap Doğruyu Söyledi&#8221; (Und Die Bibel Hat Doch Recht) kitabının yazarı Hıristiyan arkeolog Werner Keller de, Arim selinin Kuran&#8217;a uygun olarak gerçekleştiğini kabul ederek şöyle yazar: &#8220;Böyle bir barajın olması ve yıkılarak şehri tamamen harap etmesi, Kuran&#8217;daki bahçe sahipleriyle ilgili verilen örneğin gerçekten de meydana geldiğini kanıtlıyor.&#8221;5</strong></p>
<p><strong> Sebe halkı, o döneme göre oldukça ileri bir teknoloji ile kurdukları Marib Barajı&#8217;yla birlikte büyük bir sulama kapasitesine sahip olmuştu. Bu yöntemle elde ettikleri bol ürünlü toprakları ve ticaret yolu üzerindeki kontrolleri, onlara görkemli ve refah dolu bir hayat yaşatıyordu. Ancak, bütün bunlar nedeniyle kendisine şükretmeleri gereken Allah&#8217;tan, Kuran&#8217;ın ifadesiyle &#8220;yüz çevirdiler&#8221;. Bunun üzerine barajları yıkıldı ve &#8220;Arim Seli&#8221; bütün topraklarını yerle bir etti.</strong></p>
<p><strong>Arim seliyle beraber gelen felaketten sonra bölgede çölleşme başlamış ve tarım alanlarının yok olmasıyla Sebe kavminin en önemli gelir kaynağı da ellerinden çıkmıştı. Allah&#8217;ın kendilerini iman etmeye ve şükretmeye çağırmasına kulak asmayan halk, sonunda böylesine bir felaketle cezalandırıldı. Selin verdiği büyük tahribattan sonra kavim çözülme sürecine girdi. Halk, evlerini terkediyor ve Kuzey Arabistan&#8217;a, Mekke&#8217;ye ya da Suriye&#8217;ye göç ediyordu.6</strong></p>
<p><strong>Sebe halkının yaşadığı ve artık tümüyle ıssız bir harabe konumuna gelmiş olan Marib, şüphesiz, Sebe Halkıyla aynı hatayı işleyen herkes için bir ibrettir. Sebe, sel ile altüst edilen kavimlerin tek örneği değildir. Kehf Suresi&#8217;nde iki bahçe sahibi anlatılır. Birinin, aynı Sebe Halkı gibi, çok gösterişli ve verimli bir bahçesi vardır. Hatası da Sebe Halkı&#8217;yla aynıdır: Allah&#8217;tan yüz çevirmek. Kendisine nimet olarak verilenleri, kendisine &#8220;ait&#8221; sanır ve şöyle der:</strong></p>
<p><strong>&#8230;Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: &#8216;Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm.&#8217; Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): &#8216;Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum&#8217; dedi. &#8216;Kıyamet-saati&#8217;nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım.&#8217;</strong></p>
<p><strong>(Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: &#8216;Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım.&#8217; Allah&#8217;ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edemedi&#8230; (Kehf Suresi, 34-36, 42-43)</strong></p>
<p><strong>Ayetlerden anlaşıldığı gibi, bahçe sahibinin hatası, Allah&#8217;ın varlığını inkar etmek değildir. O, Allah&#8217;ın varlığını inkar etmez, tam tersine &#8220;eğer Allah&#8217;a döndürülecek olsa&#8221; daha da iyi bir sonuçla karşılaşacağını öne sürer. İçinde bulunduğu durumu ise, kendi başarısı olarak görmektedir.</strong></p>
<p><strong> Yıkıntıları görünen Marib Barajı, Sebelilerin en önemli eserlerinden birisiydi. Kuran&#8217;da bahsedilen Arim seliyle beraber baraj yıkıldı ve bütün ekili alanlar sular altında kaldı. Barajın yıkılmasıyla toprakları harap olan Sebe devleti, kısa sürede ekonomik yönden zayıfladı ve bir süre sonra da yıkıldı.</strong></p>
<p><strong>Zaten Allah&#8217;a ortak koşmanın bir yönü de budur. Tümü Allah&#8217;a ait olan şeyleri sahiplenmeye kalkmak ve Allah korkusundan uzaklaşmak&#8230; Bu, Sebe halkının da yaptığı şeydir. Karşılaştığı ceza da aynı olmuştur, tüm yurdu darmadağın edilmiştir. Ki mülkün &#8220;sahibi&#8221; olmadığını, o mülkün kendisine &#8220;verildiğini&#8221; anlasın&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kuran, Sebe Melikesi ve halkının Hz. Süleyman&#8217;a tabi olmadan önce, &#8220;Allah&#8217;ı bırakıp da güneşe secde etmekte&#8221; olduklarını bildirmektedir. Yazıtlarda bulunan bilgiler, bunu doğrulamakta, Sebe halkının üstteki ve ona benzer tapınaklarda aya ve güneşe taptıklarını ortaya koymaktadır.Sütunların yüzeyinde Sebe dilinde yazılmış yazıtlar bulunuyor.<br />
 <br />
 </strong></p>
<p><a href="http://www.islamsevdasi.com/"><strong>islam</strong></a><strong>, islami, islami sohbet, islami chat, cennet, cehennem, ALLAH, Hz Muhammed, bismillahirrahmanirrahim, Kur`an-ı Kerim, Peygamberler, Sahabeler, islam alimleri, Sebe halkı Neden helak edildi?, sebe halkı ve helak edilmesi, sebe, helak, halk</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/sebe-halki-neden-helak-edildi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Firavun ve Mısır</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/firavun-ve-misir.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/firavun-ve-misir.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Mar 2011 16:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Halit</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavimler ve Helaklari]]></category>
		<category><![CDATA[firavun]]></category>
		<category><![CDATA[fıravun ve ordusunun helakı]]></category>
		<category><![CDATA[misir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=4816</guid>
		<description><![CDATA[islam, islami, islami sohbet, islami chat, cennet, cehennem, ALLAH, Hz Muhammed, bismillahirrahmanirrahim, Kur`an-ı Kerim, Peygamberler, Sahabeler, islam alimleri, Firavun ve Mısır, eski mısır ve firavun, mısırda firavun , allah firavunu suda boğdu, kızıl deniz
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>SULARA GÖMÜLEN FİRAVUN  <a href="http://www.islamsevdasi.com/"><strong>islam</strong></a></strong><br />
<strong>&#8220;Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerini yalanladılar; biz de günahları dolayısıyla onları yıkıma uğrattık. Firavun ordusunu suda boğduk. Onların tümü zulmeden kimselerdi.&#8221;<br />
(Enfal Suresi, 54)</strong></p>
<p><strong>Eski Mısır medeniyeti, Mezopotamya&#8217;da aynı tarihlerde kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski uygarlıklarından biri ve döneminin en ileri sosyal düzenine sahip organize devleti olarak bilinir. MÖ 3000&#8242;ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil nehrinden faydalanmaları ve ülkenin doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuş olmaları Mısırlılar&#8217;ın sahip oldukları medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştu.</strong></p>
<p><strong>Ancak bu uygarlık, Kuran&#8217;da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği &#8220;firavun yönetiminin&#8221; geçerli olduğu bir medeniyetti. Büyüklük taslamışlar, sırt çevirmişler ve inkar etmişler, bunların neticesinde de ileri medeniyetleri, sosyal ve siyasal düzenleri, askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştı.</strong></p>
<p><strong>Firavunlar&#8217;ın Otoritesi</strong></p>
<p><strong>Mısır uygarlığının temelinde Nil nehrinin bereketi vardı. Bu nehrin hayat verici özelliği sayesinde Mısırlılar Nil vadisinde yerleşmiş ve yağmur mevsimlerine bağımlı kalmadan nehirden sağladıkları suyla tarım yapabilmişlerdi. Tarihçi Ernst H. Gombrich, bu konuda şunları söyler:</strong></p>
<p><strong>&#8220;Afrika sıcaktır. Aylarca yağmur yağmaz. Bundan dolayı bu büyük kıtanın pekçok yeri kuraktır. Ülkenin o bölümleri çöllerle kaplıdır. İşte Mısır&#8217;ın sağı ve solu da bu durumdadır. Mısır&#8217;da da aslında çok az yağmur yağar. Ama orada yağmura pek ihtiyaç yoktur, çünkü Nil ırmağı boydan boya ülkenin ortasından akar gider.&#8221;1</strong></p>
<p><strong>Böylesine büyük önemi olan Nil nehrini kontrolü altında tutan, aynı zamanda Mısır&#8217;ın en önemli ticaret ve tarım kaynağını da kontrol edebilmekteydi. Firavunlar da işte bu yolla Mısır üzerinde büyük hakimiyet kurmuşlardı.</strong></p>
<p><strong>Nil vadisinin dar ve uzunlamasına yapısı, nehrin etrafına kurulan yerleşim birimlerinin fazlaca genişlemesine olanak vermemiş, büyük şehirlerden oluşan bir uygarlık yerine daha ufak çaplı kasaba ve köylerden oluşan bir medeniyet şekillenmişti. Bu faktör de firavunların halk üzerindeki hakimiyetini perçinledi.</strong></p>
<p><strong>Tarihte ilk olarak Kral Menes&#8217;in MÖ 3000 dolaylarında eski Mısır&#8217;ı büyük üniter bir devlet olarak kendi hakimiyeti altında birleştirdiği ve ilk Mısır firavunu olduğu bilinir. Aslında, &#8220;firavun&#8221; nitelendirmesi ilk zamanlarda Mısır kralının yaşadığı sarayı tanımlamaktayken, zamanla, Mısır krallarının ünvanı haline geldi. Bu nedenle Eski Mısır&#8217;ın hükümdarları olan krallar zamanla &#8220;firavun&#8221; olarak anılmaya başlandı.</strong></p>
<p><strong>Tüm devletin ve ülke topraklarının sahibi, yöneticisi ve hükümdarı olan bu firavunlar, eski Mısır&#8217;ın çok tanrılı çarpık dininde, en büyük tanrının dünyadaki bir yansıması olarak kabul edildiler. Mısır topraklarının idaresi, paylaştırılması, gelirleri kısacası ülke sınırları içindeki her türlü mal ve hizmet üretimi firavun için gerçekleştiriliyordu.</strong></p>
<p><strong>Yönetimdeki mutlakiyet, ülkenin yöneticisi olan firavunu, her dilediğini yaptırabilecek bir güç sahibi kılmıştı. Henüz ilk sülalenin kurulmasıyla birlikte, Mısır&#8217;ın ilk kralı olan Menes döneminde, Nil suyunun kanallar vasıtasıyla halka ulaştırılmasına başlanmış, ayrıca ülkede yapılan üretim kontrol altına alınarak tüm mal ve hizmet üretiminin krala aktarılması sağlanmıştı. Bu mal ve hizmetleri kral, halkının ihtiyacı olduğu oranda dağıtıyor, paylaştırıyordu. Ülkede böyle bir hakimiyet kuran kralların, halkı boyunduruk altına almaları zor olmadı. Mısır kralı, yani daha sonra yaygınlaşacak sıfatıyla firavun, halkının tüm ihtiyaçlarını karşılayan büyük kudret sahibi birisi olarak kutsal bir varlık sayıldı ve tanrılaştırıldı. Firavunlar da, zamanla kendilerinin tanrı olduklarına kesin olarak inandılar.</strong></p>
<p><strong> Mısırlıların dini inançlarının temelinde tanrılarına hizmet etme düşüncesi vardı. Bu tanrılarla insanlar arasındaki &#8220;aracılar&#8221; ise, kavmin önde gelenleri arasında yer alan rahiplerdi. Aynı zamanda büyücülükle de uğraşan rahipler, Firavunların halkı etki altında tutmak için kullandıkları çok önemli bir sınıfı oluşturuyorlardı.<br />
Resimlerde başları traşlı olrak görülen rahipler, tanrılarını memnun etmek amacıyla hediyeler sunuyor, müzik çalıyor ve ayin yapıyorlar.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kuran&#8217;da bahsedilen Firavun&#8217;un Hz. Musa ile yaptığı konuşmalardaki bazı sözleri bunu kanıtlar niteliktedir. Hz. Musa&#8217;yı &#8220;andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım&#8221; (Şuara Suresi, 29) diyerek tehdit etmesi ya da yakın çevresindeki insanlara &#8220;sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum&#8221; (Kasas Suresi, 38) demesi kendisinin bir tanrı olduğuna inanmasından kaynaklanıyordu.</strong></p>
<p><strong>Dini İnançlar</strong></p>
<p><strong>Tarihçi Heredot&#8217;a göre Eski Mısırlılar dünyanın en &#8220;dindar&#8221; insanlarıydılar. Ancak dinleri &#8220;Hak Din&#8221; değil, çok tanrılı sapkın bir dindi ve içinde bulundukları koyu tutuculuk sebebiyle bu sapkın dinlerinden bir türlü vazgeçemiyorlardı.</strong></p>
<p><strong>Eski Mısır kavmi, içinde yaşadığı doğal çevre şartlarından çok etkilenmişti. Mısır&#8217;ın doğal coğrafyası ülkeyi dış saldırılara karşı çok iyi koruyordu. Mısır&#8217;ın dört bir yanı çöllerle, dağlık arazilerle ve denizlerle çevriliydi. Ülkeye yapılabilecek saldırıların iki geçiş yolu bulunuyordu ve bu yolları da savunmak Mısır orduları için son derece kolaydı. Böylece Mısırlılar, bu doğal koşullar sayesinde dış ülkelerden soyutlanmış olarak kaldılar. Ancak geçen yüzyıllar, bu soyutlanmayı koyu bir taassuba dönüştürdü. Böylece Mısırlılar yeni gelişmelere ve yeniliklere kapalı, dinleri konusunda son derece tutucu bir görünüm kazandılar. Kuran&#8217;da sıkça bahsedilen &#8220;ataların dini&#8221; onların en önem verdikleri değerleri haline geldi.</strong></p>
<p><strong>Bu nedenle Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavun&#8217;a ve yakın çevresine Hak Din&#8217;i tebliğ ettiklerinde &#8220;Onlar: Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz&#8221; (Yunus Suresi, 78) diyerek yüz çevirmişlerdi.</strong></p>
<p><strong>Eski Mısır&#8217;ın dini bir kaç kola ayrılmıştı. Bunların en önemlileri devletin resmi dini, halkın inanışları ve ölümden sonraki yaşam ile ilgili inanışlardan oluşuyordu.</strong></p>
<p><strong>Devletin resmi dinine göre Firavun, kutsal bir varlıktı. O, tanrılarının dünyadaki bir yansımasıydı ve görevi de dünyada insanlara adalet dağıtmak ve onları korumaktı.</strong></p>
<p><strong>Halkın arasında yaygın olan inanışlar son derece karışıktı, ve devletin resmi dini ile çatışan inançlar da Firavun yönetimi tarafından baskı altına alınmıştı. Temelde çok tanrıya inanılıyor, bu tanrılar genellikle hayvan başlı ve insan vücutlu olarak tasvir ediliyordu. Ancak bölgeden bölgeye değişebilen yerel geleneklerle de karşılaşmak mümkündü.</strong></p>
<p><strong>Ölümden sonraki hayat Mısır inançlarının en önemli bölümünü oluşturuyordu. Beden öldükten sonra ruhun yaşamaya devam ettiğine inanıyorlardı. Onlara göre ölünün ruhu görevli melekler tarafından Yargıç Tanrı ve şahitlik için hazır bulunan kırk iki yargıcın karşısına çıkarılıyor, ortaya bir tartı koyuluyor ve ruhun kalbi bu tartı ile tartılıyordu. İyilikleri ağır gelenler güzel bir mekana geçiyor ve mutluluk içinde yaşıyor, kötülükleri ağır gelenler ise büyük işkenceler görecekleri bir yere yollanıyorlardı. Burada &#8220;Ölülerin Yiyicisi&#8221; adı verilen garip bir yaratık tarafından sonsuza dek işkence görüyorlardı.</strong></p>
<p><strong>Mısırlılar&#8217;ın ahiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Sadece ölümden sonraki hayata inanç bile eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu fakat bu dinin sonradan bozulmaya uğradığını, tek tanrı inancının da bu bozulmayla birlikte çok tanrı inancına döndüğünü ispatlar niteliktedir. Nitekim dönem dönem insanları Allah&#8217;ın birliğine ve O&#8217;na kul olmaya çağıran uyarıcıların eski Mısır&#8217;a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran&#8217;da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf&#8217;tur. Hz. Yusuf&#8217;un tarihi, İsrailoğulları&#8217;nın Mısır&#8217;a gelmeleri ve burada yerleşik düzene geçmelerinin başlangıcını teşkil etmesi açısından da son derece önemlidir.</strong></p>
<p><strong>Öte yandan, tarihi kaynaklarda Hz. Musa öncesinde kavmi tek ilahlı dinlere çağıran Mısırlılar&#8217;dan da bahsedilmektedir. Bu, Mısır tarihinin en dikkat çekici firavunu Neferkheperure Amenhotep&#8217;dir, yani IV. Amenofis.</strong></p>
<p><strong>Tek Tanrıya İnanan Firavun; IV. Amenofis</strong></p>
<p><strong>Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskıcı, savaşçı ve acımasız kişilerdir. Bu firavunların ortak özellikleri; Mısır&#8217;ın çok tanrılı dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılaştırmalarıdır.</strong></p>
<p><strong>Ancak Mısır tarihinde bir tek Firavun vardır ki, diğerlerinden çok farklıdır. Bu Firavun tek bir Yaratıcı&#8217;ya inanılması gerektiğini savunmuş, bu yüzden Amon Rahipleri ve bunlara destek veren bazı askerler tarafından büyük baskıya maruz kalmış, sonunda da öldürülmüştür. Bu Firavun MÖ 14. yüzyılda başa geçmiş olan IV. Amenofis&#8217;tir.</strong></p>
<p><strong>IV. Amenofis MÖ 1375&#8242;te tahta çıktığında yüzyılların getirdiği bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karşılaştı. Bu döneme dek toplum yapısı ve halkın kraliyet sarayı ile olan ilişkileri değişmeden gelmişti. Toplum, dış olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapılarını kapalı tutuyordu. Antik Yunan gezginleri tarafından da tespit edilen bu çılgın tutuculuk, yukarıda da açıkladığımız gibi, Mısır&#8217;ın doğal coğrafi koşullarından kaynaklanmaktaydı.</strong></p>
<p><strong>Firavunların halka benimsettirdiği resmi din, eski ve geleneksel olan herşeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa IV. Amenofis, resmi dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich şöyle yazıyor:</strong></p>
<p><strong>Eski geleneğin kutsadığı birçok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton&#8217;du. Aton&#8217;a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların rahiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna&#8217;ya taşıdı.2</strong></p>
<p><strong>Babasının ölümünden sonra genç yaştaki IV. Amenofis, büyük bir baskıya maruz kaldı. Bu baskının sebebi, geleneksel çok tanrılı Mısır dinini değiştirerek tek tanrı inancına dayalı bir din getirmiş olması ve her alanda köklü değişikliklere girişmesiydi. Ancak Teb önde gelenleri bu dini tebliğ etmesine müsaade etmediler. IV. Amenofis ve ahalisi Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna&#8217;ya yerleştiler. Burada &#8220;Akh-en-aton&#8221; adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis de &#8220;Amon&#8217;un Hoşnutluğu&#8221; anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani &#8220;Aton&#8217;a Boyun Eğen&#8221; olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis&#8217;e göre &#8220;göklerin ve yerin yaratıcısı&#8221; idi, ki bu sıfatla Allah&#8217;ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir.</strong></p>
<p><strong>Bu gelişmelerden hoşnut olmayan Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton&#8217;un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar.</strong></p>
<p><strong>Akhenaton&#8217;dan sonra başa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu II. Ramses başa geçti. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğulları&#8217;na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu.3<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p><a href="http://www.islamsevdasi.com/"><strong>islam</strong></a><strong>, islami, islami sohbet, islami chat, cennet, cehennem, ALLAH, Hz Muhammed, bismillahirrahmanirrahim, Kur`an-ı Kerim, Peygamberler, Sahabeler, islam alimleri, Firavun ve Mısır, eski mısır ve firavun, mısırda firavun , allah firavunu suda boğdu, kızıl deniz</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/firavun-ve-misir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kıyamet dehşeti</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/kiyamet-dehseti.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/kiyamet-dehseti.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Sep 2010 20:01:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lodos</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavimler ve Helaklari]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=1687</guid>
		<description><![CDATA[islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, Dinisohbet, Dini sohbet, Din sohbet, islam sohbet, islami chat, islam chat, din chat, islamnurum, islam nurum, Seviyelisohbet, Sohbet sevdasi, sevdasi
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><em>Kıyamet Günü&#8217;nün Uzunluğu </em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>O gün insanların gözleri donakalır, kalpleri parçalanır, konuşamaz, işlerine bakamaz, 300 sene yemeden, içmeden ve herhangi bir esinti duymadan beklerler.<br />
O gün insanlar âlemlerin rabbinin divanında dururlar.(Mutaffifîn/6)<span id="more-1687"></span></em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Ka&#8217;b ve Katade bu ayetin tefsirinde İnsanlar 300 senelik bir zaman kadar dururlar3 demişlerdir..</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Abdullah b. Amr (r.a) şöyle diyor: Hz. Peygamber (s.a) bu ayeti okudu, sonra şöyle dedi:<br />
Allah Teâlâ, okların ok çantasında bir araya getirildiği gibi, uzunluğu 50.000 senelik olan bir günde sizi bir araya getirip yüzünüze bakmadığında haliniz ne olacaktır! 197</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Hasan Basrî şöyle demiştir: &#8220;İnsanların 50.000 sene kadar bir zaman ayakta bekleyecekleri gün hakkında ne düşünüyorsunuz? Ne bir lokma yemek yerler, ne bir yudum su içerler. Öyle ki neredeyse boyunları susuzluktan kopacak dereceye gelir. İçleri açlıktan cayır cayır yanar. Bu durumda yakan ateşe götürülürler. Ateşe götürülünce bir çeşmeden içerler. O çeşmenin suyu midelerini kasıp kavurur. O insanların durumları güç yetmeyecek raddeye varınca birbirlerine, Allah&#8217;ın katında şerefli olup kendileri için şefaat eden birini sorarlar. Onlar herhangi bir peygambere gittiklerinde o peygamber onları azarlayarak der ki: &#8216;Beni bırakınız! (Ben ancak) nefsimle meşgul olurum. Durumum başkasının durumuna bakmaktan beni meşgul etti&#8217;. Peygamberlerin her biri Allah&#8217;ın gazabının şiddetinden dolayı müdahale edememesinden ötürü özür dileyerek &#8216;Rabbimiz bugün öyle bir öfkelenmiş ki bugünden önce hiçbir za-man böyle öfkelenmemiştir ve bundan sonra da böyle öfkelenmez der. Bu durum, peygamberimiz şefaat edinceye kadar böylece devam eder. Peygamberimiz de ancak Allah&#8217;ın izin verdiği kimselere şefaat eder&#8221;.<br />
O gün Rahmân&#8217;ın kendisine izin verip sözünden hoşnud olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez. (Tâhâ/109)</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>O günün uzunluğu ve oradaki beklemenin zorluğu hakkında düşün! Düşün ki kısa hayatında günahlardan çekinmenin zahmeti sana hafif gelsin.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Şehvetlerden korunmaktan dolayı çektiği zahmetlerin şiddetinden irkilerek dünyada uzun bir zaman ölümü bekleyen bir kimsenin, kıyamet gününde beklemesi kısalır. </em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Nitekim Hz. Peygamber (s.a) kendisine kıyamet gününün uzunluğu sorulduğu zaman şöyle buyurmuştur:<br />
Nefsimi kudret elinde tutan Allah&#8217;a yemin olsun! O gün, mü&#8217;min için hafifleşir. Öyle ki dünyada kılmış olduğu farz namazdan daha hafif gelir!198</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Bu bakımdan o mü&#8217;minlerden olmaya çalış! Ömründen bir nefes kalıncaya kadar, iş sana aittir, hazırlanmak elindedir. Kısa günlerde uzun günler için çalış! Sevincine nihayet olmayan bir kâr elde edersin. Ömrünü, dünyanın 7.000 senelik ömrünü ahirete nisbeten hakîr say! Çünkü 50.000 senelik bir günden kurtulmak için 7.000 sene sabretsen bile yine kârın çok, zahmetin az sayılır!</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>197) Irâkî hadisin ravisinin Abdullah b. Ömer olduğunu ve Taberânî rafından rivayet edildiğini söylemiştir.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, Dinisohbet, Dini sohbet, Din sohbet, islam sohbet, islami chat, islam chat, din chat, islamnurum, islam nurum, Seviyelisohbet, Sohbet sevdasi, sevdasi</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/kiyamet-dehseti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>kiyamet</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/1684.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/1684.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Sep 2010 19:59:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lodos</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavimler ve Helaklari]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=1684</guid>
		<description><![CDATA[islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, Dinisohbet, Dini sohbet, Din sohbet, islam sohbet, islami chat, islam chat, din chat, islamnurum, islam nurum, Seviyelisohbet, Sohbet sevdasi, sevdasi
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><em> Kıyamet Günü, Dehşeti ve İsimleri</p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Ey miskin! Şânı büyük o gün için hazırlan! O gün ki zamanı uzun, sultanı kahir, vakti yakındır. O günün dehşetinden gök delinmiş, yıldızlar dökülmüş, pırıl pırıl parlayan güneş sönmüş, dağlar yerinden yürütülmüş, on aylık gebe develer terkedilmiş ve vahşi hayvanlar hasrolunmuştur!</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Yine o gün denizler fıkır fıkır kaynar, ruhlar bedenlerle birleşir, cehennem <span id="more-1684"></span>alevlendirilir, cennet yaklaştırılır. Dağlar kumlar gibi dümdüz olur, yer dehşetli bir sarsıntı ile yarılır ve içindeki ağırlıklar dışarı çıkar.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Yine o gün insanların grup grup, amellerinin karşılığını görmek üzere çıktığını görürsün. O gün yer ve dağlar yayılır. İşte o günde kıyamet kopar, gök yarılır. Gök o günde zayıftır. Melekler göklerin etrafında dururlar. Rabbi&#8217;nin arşını o gün sekiz melek taşır, O günde siz rabbinize arzolunursunuz. O gün hiçbir şeyiniz gizli kalmaz. O gün dağlar yerinden yürütülür. Yeryüzü dümdüz olur, yeryüzü dağların altından çıktığından dümdüz görürsün. O gün ki kürre-i arz şiddetle sarsılır. Dağlar hurdahaş olup fezaya serpilmiş zerreler haline gelir. O gün ki insanlar fezaya yayılmış çekirgeler, dağlar da atılmış pamuk gibi olur. O gün emzikli kadın emzirdiğinden gafil kalır. Her gebe dehşetten yükünü düşürür. İnsanlar sarhoş olmadıkları halde onları sarhoş görürsün. Rabbinin azabı şiddetlidir. O gün yer, başka bir yerle değiştirilir. Gökler, başka göklerle değiştirilir. Hepsi vâhid, kahhar olan Allah&#8217;a hesap vermek için görünürler. O gün dağlar zerreler haline ve dümdüz bir saha haline gelir, orada ne bir ağaç, ne de bir tümsek görürsün.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>O gün dağları, bulutların yürüdüğü gibi yürür gördüğün halde onları sâbit sanırsın. O günde gök yarılır. Kırmızı deri gibi sarı bir gül rengini alır. İşte o günde ne bir insan, ne de bir cinin günahı sorulmaz. O gün âsi bir kimse konuşmaktan menolunur. O günde cürümden sorulmaz. Kişi hemen perçeminden tutulur. O gün her nefis, yapmış olduğu hayrı önünde hazır görür. Yapmış olduğu şer ile arasında uzun bir mesafe olsa da onu da hazır bulur.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>O gün her nefis ne hazırladığını bilir. Daha önce gönderdiğini veya geciktirdiğini görür. O günde diller konuşmaz, azalar konuşur.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>O günün bahsi peygamberlerin efendisini ihtiyarlatmış tır. Hz. Ebubekir (r.a) Hz. Peygambere &#8216;Ey Allah&#8217;ın Rasûlü! Seni ihtiyarlamış görüyorum!&#8217; deyince,</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Hz. Peygamber cevap olarak şöyle demiştir:<br />
Hûd suresi ile arkadaşları beni ihtiyarlattı.199<br />
Hûd sûresinin arkadaşları Vakıa, Mürselât, Nebe ve Tekvir sûreleridir.<br />
Ey kurrâ! Senin okumandan nasibin ancak Kur&#8217;an&#8217;ı çiğnemen, onunla dilini kıpırdatmandır. Eğer okuduğunun hakkında düşünen bir kimse olsaydın, muhakkak ki peygamberlerin efendisi&#8217;nin saçını beyazlatan bir hükümden senin ödünün patlaması gerekirdi. Sen dilinin kıpırdanmasıyla kanaat ettikçe, Kur&#8217;an&#8217;ın meyvesinden mahrum kalırsın. Kıyamet bahsi de Kur&#8217;an&#8217;da zikredilen bahislerden biridir. Allah Teâlâ, kıyametin bazı dehşetlerini, isimlerini ve manalarını, insanların bilmeleri için anlatmıştır. İsimlerinin ve isimlerin çokluğundan maksat, onları tekrar etmek değil, akıl sahiplerini uyarmaktır. Öyleyse kıyametin isimlerinin her birinin altında bir sır, sıfatlarının her birinin altında bir mânâ vardır. Bu bakımdan o isim ve sıfatları öğrenmeye gayret et!</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Biz şimdilik kıyametin sadece isimlerini zikredeceğiz:<br />
Yevm&#8217;ul-kıyâme (kıyamet günü), yevm&#8217;ul-hasre (hasret günü), yevm&#8217;un-nedâme (pişmanlık günü), yevm&#8217;ul-muhasebe (muhasebe günü), yevm&#8217;ul-musâele (sual günü), yevm&#8217;ul-müsa-baka (müsabaka günü), yevm&#8217;ul-münakaşa (münakaşa günü), yevm&#8217;ul-münafese (mücahede-i nefis günü), yevm&#8217;uz-zelzele (zelzele günü), yevm&#8217;ud-demdeme (azabın devam ettiği gün), yevm&#8217;us-sâika (ölüm günü), yevm&#8217;ul-vâkıa (kıyamet ve şiddet günü), yevm&#8217;ul-kâria (felâket ve şiddet günü), yevm&#8217;ür-racife (sarsıntı günü), yevm&#8217;ür-radife (sûra ikinci üfürüş günü), yevm&#8217;ul-gaşiye (insanı örten felâketler günü), yevm&#8217;ud-dahiye (inen felâket günü), yevm&#8217;ul-âzife (yaklaşan saatin günü), yevm&#8217;ul-hakka (emirlerin hakikatları bildirilen gün), yevm&#8217;ut-tâmme (örten ve yücelen gün), yevm&#8217;us-sahha (bağrışma günü), yevm&#8217;ut-telâki (mülâkat günü), yevm&#8217;ul-firak (ayrılık günü), yevm&#8217;ul-me-sak (sevk günü), yevm&#8217;ul-kısas (kısas günü) yevm&#8217;ut-tenad (çağırma günü), yevm&#8217;ul-hisab (hesap günü), yevm&#8217;ulmeâ (dönüş günü), yevm&#8217;ul-azap (azap günü), yevm&#8217;ul-firar (kaçış günü), yevm&#8217;ül-karar (yerleşme günü), yevm&#8217;ul-lika (mülâkat günü), yevm&#8217;ul-beka (beka günü), yevm&#8217;ul-kaza (hüküm günü), yevm&#8217;ul-ceza (mücazat günü), yevm&#8217;ul-bela (imtihan günü), yevm&#8217;ul-bükâ (ağlama günü), yevm&#8217;ul-haşr (haşr günü), yevm&#8217;ul-vaîd (vaîd ve tehdid günü), yevm&#8217;ul-arz (arz günü), yevm&#8217;ul-vezn (tartı günü), yevm&#8217;ul-hakk (sübut günü), yevm&#8217;ul-hükm (hüküm günü), yevm&#8217;ul-fasl (hükmü karara bağlama günü), yevm&#8217;ul-cem (derleme günü), yevm&#8217;ulbaas (dirilme günü), yevm&#8217;ul-feth (feth günü), yevm&#8217;ul-hızy (rezalet günü), yevm&#8217;ül-azîm (büyük gün), yevm&#8217;ül-akîm (kısır gün), yevm&#8217;ül-asir (zor gün), yevm&#8217;üd-din (ceza günü), yevm&#8217;ul-yakîn (yakîn gün), yevm&#8217;ün-nüşur (yayılma günü), yevm&#8217;ul-masîr (dönüş günü), yevm&#8217;ün-nefha (üfürme günü), yevm&#8217;us-sayha (bağırma günü), yevm&#8217;ur-recfe (şiddetli ıztırap günü), yevm&#8217;ür-rücce (sarsıntı günü), yevm&#8217;uz-zecre (azarlama günü), yevm&#8217;us-sekre (sarhoşluk günü), yevm&#8217;ul-feza (korku günü), yevm&#8217;ul-ceza (üzüntü günü), yevm&#8217;ul-münteha (sonuç günü), yevm&#8217;ul-me&#8217;va (dönüş günü), yevm&#8217;ul-mîkat (vakit günü), yevm&#8217;ul-mîad (va&#8217;d günü), yevm&#8217;ul-mirsad (bekleyiş günü), yevm&#8217;ul-ğalâk (kitleme günü), yevm&#8217;ul-arak (ter günü), yevm&#8217;ul-if-tikar (fakirlik günü), yevm&#8217;ul-inkidar (bozuntu günü), yevm&#8217;ul-intişar (saçılış günü), yevm&#8217;ul-inşikak (yarılma günü), yevm&#8217;ul-vukuf (duraklama günü), yevm&#8217;ul-huruc (çıkış günü), yevm&#8217;ul-hu-lûd (ebediyyet günü), yevm&#8217;ut-tegabün (aldanma günü), yevm&#8217;ul-abus (şiddet günü), yevm&#8217;ül-ma&#8217;lûm (belli gün), yevmül mev&#8217;ud (va&#8217;d edilen gün), yevm&#8217;ül-meşhûd (hazır olma günü), yevm&#8217;ün lâ raybe fîh (şüphesi olmayan gün), yevme tüble&#8217;s-serâir (içlerin im-tihan günü), yevme lâ teczî nef sun an nefsin şey&#8217;en (bir nefsin diğerinin cezasını çekmediği gün), yevme teşhasu fîh&#8217;il-ebsar (gözlerin dona kaldığı gün), yevme lâ yuğnî mevlen an mevlin şey&#8217;a (hiçbir yardımcının diğerine fayda veremediği gün), yevme lâ temlikü nefsün linefsin şey&#8217;en (bir nefsin diğeri için hiçbir şey sağlamadığı gün), yevme yüd&#8217;avne ilâ nâri cehenneme da&#8217;en (şiddetle cehennem ateşine insanların itelendiği gün), yevme yüs-habûne finnâri alâ vücûhihim (ateşte yüz üstü çekildikleri gün), yevme tükallebü vücûhühüm finnâri (yüzleri ateşte çevrildiği gün), yevme lâ yeczî vâlidün an veledihi (babanın evladı yerinde ceza görmediği gün), yevme yefirrul-mer&#8217;u min ahîhi ve ümmihî ve ebîhi (şahsın kardeşinden, babasından ve annesinden kaçtığı gün), yevme lâ yentikûn ve lâ yü&#8217;zenü lehüm feya&#8217;tezirûn (konuşamadıkları ve özür için izin verilmediği gün), yevme lâ me-radde lehû minallah (onun için Allah&#8217;tan koruyucu olmadığı gün), yevme hüm bârizûn (onların kabirlerinden belirdiği gün), yevmehüm alennâri yüftenûn (ateşle imtihan edildiği gün), yevme lâ yenfe&#8217;u mâlün ve lâ benûn (mal ve evladın fayda vermediği gün), yevme lâ tenfuz zâlimine ma&#8217;ziretühürn ve lehümül-lâ&#8217;ııe ve le-hüm sû&#8217;üddâr (zâlimlere mazeretlerin fayda vermediği, onlara lanet ve kötü yurt günü), yevme tereddü fîh&#8217;il-meâzir ve tüble&#8217;s-se-râir ve tuzher&#8217;üd-demâir ve tükşefül-estar (mazeretlerin redde-dildiği, kalplerin denendiği gizlilerin açığa çıktığı, perdelerin kalktığı gün), yevme tahse&#8217;u lil-ebsar ve teskün&#8217;ül-esvat ve<br />
yekıllü fîh&#8217;il-iltifat ve tebrüz&#8217;ul-hefiyyat ve tezher&#8217;ul-hatîat (gözlerin korktuğu, seslerin kesildiği, sağa sola bakmanın azaldığı, gizlilerin belirdiği, hataların göründüğü gün), yevme yüsâk&#8217;ul-ibâd ve mahüm&#8217;ül-eşhad ve yeşib&#8217;üs-sağîr ve yeskur&#8217;ul-kebîr (kulların beraberlerinde şahidler olduğu halde sevkolunduğu, küçüğün ihtiyarladığı ve büyüğün sarhoş olduğu gün).</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>işte o günde teraziler kurulur, defterler açılır, cehennem görünür. Hamîm kaynar, ateş figanlar koparır, kâfirler ümitsiz olur, ateşler alevlendirilir, renkler bozulur, diller konuşamaz olur insanın azalan (hayır veya şerle) konuşur.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Ey insanoğlu! Kerîm olan rabbin hakkında seni aldatan nedir? Kapıları kapattın, perdeleri çektin. Mahluklardan gizlendin. Fısk ve fücur işledin. Âzalarının senin aleyhinde şahidlik ettikleri zaman ne yapacaksın? Azap, bütün azap biz gafiller cemaatine! Allah bize peygamberlerin efendisini gönderdi. O peygamberle açıklayıcı kitabını gönderdi. Ceza gününün sıfatlarından yukarıda saydığımız vasıflarla bize haber verdi. Sonra gafletimizi bize bildirerek şöyle buyurdu:</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>nsanların hesap vakti (kıyamet günü) yaklaştı. Onlar ise hâlâ gaflet içinde yüz çevirmektedirler. Rablerinden kendilerine gelen her yeni ikazı mutlaka eğlenerek dinlerler. Kalpleri eğlencededir. O zulmedenler, aralarında şu konuşmayı gizlediler: &#8216;Bu da sizin gibi bir insan değil mi? Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?&#8217; (Enbiya/1-3)</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Sonra rabbimiz bize kıyametin yaklaştığını haber vererek şöyle buyurmuştur:<br />
(Kıyamet) saati yaklaştı. Ay yarıldı. (Kamer/l)</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Onlar onu uzak görüyor(lar). Bize ise onu yakın görüyoruz. (Mearic/6~7)</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Onun bilgisi Allah&#8217;ın yanındadır. Ne bilirsin belki saat yakın olur. (Ahzâb/ 3)</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Bizim en güzel hâlimiz, Kur&#8217;ân okuyup mânâlarını düşünmemek oldu. Kıyamet gününün vasıflarının ve isimlerinin çokluğuna dikkat etmiyoruz. Onun dehşetlerinden kurtulmak için hazırlanmıyoruz! Bu gafletten Allah&#8217;a sığınıyoruz. Eğer Allah bize geniş rahmetiyle yardım etmezse hâlimiz perişan olur.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>199) Tirmizî, (hasen-garib olarak)<br />
 <br />
 <br />
  <br />
 </em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, Dinisohbet, Dini sohbet, Din sohbet, islam sohbet, islami chat, islam chat, din chat, islamnurum, islam nurum, Seviyelisohbet, Sohbet sevdasi, sevdasi</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/1684.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>israfil a.s ve Sur ufurmesi</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/israfil-a-s-ve-sur-ufurmesi.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/israfil-a-s-ve-sur-ufurmesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2010 17:50:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lodos</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavimler ve Helaklari]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=1693</guid>
		<description><![CDATA[islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, Dinisohbet, Dini sohbet, Din sohbet, islam sohbet, islami chat, islam chat, din chat, islamnurum, islam nurum, Seviyelisohbet, Sohbet sevdasi, sevdasi
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><strong> Sûr&#8217;a Üfürülmenin Keyfiyeti</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Geçen ölümün dehşetleri bölümünde ölünün hallerinin şiddetini, sonuç korkusunu, sonra kabir karanlığında çektiği zahmetleri, kabir haşeratmın tehlikesini, sonra Münker Nekir&#8217;in suallerinin tehlikesini, sonra ölü gazaba uğramışsa kabrin azap ve tehlikesini bildirmiştik.</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Bütün bunlardan daha tehlikelisi, ölümden başka sûr&#8217;a üfürülmesi,<span id="more-1693"></span> kabirlerden haşrolunma, Cebbâr&#8217;ın huzuruna arzedilme, az ve çok her şeyden sorulma<!--more-->, mizan&#8217;m kurulması, sonra incelik ve keskinliğine rağmen köprüden geçme, sonra hüküm, saadet veya şekavetle çağrılmayı beklemektir. Bunlar bilinmesi, sonra kesinlikle inanılması gereken dehşet verici hallerdir. Kalbinde bunlara hazırlanma azminin gelişmesi için bu hususta düşünmek gerekir. Son güne olan iman, insanların çoğunun kalbinde yerleşmemiş ve kalplerinin derinliğine nüfuz etmemiştir. Bunun böyle olduğuna delâlet eden durum, insanların yazın sıcağına ve kışın soğuğuna fazlasıyla hazırlanıp tedbir almaları, cehennem sıcağı için tedbir almayıp gevşeklik göstermeleridir.</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Evet, insanlara son gün sorulduğunda dilleriyle son günün hak olduğunu söylerler, fakat kalpleri ondan gafildir. Oysa önünde zehirli yemek olduğunu haber alan bir kimse kendisine bu haberi veren arkadaşına &#8216;sen doğru söyledin&#8217; deyip sonra o yemeği almak için elini uzatırsa, bu kimse haber vereni diliyle tasdik etmiş, ameliyle yalanlamış olur. Amelin yalanlaması, dilin yalanlamasından daha beliğdir.</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Nitekim bir hadîs-i kudsî&#8217;de şöyle buyurulmuştur:<br />
Âdemoğlu bana küfrediyor. Oysa bana küfretmesi uygun değildir. Beni yalanlıyor. Oysa beni yalanlaması uygun değildir. Bana küfretmesi &#8216;Allah&#8217;ın çocuğu vardır!&#8217; demesidir. Beni yalanlaması &#8216;Allah bizi başlangıçta yarattığı gibi, ikinci bir defa diriltemez&#8217; demesidir.185</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Kalplerin, ölümden sonra dirilmek, kabirlerden haşre gönderilmek hususundaki tasdik ve yakînin kuvvetinden gevşemesi, dünyada bu gibi şeylerin az anlaşılmasından neşet eder. Eğer insan hayvanların üremesini müşahede etmeseydi ve ona &#8216;Bir usta vardır. Pis olan meniden şu suretlendirilmiş, akıllı, konuşkan ve tasarruf sahibi insan gibisini yapar&#8217; denilseydi, muhakkak iç âlemi bunu tasdik etmekten şiddetle kaçardı.<br />
İnsan bizim kendisini nasıl bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi ki şimdi aşikâr bir mücadeleci kesiliverdi?! (Yâsîn/77)</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? Kendisi dökülen bir meniden bir nutfe değil mi? Sonra kan pıhtısı oldu da (rabbi onu) yarattı, şekil verdi. Ondan iki çifti; erkeği ve dişiyi var etti. (Kıyâmet/36-39)</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Âdemoğlunun yaratılışındaki acaiplikler, âzalarındaki terkibin değişikliği, ölümden sonra tekrar dirilmesindeki acaipliklerden daha fazladır. Öyle ise Allah&#8217;ın sanat ve kudretinde bu durumu müşahede eden bir kimse, diriltilip haşre gönderilmeyi nasıl inkâr eder? Eğer imanında zafiyet varsa, birinci yaratılışa da dikkat etmek suretiyle imanını kuvvetlendir; zira ikinci yaratılış da onun gibi, belki ondan daha kolaydır. Eğer kuvvetli bir imana sahip isen, kalbine korku ve tehlikeleri sezdir. Onlar hakkında çok düşünüp ibret al! İbret al ki kalbinden dünya nimetlerini atıp Cebbâr&#8217;ın huzuruna çıkmak için hazırlık yapabilesin. Önce kabir sakinlerinin kulağına gelen sûr&#8217;un üfürülmesi hakkında düşün! Bu üfürülme, bir tek sayhadır. O sayha ile kabirler yarılıp ölüler kabirlerinden fırlar. Kendini yüzün kararmış, bedenin tepeden tırnağa kadar topraklanmış, o üfürülüşün şiddetinden şaşkın bir şekilde kalkmış farzet. Gözün, sesin geldiği istikamete doğru di-kilmiş, herkes uzun zaman zahmet çektikleri mezarlardan sıçramıştır. Üzüntülere, gamlara ve işin neticesini beklemenin şiddetine, onları rahatsız eden o dehşet ve korku da eklenir.</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Sûr&#8217;a üflendi, göklerde ve yerde olanlar (korkudan) düşüp bayıldı(lar). Ancak Allah&#8217;ın dilediği kaldı. Sonra ona bir defa daha üflendi, birden onlar kalktılar, bakıyorlar (ne olacağını bekliyorlar).<br />
(Zümer/68)</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>O sûr&#8217;a üfürüldüğü zaman, işte o gün çetin bir gündür. Kâfirler için kolay değildir. (Müddessir/8-10)</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Ve &#8216;Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit (ettiğiniz azap) ne zaman (gelecek)?&#8221; diyorlar. Onların işi sadece korkunç bir sese bakar. Çekişip dururlarken ansızın o kendilerini yakalar. Artık ne bir tavsiye yapabilirler, ne de ailelerine dönebilirler. Sûr&#8217;a üflendi. İşte onlar kabirlerinden (kalkıp) rable-rine koşuyorlar. Dediler: &#8216;Vah bize, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? İşte Rahman&#8217;ın va&#8217;dettiği şey budur. Demek peygamberler doğru söylemiş! (Yâsin/48~52)</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Eğer ölülerin önünde o sûr&#8217;a üfürülüşün dehşetinden başka hiçbir azap olmasaydı, yine de ondan korunmak gerekirdi. Çünkü o, öyle bir üfürülüş ve sayhadır ki onunla göklerde ve yerde ne varsa Allah&#8217;ın istisna ettiği bazı melekler hariç ölürler.</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:<br />
Ben nasıl nimetleneyim? Oysa sûr&#8217;a üfürmek içn bekleyen melek sahibi boruyu dudaklarının arasına almıştır; Allah ne zaman emir verecek diye kulaklarını açmış beklemektedir.186</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Mukatil b. Süleyman187 der ki: &#8216;Hadîste geçen sûr, boynuzdur. İsrafil (a.s) ağzını, boru gibi boynuzun üzerine kor! Boynuzun ağzı, gökler ile yer genişliği kadardır. İsrafil (a.s) gözünü arşa dikip ne zaman kendisine emir verilecek diye bakar. Sûr&#8217;a üfürüldüğünde, yerde ve gökte olanlar, dehşetten ölürler. Ancak Allah&#8217;ın istisna ettiği Cebrâil, Mikâil, İsrafil ve ölüm meleği olan Azrâil kalır. Sonra Allah Teâlâ ölüm meleğine, Cebrail&#8217;in, sonra Mikâil&#8217;in, sonra İsrafil&#8217;in ruhlarını kabzetme emrini verir. Sonra ölüm meleğine emir verir, ölüm meleği de ölür. Halk, ilk üfürülüşten sonra kırk sene kalır. Bundan sonra Allah Teâlâ İsrafil&#8217;i diriltir. Ona ikinci defa sûr&#8217;a üfürmesini emreder&#8217;. Bu, şu ayetin mânâsıdır:<br />
Sonra ona bir daha üflendi, birden onlar kalktılar, bakıyorlar (ne olacağını bekliyorlar).(Zümer/68)<br />
Ayakta durmuş, mahşere gönderilmeyi beklerler.</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:<br />
Ben peygamber olarak gönderildiğimde, sûr&#8217;un sahibine (İsrafil&#8217;e) sür&#8217;u ağzına alması için emir verildi. İsrafil de bir ayağını öne atıp diğerini geri çekti. Üfürme emrinin verilmesini bekliyor! Sûr&#8217;a üfürülmenin dehşetinden sakının!188</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Bu bakımdan halkın durumunu, zilletlerini, perişanlıklarını, kabirden çıktıklarında sûr&#8217;a üfürülmenin dehşetini düşün! Kendileri hakkında verilecek saadet veya şekavet hükmünü bekleyişlerinin zilletini düşün! Sen de onlar gibi şaşkınlık ve dehşet içinde olacaksın. Eğer sen dünyada iken lüks içinde yaşayan zen-gin kimselerden isen yeryüzündeki padişahlar bile o günde, mahşer ehlinin en zelili, en değersizidirler. Onlar karıncalar gibi ayaklar altında ezilirler. İnsanlar bu durumda iken vahşi hayvanlar, sahralardan, dağlardan başları eğik, insanlardan ürkmelerine rağmen insanlara karışıp kendilerini kirleten bir günahları olmaksızın, haşr gününün dehşetinden ötürü zelil oldukları halde gelirler. Onları, ancak sûr&#8217;a üfürülmenin dehşeti haşre ge-tirmiştir. Bu dehşet onları halktan kaçmak ve ürkmekten me-netmiştir. Bu da, şu ayetin mânâsıdır:<br />
Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman!(Tekyîr/5)</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Azgın şeytanlar, azgınlıklarından ve isyanlarından sonra haşre gelirler, Allah Teâlâ&#8217;nm huzuruna çıkmanın dehşeti içinde itaat ederler.</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Bu manzarayı da şu ayet dile getirmiştir:<br />
Rabbine and olsun ki onları ve şeytanları mutlaka toplayacağız. Sonra onları diz çökmüş vaziyette cehennemin etrafında dizleri üstü hazır bulunduracağız.(Meryem/68) Bu bakımdan oradaki halini düşün!<br />
 <br />
 </strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>islam, islami, islamisohbet, islaami sohbet, Dinisohbet, Dini sohbet, Din sohbet, islam sohbet, islami chat, islam chat, din chat, islamnurum, islam nurum, Seviyelisohbet, Sohbet sevdasi, sevdasi</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/israfil-a-s-ve-sur-ufurmesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mahşer</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/mahser.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/mahser.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2010 17:48:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lodos</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavimler ve Helaklari]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=1691</guid>
		<description><![CDATA[islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, Dinisohbet, Dini sohbet, Din sohbet, islam sohbet, islami chat, islam chat, din chat, islamnurum, islam nurum, Seviyelisohbet, Sohbet sevdasi, sevdasi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><em> Mahşer Yeri ve Mahşer Halkının Durumu<br />
« : 09 Haziran 2010, 23:12:33 » </em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>İnsanların kabirlerinden kalktıktan sonra yalınayak, başıkabak ve sünnetsiz oldukları halde mahşer yerine nasıl sevkedildiklerine dikkat et! Mahşer yeri beyaz ve düz bir bölgedir. Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek görürsün. Mahşer yerinde, yüksek bir yer yoktur ki insan onun arkasında gizlensin. Orada bir çukur yoktur ki insan orada gözlerden kaybolsun. Orada farklılık yoktur, basit bir topraktır. İnsanlar cemaatler halinde oraya sevkolunurlar. Sınıflarının değişikliklerine rağmen çeşitli bölgelerden insanları bir araya getiren Allah, ortaktan münezzehtir. Onları Radife&#8217;nin arkasından gelen Racife ile şevkettiğini hatırla!<br />
Racife, sûr&#8217;un birinci, Radife de ikinci üfürülüşüdür. O gün kalplere ızdırap, gözlere korkaklık yakışır.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:<br />
insanlar kıyamet gününde bembeyaz, kepekten arınmış undan yapılan bir ekmek gibi (dümdüz), içinde sığınağı olmaayan bir arazi üzerinde haşrolunur.189</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Râvî (kendisinden bunun mânâsı sorulduğunda) dedi ki: &#8220;Hadîsin metninde geçen Urfa gözalıcı beyaz olmayan demektir. Nâki ise&#8217;kepekten arınıp elenmiş un demektir. Mâlem ise, örten bir bina, görmeye mâni olan bir değişiklik demektir.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>O yerin dünya gibi olduğunu sanana; dünya ile aralarında isim benzerliğinden başka bir benzerlik yoktur.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:<br />
O gün arz başka arza, gökler de başka göklere çevrilecektir! (İbrahim/48)</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>İbn Abbas şöyle diyor: Yerde fazlalık ve eksiklik olur. Ağaçları, dağları, dereleri ve onlarda bulunan şeyler silinir. Ukaz panayırındaki deri gibi uzadıkça uzar. Gümüş gibi beyaz bir yerdir. Onun üzerinde ne bir kan akıtılmış, ne de bir hata işlenmiştir. Göklerinde güneşi, ay&#8217;ı ve yıldızları silinir.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Ey miskin! O günün dehşet ve şiddetini dikkatle düşün! İnsanlar ışıksız toplandıklarında üzerlerine göğün yıldızları saçılır. Güneş ve ay ışıksız kalır. Yeryüzü, lambaları söndüğünden dolayı karanlığa bürünür. İnsanlar bu halde iken gökler başlarının üzerinde dönmeye başlar. Kalınlığı beşyüz senelik yol almasına rağmen gök delinir. Melekler onun etrafına çekilirler. Göğün delinme sesinin kulaktaki şiddeti ve dehşeti ne de acaiptir!</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Yine ne acaiptir ki o ânın dehşetinden gök, selâbet ve şiddetine rağmen çatlar, eritilmiş gümüş gibi akar. Ona bir sarılık karışır. O kırmızı deri gibi kırmızı bir çiçek olur. Gök eritilmiş kalay gibi olur. Dağlar da renkli yün gibi! insanlar göğe dağılmış çekirgeler gibi birbirlerine yalın ayak, başı kabak ve yaya oldukları halde karışırlar.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:<br />
İnsanlar yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz oldukları halde haşrolunurlar. Ter, onları gemlemiştir. Kulaklarının yumuşağına kadar varmıştır.190</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Hz. Peygamber&#8217;in pâk zevcesi ve bu hadîsin râvisi Hz. Şevde191 der ki: Hz. Peygamber&#8217;e &#8216;Vay! Ne ayıp, birbirimizi o durumda mı göreceğiz?&#8217; dedim.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Hz. Peygamber şöyle dedi:<br />
O gün, onlardan her kişinin kendine yeter derecede işi vardır.(Abese/37)</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Ne büyüktür o gün ki onda avretler açılır. Buna rağmen kimse kimsenin avret yerine bakamaz. Nasıl avretlere bakılacaktır? Oysa onların bazısı karınları üzerinde, bazısı da yüzleri üzerinde yürür-ler. Başkasına bakmaya güçleri yoktur.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Ebû Hüreyre Hz. Peygamber&#8217;in şöyle buyurduğunu rivayet eder:<br />
İnsanlar kıyamet gününde üç sınıf olarak haşrolunurlar: Birinci sınıf, yayalar ve yüzleri üzerinde sürünenlerdir!192</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Bunun üzerine bir kişi &#8216;Ey Allah&#8217;ın Rasûlü! Nasıl yüzleri üzerinde yürüyeceklerdir?&#8217; diye sorunca, Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: &#8216;Onları ayakları üzerinde yürüten Allah, yüzleri üzerinde yürütmeye de kâdirdir&#8217;</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Ademoğlunun tabiatında alışmadığı şeyleri inkâr etme hususiyeti vardır. Eğer insanoğlu, karnı üzerinde süratle yürüyen yılanı görmeseydi, muhakkak ayak olmadan yürünebileceğini inkâr ederdi. Ayak üzerinde yürümeyi görmeyen bir kimseye göre ayak üzerinde yürümek de uzak bir şeydir. Bu bakımdan dünyadaki şeylere benzemiyor diye kıyametin acaipliklerinden herhangi bir şeyi inkâr etmekten sakın; zira sen dünyadaki acaiplikler sana görmeden önce arzolunsaydılar, onları şiddetle inkâr ederdin. Bu bakımdan kalbinde, suretini, çıplak, baş açık, zelil, korkak, şaşkın, dilsiz ve hakkında verilecek said veya şakî hükmünü beklediğin halde mahşerde durduğunu hazır bulundur. Bu hâle önem ver, çünkü bu büyük bir haldir.</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>islam, islami, islamisohbet, islami sohbet, Dinisohbet, Dini sohbet, Din sohbet, islam sohbet, islami chat, islam chat, din chat, islamnurum, islam nurum, Seviyelisohbet, Sohbet sevdasi, sevdasi<br />
</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/mahser.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

