<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>islam sevdası, islam, islami, islami sohbet, islami chat &#187; Tasavvuf</title>
	<atom:link href="http://www.islamsevdasi.com/kategori/tasavvuf/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamsevdasi.com</link>
	<description>islamsevdasi.com islam, islami, islami sohbet, ve islami chat, gibi dini sohbetin yaşandığı tek adres.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 31 Jan 2012 17:02:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Nefis Terbiyesi</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/nefis-terbiyesi.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/nefis-terbiyesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Jan 2012 15:25:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[kıllet-i kelâm]]></category>
		<category><![CDATA[kıllet-i menâm]]></category>
		<category><![CDATA[kıllet-i taâm]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[şeyh]]></category>
		<category><![CDATA[tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[uzlet-i enâm]]></category>
		<category><![CDATA[zikr-i müdâm]]></category>
		<category><![CDATA[zikre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=9761</guid>
		<description><![CDATA[Nefsi alt etme, terbiye etme yönünde bize bir şeyler söyleyebilir misiniz?


--Nefsiye terbiye etmenin, alt etmenin iki yolu vardır:

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Soru:</p>
<p>&#8211;Nefsi terbiye etmenin ilk yolu nedir?<br />
&#8211;Tasavvufa girmektir. Girmişse, vazifeleri yapmaktır.<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Nefsi alt etme, terbiye etme yönünde bize bir şeyler söyleyebilir misiniz?<br />
&#8211;Nefsiye terbiye etmenin, alt etmenin iki yolu vardır:</p>
<p>1. Birinci yolu, nefsin gücünü, kuvvetini azaltmaktır. Oruç tutarsın azalır, az uyursun kuvveti azalır&#8230; Çok konuşmazsın, hatalara düşmezsin&#8230; İnsanların arasına çok katılmazsın, tenhada durursun, kendi başına durursun, rahat olursun&#8230; Bunlara işte kıllet-i taâm, kıllet-i kelâm, kıllet-i menâm, uzlet-i enâm, zikr-i müdâm demişler. Zikre müdâvim olursun. Böyle tedbirlerle, terbiye ile nefsin arzuları kırılır.</p>
<p>Yâni, arzuları zayıflıyor zaten&#8230; Coşkunluğu kalmıyor arzularının&#8230; Oruç tuttuğu zaman, az uyuduğu zaman vs. Böyle bir yol vardır.<br />
2. Bir de zikre kuvvet gidilip, insanın aşkının, şevkinin, muhabbetinin, Allah-u Teâlâ Hazretleri&#8217;nin yoluna sevgisinin coşması sûretiyle, günahlara nazar etmeyecek hale gelmesi vardır. Aşk ve muhabbet yolu ile terbiye, zikre devam ederek; o da olabilir.</p>
<p>Tabii, hepsinin çeşit çeşit incelikleri vardır. Tarikatte halvet vardır. Şeyh efendinin çeşitli tâlimatı vardır.<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Ben derviş oldum ama, nefsime hakim olamıyorum; ne tavsiye edersiniz?<br />
&#8211;Tabii nefis çok azgındır. Nefsi yenmek, gerçekten zordur. İnsan bunun zorluğunu yenmeğe kalkıştığı zaman anlıyor. Peşinde gittiği zaman anlamıyor da, karşısına çıktığı zaman nefsi yenmenin ne kadar zor olduğu anlaşılıyor. Allah hepimize yardımcı olsun&#8230;</p>
<p>Zor bir iştir. Abdestli olarak, zikir yaparak, tarikattaki vazifeleri yerine getirerek insan kuvvet bulur, Allah&#8217;ın yardımına mazhar olur. Onları muntazaman yapması lâzım!..<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Nefsi uysallaştırmanın yolu nedir?<br />
&#8211;Az yemektir, az konuşmaktır, az uyumaktır, çok zikretmektir.<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Kitaplarda az yemek tavsiye ediliyor. Fakat, buna riayet ettiğimde, ailemin, çevremin tepkisini çekiyorum. Çok zayıf olduğumu söylüyorlar. Acaba ne yapmalıyım?<br />
&#8211;Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki: &#8220;Kuvvetli müslüman, zayıf müslümandan daha hayırlıdır. Hepsi hayırlıdır ama, o daha hayırlıdır.&#8221; O halde vücudun zaafa düşmemesi önemli&#8230; Zayıfsan gerçekten, verem olacağına, ağzın kokacağına, Allah rızası için yemek ye!.. Yâni kuvvetli olayım da, iyi müslüman olayım diye&#8230;</p>
<p>Yemeğin azaltılması şu sebeptendir: Yemeği çok yediği zaman, insanın nefsi kuvvetlenir. İnsanı haramlara, günahlara sevkeder. Oruçlu olduğu zaman, az yediği zaman nefsi kuvvetlenmez. O bakımdandır. Bunun ölçüsü, vücudun zayıf düşmemesidir.<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Samîmî müslüman olmak için ne yapmak lâzım?<br />
&#8211;Derviş olmak lâzım. Samîmî müslümanlık yolu o, takvâ yolu o&#8230;<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Şehvet kesilmeden dervişlikte ilerlenilir mi?<br />
&#8211;Şehvet kesilmez, kesilmesi de gerekmez. Çünkü, normal ölçüler içinde Allah öyle yaratmıştır, normaldir. Onun esiri olmak doğru değildir. İnsan evlenecek, evlât yetiştirecek&#8230; Hayırlı evlâtlar insanın dünya va ahiretinin sevabının artmasına vesile olur. Ümmet-i Muhammed&#8217;in adedi artar&#8230; vs. Bunlar normal şeyler&#8230;</p>
<p>İslâm&#8217;da fıtrata aykırı bir durum yoktur. İslâm, fıtratı doğru bir yola sevkeder. Yaratılışında insanın bu duygular varsa, bunun meşrû yolu da nikâhtır, evliliktir; bu normaldir. Evlendiği zaman, insanın dini bütünleşiyor. Demek ki, doğrudan doğruya bu duygular insanın mânevî ilerlemesine zarar vermiyor. Aklını başından alır da çok meşgul ederse, tabii ilerletmez o zaman&#8230; Onun için de oruç tutmak lâzım, gözünü haramdan sakınmak lâzım ve zikre devam etmek lâzım!..<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Çok uyuyorum, ne tavsiye edersiniz?<br />
&#8211;İnsanın çok uyuması, yaşıyla ilgili olabilir. Meselâ, çocuklar çok uyurlar, yaşlılar uyumak istedikleri halde uyuyamazlar. Yaşla igili bir meseledir. Sonra delikanlılık çağında büluğ meseleleriyle ilgilidir.</p>
<p>Bazen yemekle ilgilidir. Çok yemek yediği zaman insan, hemen gözleri mahmurlaşır, yatacak yer aramağa başlar.</p>
<p>Bazen de uykusuz kaldığı zaman olur. O da normaldir. Olduğu yerde böyle başı yere düşer. Uykuyu normal miktarda uyumak lâzım!..</p>
<p>Bunun normal şekli ikidir: Bir yatsıdan sonra yatmalı, teheccüd zamanına kadar uyumalı!.. Mümkünse bir de öğleden evvel Efendimiz uyurdu; o uykuyu uyumalı!.. Bu ikisini yaptı mı insan, çakı gibi sıhhatli olur.</p>
<p>Çok uykuya düşmemek için ikinci şey, çok yemek yememeli!.. Vücuduna lâzım olacak kadar yemeli&#8230; Fazla yediği zaman, fazla uyur.</p>
<p>&#8211;Maşaallah bu arkadaşımız pehlivandır, bir oturduğu zaman bir kuzuyu yiyor.</p>
<p>Tamam, bir kuzuyu yerse, üç gün uyur o&#8230; Ona da dikkat etmek lâzım!</p>
<p>Büluğla ilgilidir dedim; yâni, bazı cinsel meselelerden dolayı da insan uyku durumuna düşebilir. Her şeyde itidale dikkat etmek lâzım geliyor.<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Teheccüd namazına kalkamıyorum, ne yapayım?<br />
&#8211;Teheccüd namazına kalkmak için, akşam abdestli yatmak lâzım&#8230; Yâni abdest alacak, ondan sonra iki rekât , dört rekât namaz kılacak, abdestli yatacak. Akşam yemeğini de az yemek lâzım&#8230;</p>
<p>Dün Tabakatüs Sûfiyye&#8217;de okuduk. Evliyâullah, İbrâhim ibn-i Edhem Hazretleri&#8217;ne nasihat ediyorlar: &#8220;Karnın tokken gece ibadetini yapmayı hiç umma; mümkün olmaz!&#8221; diyorlar. Akşam hafif yiyecek ki, gece uykusu hafif olsun, teheccüde kalkabilsin.</p>
<p>Onun için, akşam yemeklerini sebze olarak, hafif olarak, erken olarak yerseniz; bir de namaz kılıp abdestli yatmağa dikkat ederseniz&#8230; Bir de duası vardır:</p>
<p>(Allahümme eykıznî fî ehabbis sââti ileyke vesta&#8217;milnî biehabbil a&#8217;mâli yedeyke) diye tavsiye edilen duası vardır; bunu da okuyun. Türkçesi şu ki: &#8220;Beni en mübârek zamanda uyandır yâ Rabbi! En sevdiğin ibadeti işlemeğe muvaffak eyle yâ Rabbi!&#8221; demek&#8230;<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Sabah namazını, işrak namazını camide kılmak nefsime zor geliyor; ne yapmalıyım?<br />
&#8211;Akşam erken yatsın!.. Hakîkaten zor geliyor. Gece saat ikide yatmışsa bir insan, sabah kurşunlanmış gibi oluyor, yataktan kalkması zor oluyor. Akşam erken yattığı zamanda karnı da acıkıyor, midesi de boşalınca, &#8211;aç tavuk rüyasında yem görürmüş&#8211; o zaman erken kalkıyor.</p>
<p>Akşam yemeğini hafif yerse, akşam erken yatarsa&#8230; Sahabe-İ Kirâm akşam erken yatardı. Yatsıdan sonra çok oyalanmaz, hemen yatardı. Az yeyince, yatsıdan sonra hemen yatınca, hele hele böyle kış günlerinde çok rahat kalkarsınız. Teheccüde bile kalkarsınız evvelallah&#8230;</p>
<p>Bir de duası vardır:</p>
<p>(Allahümme eykıznî fî ehabbis saati ileyke vesta&#8217;milnî bi ehabbil a&#8217;mâli yedeyke.) &#8220;Yâ Rabbi, beni en mübarek zamanlarda kaldır, ibadet yapabileyim! En güzel ibadetleri, sevdiğin ibadetleri yapmayı nasîb eyle yâ Rabbi!..&#8221; diye böyle dua eder yatarsınız. Abdestli yatarsınız, kalkarsınız.</p>
<p>Uykunuzu alarak kalkınca da, işrake de kalırsınız, o hac ve umre sevaplarını da kazanırsınız, rızkınız da bol olur.<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Caminize geldim, sabah namazını kıldım, yapılan duaları ve faaliyetleri sevdim. Merak ettim, bazı kimseler neden kalkıp gidiyor?<br />
&#8211;Hakikaten sabah namazını camide cemaatle kıldıktan sonra camide oturup zikirle meşgul olmak, Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesidir ve sevaplıdır. Bir hac ve umre yapmış gibi insan sevap kazanır.</p>
<p>Şimdi bu ibadetler sevaplıdır amma, bunları yapmıyor diye giden kardeşlerimizi kınamak doğru olmaz. Hastası vardır, işi vardır&#8230; Trene yetişecektir, otobüse yetişecektir&#8230; Mazereti vardır, ihtiyardır, idrarı sıkışmıştır, midesi bulanıyordur&#8230; Böyle bir mazereti olabilir. Ondan dolayı hüsn-ü zan edecek.</p>
<p>Farz olmayan ibadetler için herhangi bir kimse suçlanırsa, sûizandan dolayı kendisi günaha girer. Bazı insanlar da sevaplarını söylemek ve göstermek istemezler. Çünkü gösterilince, sevabın ecri bir miktar kaybolacağı için göstermek istemezler. Gizli ibadet yaparlar, belli etmezler. Yâni, bir köşeye çekilirler, görünmeden yaparlar.</p>
<p>Onun için büyüklerimiz demiş ki: &#8220;Her gördüğünü Hızır bileceksin, her geceni kadir bileceksin!&#8221; Yâni, karşındaki insana hüsnüzan besliyeceksin. Kendisi yaşlı ise, &#8220;Bu benden çok yaşadı, benden çok ibadet etti; makamı benden üstün!&#8221; diyeceksin. Yaşı senden küçükse, &#8220;Bu benden az yaşadı, günahı az işledi; bunun günahı benden daha az!&#8221; diyeceksin. Herkese güleç yüzle ve iyi nazarla bakacaksın ve gördün olayları hayra yorumlayacaksın, şerre yorumlamayacaksın; &#8220;Elbet bir sebebi vardır.&#8221; diyeceksin.<br />
Sonra, bazı insanların geniş sorumlulukları olur. Bir tane işi olmaz bin tane işi olur, bin tarakta bezi olur. Senden fazla ister orada kalıp o sevabı kazanmayı ama, o işi vardır, bu işi vardır&#8230; Kafasında binbir tane mesele, problem vardır. Elbette onları da yapması icab ediyordur.</p>
<p>Sonra Allah&#8217;ın sevgili bir kulunun, iyi bir insanın yazdığı kitaba baksan, konuşmasını dinlesen;</p>
<p>Buldum demez bulanlar,<br />
Gördüm demez görenler,<br />
Hakîkate erenler,<br />
Gizli sırrı açar mı?..</p>
<p>diyor Üftâde Hazretleri&#8230; Bazıları da kendisini göstermemeyi tercih eder, kendini saklar, belli etmez. Melâmet meşrebli olur bazıları&#8230; &#8220;Halk beni günahkâr zannetsin, pek rağbet etmesin, itibar etmesin, izzet etmesin! Şöhret afettir. Parmakla gösterilmek &#8211;Allah korursa korur, korumadığı insanlar için&#8211; bir felâkete sebep olabilir. Mânevî bakımdan bazı sıkıntıları vardır.&#8221; diye düşünen insanlar olur.<br />
Onun için hüsnü zan etmek lâzım, hüsnü zan edin!.. Siz ibadetleri yapın; eğer kötü halini tahmin ettiğiniz bir kardeş varsa, ona da dua edin!..</p>
<p>Kimse kendisini savunmaz, &#8220;Ben Allah&#8217;ın sevgili kuluyum, velî kuluyum, yüksek kuluyum!.. Şöyleyim, böyleyim&#8230;&#8221; demez. &#8220;Er yarın hak divanında belli olur!&#8221; demiş ilâhide&#8230; Yarın rûz-i mahşerde, mahkeme-i kübrâda kulun iyiliği belli olacağı için, Allah&#8217;ın hiç bir sevgili kulu, &#8220;Şöyleyim, böyleyim&#8230;&#8221; demez. Ne Ebûbekir Sıddîk demiştir, ne Ömerül Fâruk demiştir, ne ötekiler demiştir.</p>
<p>Ebûbekir Sıddîk diyor ki: Ç&#8221;Bütün insanların hepsi cennete girecek, bir tanesi cehenneme girecek sadece!..&#8221; deseler, &#8220;Acaba o insan ben miyim?&#8221; diye korkarım.È diyor. Ebûbekir Sıddîk RA&#8230;</p>
<p>Yâni kimse, &#8220;Ben velîyim, ben evliyâullahın yükseklerindenim, gavs-ı azamım, kutbül aktâbım!..&#8221; demez. Niye desin?.. Allah&#8217;ın verdiği sırrı saklar.</p>
<p>Onun için hüsnü zan edeceksin sen!.. Eğer aleyhinde bir şey görüyorsan, hakîkaten bir şey varsa; yanına çekersin, söylersin, nasihat edersin veya dua edersin. &#8220;Yâ Rabbi, ben bu kardeşimi çok seviyorum, sen bunu hatalardan kurtar!&#8221; filân dersin.<br />
Birisi çocuğuyla beraber itikâfa girmiş ramazanda&#8230; Geceleyin kalkmışlar teheccüde&#8230; Çocuk bakmış, öteki itikâf arkadaşları yatıyorlar yatakta, bunlar kalkmış teheccüd namazına&#8230; Abdesti almışlar. &#8220;Baba, ne olurdu bunlar da kalksalardı. Ne güzel gelmişler böyle, camide ibadet etmeleri lâzım, horul horul uyuyorlar. Kalkıp da namaz kılsalardı, bizim gibi teheccüd kılsalardı ne iyi olurdu.&#8221; deyince; &#8220;Ah evlâdım! Keşke sen de kalkmasaydın, uyusaydın da bu lafı söylemeseydin!&#8221; demiş babası&#8230; Onların yatmasını ayıpladığı için&#8230;<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;İstemeyerek her şeye karışıp, konuşuyorum; buna bir çare söyler misiniz?<br />
&#8211;Eskiden baklayı okurmuş şeyh efendiler, müridin ağzına koyarmış. Erimediği için, dualı bakla ağzında dururmuş. Öylece diline hakim olurmuş. Siz de hakim olmağa çalışın!.. Zikirle meşgul edin dilinizi, başka şeye vakit kalmasın. Mümkün olduğu kadar az konuşun. Sorun kendinize: &#8220;Bu sözü söylemem lâzım mı?&#8221; diye&#8230; Pek gerekmiyorsa konuşmayın!..<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Kalbimize kötü düşüncelerin gelmemesi için ne yapmamız lâzım?<br />
&#8211;Tabii, bu kötü düşünceler ya nefisten gelir, ya şeytandan gelir. Nefsin vesvesesi veya şeytanın vesvesesi olarak gelir. Abdestli olursanız, zikrullahla meşgul olursanız, zikr-i kalbîye müdâvim olursanız onlar gelmez.<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Kibir nasıl yenilir, nasıl kırılır?<br />
&#8211;Tasavvufî terbiye ile kırılır. Biliyorsunuz; koca kavuklu, cübbeli, sarıklı, itibarlı, izzetli Aziz Mahmud-u Hüdâî, Bursa kadısı olarak Üftâde Hazretlerine gittiği zaman, ona sokaklarda ciğer sattırmış ilkönce&#8230; Tasavvufun böyle nefsi terbiye metodları vardır. Onlarla, tasavvuf ilmiyle terbiye olunur. Az yemekle, az konuşmakla, az uyumakla, çok zikretmekle terbiye olur. Ama, bir hocanın nezaretinde olursa, daha iyi olur.</p>
<p>Kendisinin kusurlarını araştırıp, sorup, görmekle terbiye olur. Başka insanların olgunluklarını görüp, &#8220;Bak ben şunlar gibi olamıyorum!&#8221; demekle, kendi halini bilmekle terbiye olur.</p>
<p>Mâdem zihnine böyle bir şey takılmış kardeşimizin, Allah kibirden kurtarsın&#8230; Sevdiği, tevâzû ehli, güzel bir kul olmayı nasib eylesin&#8230;<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Gözyaşı dökemiyorum; çâresini izah eder misiniz?<br />
&#8211;Gözyaşı dökmek, kalbin rikkati ile ilgilidir. Duygulanacak, göz yaşı dökecek, ağlayacak. Bunun için de midenin boş olması lâzım!.. Oruç tutar, biraz daha rikkatli olur. Ondan sonra, tefekkürü çok yapmak lâzım!..<br />
Soru:</p>
<p>&#8211;Yalnız başına kalınca günah işlememek için ne yapmak gerekir?<br />
&#8211;Abdestli olursunuz. Abdestli gezdi mi, Allah&#8217;a sığındı mı insan, mümkün olduğu kadar mahfuz olur. Zikr-i kalbîye devam eder, zikirde olursanız, yalnız başınıza günah yapmaktan korunursunuz. Allah-u Teâlâ Hazretlerine sığının, ilticâ edin; yardımcı olsun.</p>
<p>M. Esad Çoşan</p>
<p>islami sohbet</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/nefis-terbiyesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Helal ve Haramın Dereceleri</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/helal-ve-haramin-dereceleri.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/helal-ve-haramin-dereceleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 05:10:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Adil kimselerin]]></category>
		<category><![CDATA[derece]]></category>
		<category><![CDATA[habis]]></category>
		<category><![CDATA[haram]]></category>
		<category><![CDATA[Helal]]></category>
		<category><![CDATA[hz peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Müttakiler]]></category>
		<category><![CDATA[Salihlerin takvasıdır]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[zâhire göre fetva verenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=9751</guid>
		<description><![CDATA[Haramın tamamı habis olmakla birlikte bir kısmı diğerlerinden daha habistir. Helâl da bütünüyle tayyibdir; fakat bir kısmı diğer kısmından daha tayyib]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Haramın tamamı habis olmakla birlikte bir kısmı diğerlerinden daha habistir. Helâl da bütünüyle tayyibdir; fakat bir kısmı diğer kısmından daha tayyib ve daha saftır. Nitekim doktor da her tatlının hararet verdiğine hükmeder; ancak bazısı şeker gibi» birinci derecede, bazısı da fanit (peynir şekeri) gibi ikinci derecede hararet vericidir; bazısı da pekmez gibi üçüncü derecede&#8230; Bal gibi olanlar da dördüncü derecede hararet vericilerdir.</p>
<p>Bunun gibi, haramın da bazısı birinci, bazısı ikinci, bazısı da üçüncü veya dördüncü derecede habis ve pistir. Aynı şekilde helâlin sıfatlarının dereceleri de değişiktir. Tayyiblik ve güzelliği çeşitli derecelere taksim edilir. Bu bakımdan biz ıstılah hususunda tıb ehline uyarak en azından dört dereceye taksim etmiş olalım. Her ne kadar ince tedkik ve tahkik bu şekildeki bir hasrı kabul etmese de. Evet, tedkik ve tahkik bu şekilde bir hasrı kabul etmez. Çünkü her derecenin de hadde hesaba sığmayacak kadar değişikliklere mâruz kalacağı tabiîdir. Zira şekerin bir kısmı diğer bir kısmından daha fazla hararet vericidir. Başka maddeler de aynen şeker gibidir. İşte bunun için biz de deriz ki, haramdan sakınmak (takva) dört derecedir:<br />
I. Adil kimselerin takvasıdır. Bu şayet dikkate alınmayıp, aksiişlenildiğinde, insanın fasıklığını gerektiren takvadır ki buna riayet edilmediğinde adalet sıfatı düşer. Bu durumda kişi, isyan etmiş ve ateşe müstahak olmuş olur. Bu takva, fukahanın fetvalarıyla haram edilen herşeyden kaçınmak demektir.<br />
II. Salihlerin takvasıdır. Bu takva, haram ihtimali olan herşeyden kaçınmaktır. Fakat zâhire göre fetva verenler, böyle şeylere ruhsat verirler. Hülasa; bu, şüpheli şeylerden sayılır. Bu bakımdan biz böyle birşeyden kaçınmaya salihlerin takvası adını verdik. Bu takva, ikinci derecede gelir.<br />
III. Kişinin, ne fetva ile haram kılınmış ve ne de helâlliğinde şüphe bulunan şeyleri, yaptığı takdirde kendisini harama sürükler korkusuyla terketmesidir. Bu, yapılmasında herhangi bir beis olmayanı, zararlı olanın korkusundan terketmek demektir. Buna muttakîlerin vera&#8217;ı denir.</p>
<p>Hz. Peygamber bir hadîs-i şerîfinde bu dereceye işaret ederek şöyle buyurmuştur:<br />
kul, yapılmasında beis ve zarar olmayanı, beis ve zararlı birşeye yolaçması korkusuyla terketmedikçe, muttakîler derecesine ulaşamaz; yani harama girmek korkusuyla helâli terketmedikçe, ehl-i takvadan sayılmaz.23<br />
IV. Yapılmasında hiçbir beis olmayan ve yapılması zararlı bir fiile yol açma korkusu da bulunmayanı terketmektir. Fakat buna rağmen kişi, bu işi Allah için değil, başka bir niyetle; Allah&#8217;ın ibadetine yardımcı olsun diye değil, başka bir maksadla icra eder veya bu işi yapmayı kolaylaştıran sebeplerden herhangi birine kerahiyet veya mâsiyet musallat olmuştur; işte böyle birşeyi yapmamak ve bundan kaçınmak sıddîkların takvasıdır. Buraya kadar saydıklarımız, helâlin hülâsa olarak dereceleridir. Bu dereceleri<br />
misaller ve delillerle tafsil edinceye kadar bu özetle iktifa edelim.</p>
<p>Birinci derecede zikrettiğimiz harama gelince; adâlette (adâlet sıfatının varlığında) ondan sakınmak şart koşulmuştur. Yine fasıklık alâmetini ve ismini atmakta, bu haramdan sakınmak şarttır. Bu haram, habislik ve pislik bakımından birkaç dereceye ayrılır. Meselâ, fasid bir akidle alınan mal (icab ve kabul gerektiren bir malın icab ve kabul kullanmaksızın satın alınması gibi) haramdır. Fakat bu, zorla gasbedilen derecesinde değildir. Gasbedilen malın haramlığı daha şiddetlidir; çünkü malın bu şekilde elde edilmesinde şer&#8217;î yol terkedildiği gibi, başkasına da eziyet edilmektedir. Ama bir malın, icap ve kabul olmaksızın sadece mutad şeklinde satın alınmasında ise, herhangi bir kimseye eziyet sözkonusu değildir. Ancak malın bu şekilde alınışında alış verişin bir hükmü olan icab ve kabul bulunmadığı için, taabbüdî yol terkedilmiştir. Sonra taabbüdî yolu mutad şekliyle terketmek, bu yolu faizden ötürü terketmekten daha kolaydır. Bu iki şeklin arasındaki ayrılık, ancak şeriatın bir kısım yasaklardaki teşdid, vaîd ve te&#8217;kidiyle anlaşılabilir. Nitekim Tevbe kitabında büyük ve küçük günahların ayırımını yaparken bu husus belirtilecektir. Bir fakirden, salih bir kimseden veya bir yetimden zulmen alınan mal, kuvvetli bir kişiden, zenginden veya fasık bir kimseden zulmen alınan maldan daha habis ve günah bakımından da daha kötüdür; çünkü eziyet görenlerin derecelerinin değişmesi, eziyet derecelerinin de değişmesine tesir eder.</p>
<p>İşte buraya kadar söylediklerimiz, habis nesnelerin açıklanması makamında yapılan inceliklerdir. Bu inceliklerden müslümanın gafil olmaması gerekir. Eğer günahkârların dereceleri değişik olmasaydı, ateşin dereceleri de farklı olmazdı. Azabın ve haramın nerelerde daha şiddetli olduğunu bildiğin zaman, artık bunları üç veya dört dereceye hasretmeye gerek kalmaz. Zira buna rağmen bunları üç veya dört dereceye hasretmek, tahakküm ve keyfî bir hareket olmuş olur. Bu, dondurulması mümkün olmayan birşeyi dondurmak demektir. Haramın çeşitli dereceleri olduğunu gösteren delillerden birisi mahzurların hepsinin bir olmaması ve birinin diğerine tercih edilmesini açıklayan ve ileride gelen mevzudur.</p>
<p>Mahzurların bir kısmı diğerine tercih edilir. Hatta murdar etten veya başkasının malından ya da Harem-i Şerîf hududları dahilinde yakalanan av etinden yeme durumunda kalındığında, bunların bir kısmı diğerinden önce yenir.24</p>
<p>Biz bu kısımların bazısının diğerlerinden daha önce yenmesi gerektiğini kabul ediyoruz.</p>
<p>23) İbn Mâce, Tirmizî ve Hâkim, (Atiyye b. Urve&#8217;den hasen ve garib olarak)<br />
24) Burada &#8216;Zaruretler mahzurlu şeyleri mübah kılar&#8217; kaidesi sözkonusudur. İbn Hubeyre, el-İfsad adlı eserinde şöyle der: &#8216;Fukahâ, herhangi bir hayvan ölüsü ile sahibinin yanında olmadığı yiyecek maddeleri bulunduğu takdirde zaruret halinde bu sahibinin yanında bulunmadığı maldan mı, yoksa murdar olmuş hayvanın etinden mi yenilmesi gerektiği hakkında ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik ve Şâfiîlerin çoğu ve Hanefîlerin bir kısmı; murdar etten değil, başkasının hakkı bulunan yiyecek maddelerinden ileride tazminat ödemek şartıyla yiyebileceğini; İmam Ahmed ve diğer Hanefî uleması ise murdar etten yiyebileceğini söylemişlerdir. İhramda bulunan bir hacının murdar etten veya Harem hayvanlarından avlayıp yemeye muhtaç olduğu takdirde hangisinden yiyeceği hususunda da ihtilâf edilmiştir. İmam Ebû Hanife, İmam Mâlik ve İmam Şafiî&#8217;nin bir kavline ve İmam Ahmed&#8217;e göre zaruretini bertaraf edecek kadar murdar etten yiyebilir; haremin avından ise yiyemez. Şafiî&#8217;nin ikinci bir kavline göre ise kişi o avlanmış hayvanı kendi eliyle kesip, etinden yiyebilir. Onun karşılığını da bilâhare öder. İbn Abdilhakem aynı fetvayı İmam Mâlik&#8217;ten de rivayet etmiştir&#8217;. (Zebîdî)</p>
<p>islami sohbet,İhyau Ulumuddin İmam Gazali</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/helal-ve-haramin-dereceleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cimriliğin Tedavisi</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/cimriligin-tedavisi.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/cimriligin-tedavisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2012 10:06:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[ameller]]></category>
		<category><![CDATA[aza kanâat etmekle]]></category>
		<category><![CDATA[cimri]]></category>
		<category><![CDATA[Cimrilik hastalığını tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[ihtiyaç]]></category>
		<category><![CDATA[kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[mal sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[musibet ve fakirlik]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[riya]]></category>
		<category><![CDATA[sabretmek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=9744</guid>
		<description><![CDATA[Cimriliğin sebebi mal sevgisidir. Mal sevgisinin de iki sebebi vardır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cimriliğin sebebi mal sevgisidir. Mal sevgisinin de iki sebebi vardır.</p>
<p>Bir</p>
<p>Onlardan biri, uzun emelle beraber ancak mal ile elde edilen şeyleri sevmektir. İnsanoğlu birgün sonra öleceğini bilse çoğu zaman malıyla cimrilik yapmaz. Çünkü birgün veya bir ay veya bir sene muhtaç olacağı miktar yakındır. Eğer kısa emelli olmasına rağmen çocukları varsa, çocuklar uzun emelin yerine kaim olur.Çünkü kişi onların geride kalacaklarını, kendi nefsinin kalacağı gibi takdir eder, onlar için mal toplar ve bunun için de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur.</p>
<p>Çocuk, cimriliğe, korkaklığa ve cehalete teşvik edici bir sebeptir.132</p>
<p>Buna &#8216;fakirlik korkusu&#8217;, &#8216;rızkın gelmesine az güvenmek&#8217; de eklendiği zaman şüphesiz ki cimrilik daha da güçlenir.</p>
<p>İki</p>
<p>İkinci sebep, malın bizzat kendisini sevmesidir; zira insanların bir kısmı vardır ki ömrünün geri kalan kısmında kendisine yetecek kadar malı vardır. Eğer normal infak etse bile geride binlerce dirhemi kalacaktır. Kendisi çocuksuz bir ihtiyar olduğu halde beraberinde birçok mal vardır. Fakat nefsi, zekâtı vermeye bile tahammül etmemektedir. Hastalık anında kendisini tedavi etmeye razı olmamaktadır! Dinarların dostu ve aşığı olmuştur. Elinde dinarların olmasından vc onlara muktedir olmasından zevk alır. Onları toprak altında saklar. Bilir ki öldüğü zaman onlar ya toprağın altında zâyi olacaktır veya düşmanlarının eline geçecektir. Buna rağmen nefsi bir türlü bir lokma yemesine veya sadaka vermeye dahi razı olmaz. Bu, kalbin büyük bir hastalığıdır. Tedavisi zordur. Hele ihtiyarlık zamanında bu müzmin bir hastalıktır. Tedavi edilmesi umulmaz. Bunun sahibinin misâli, bir şahsa aşık olan ve o şahıstan gelen elçiyi seven, sonra aşık olduğu şahsı unutan, elçi ile meşgul olan bir kimsenin misâline benzer. Çünkü dinarlar (paralar) elçidir. İnsanların ihtiyaçlarını giderir ve bunun için de sevimli olur; zira lezzetli birşeye götüren de lezzetli olur. Sonra paralar vasıtasıyla elde edilen ihtiyaçlar unutulur. Paralar kişinin yanında sanki kendilerinde bulunan bir marifetten dolayı sevgili olur. Bu ise dalâletin son noktasıdır. Hatta para ile taş arasında fark gören bir kimse cahildir. Ancak para ile ihtiyaç yerine getirilir. İşte farkı bu kadardır. Bu bakımdan ihtiyaçtan fazla olanı taş mesabesindedir. İşte mal sevgisinin sebepleri bunlardır.<br />
Her hastalığın tedavisi ancak onun sebebinin zıddı iledir. Bu bakımdan şehvet sevgisini, aza kanâat etmekle ve sabırla tedavi etmelisin. Çünkü uzun emeli, ölümü çok hatırlamakla, akran ve emsâlinin ölümüne bakmakla tedavi edersin. Mal toplamak sevgisini, mal toplayanların yorgunluklarına ve onlardan sonra malın zâyi olmasına bakmakla tedavi edebilirsin.</p>
<p>Kalbin çocuğa karşı duyduğu aşırı ilgiyi şu şekilde tedavi edebilirsin: Çocuğun yaradanı, onunla beraber rızkını da yaratmıştır. Nice çocuklar vardır ki babasından kendilerine miras kalmamıştır. Oysa babasından miras alanların halinden, onun hali daha iyidir. Malı çocuğu için topladığını ve çocuğunu hayırlı bir durumda bırakıp kendisinin şerre gideceğini bilmekle tedavi edebilir. Evladı eğer muttakî, salih bir kimse ise, Allah ona kâfidir. Eğer fâsık ise bıraktığı o mal ile günahları daha da artar. İşlediği günahların felâketi de kendisine döner düşüncesiyle tedavi olur.</p>
<p>Kalbini, cimrilik hakkında ve cömertliğin övülmesi hususunda vârid olan hadîsleri ve cimrilikten dolayı Allah&#8217;ın büyük azabını düşünmek suretiyle tedavi etmelisin.<br />
Fayda verici tedavi formüllerinden biri de cimrilerin durumlarını çokça düşünmek, tabiatın onlardan nefret ettiğini ve çirkin gördüğünü çokça düşünmektir; zira hiçbir cimri yoktur ki başkasında olan cimriliği çirkin görmesin ve cimri olan arkadaşlarının cimriliğinden rahatsız olmasın. Bu bakımdan kendisinin de halkın kalbinde çirkin sayıldığını bilmelidir. Nitekim diğer cimrileri de kendisi böyle telâkki eder. Yine kalbini malın maksadlarını, niçin yaratıldığını, malın sadece ihtiyaç miktarının korunması gerektiğini, fazlasını infak etmekle âhiret için azık hazırladığını düşünmekle tedavi eder.<br />
İşte mârifet ve ilim yönünden gelen tedavi formülleri bunlardır. Bu bakımdan kişi, basiret nûruyla malı vermenin, gerek dünyada ve gerek ahirette, vermemekten daha hayırlı olduğunu bildiği zaman, eğer aklı varsa vermeye rağbet eder. Eğer şehveti hayır hususunda harekete geçerse, derhal ilk hatıra gelene icabet etmelidir. Çünkü şeytan, kendisini durmadan fakirlikle korkutur ve cömertlikten menetmeye çalışır.</p>
<p>Hikâye olunuyor ki, Ebu Hasan el-Buşencî133 birgün helâda bulunuyordu. Bu esnada talebesini çağırdı ve dedi ki:<br />
-İç gömleğimi çıkar, filân adama ver!&#8217;</p>
<p>-Helâdan çıkıncaya kadar sabredemedin mi?</p>
<p>-Nefsimin caymasından emin değilim. Helâda iken kalbime geldi. Helâdan çıkıncaya kadar nefsimin fikir değiştireceğinden emin olmadığımdan dolayı böyle yaptım.</p>
<p>Cimrilik sıfatı zorla vermeye kendisini alıştırmakla ortadan kalkar. Tıpkı aşkın, ancak mâşukun memleketinden ayrılmakla ortadan kalktığı gibi&#8230; Hatta kişi sefere çıkar, mâşukundan ayrılırsa ve bir müddet de onsuz tahammül etmeye kendisini zorlarsa, kalbi artık onsuz durmaya alışır. Cimrilik hastalığını tedavi etmek isteyen bir kimsenin de vermek suretiyle maldan zorla ayrılması uygundur. Hatta malı suya atması bile malı severek elinde bulundurmaktan daha hayırlıdır.</p>
<p>Bu hususta çıkar yolun inceliklerinden biri de nefsini güzel isim yapmak, cömertlikle şöhret bulmakla aldatmasıdır. Nefsi, cömertliğin haşmetine tamah edinceye kadar riya kasdıyla vermelidir. Böylece nefsinden cimriliğin çirkefini uzaklaştırır, onunla riya çirkefini elde etmiş olur. Fakat bunu yaptıktan sonra riyaya yönelir, riyayı ilacıyla ortadan kaldırmaya çalışır. Bu bakımdan isim yapmak hevesi, nefsi maldan kesme anında nefis için teselli gibi olur. Nitekim çocuğun, annesinin sütünden kesildiği anda kuş ve benzeri şeylerle oynamakla teselli olduğu gibi&#8230; Çocuğun bunlarla oynaması, çocuğu oyunla başbaşa bırakmak için değildir. Annesinin memesinden ayrılsın diye bu imkân kendisine verilir. Sonra bu imkândan da bir kısmını diğerine musallat kılmak uygundur. Nitekim şehveti öfkeye musallat kılınır. Şehvetin hamakatı onunla kırılır. Ancak bu usûl, kendisinde mertebe ve riya sevgisi, cimrilik sevgisinden daha az olan kimse için faydalıdır. Böylece en kuvvetlisi en zayıf ile değiştirilir. Eğer rütbe onun nezdinde mal kadar sevimli ise o vakit cimriliği bırakıp ona yapışmakta hiçbir fayda yoktur. Çünkü bir hastalıktan yakayı sıyırır ve diğer hastalığa onun bir mislini daha eklemiş olur. Bunun alâmeti, riya için vermenin kendisine ağır gelmemesidir. Böylece bilinir ki riya kendisinde daha galiptir. Eğer vermek, riya ile beraber nefse ağır geliyorsa, bu takdirde vermek uygundur. Bu ağır gelme delâlet eder ki cimrilik hastalığı kalpte riyadan daha ağır basar. Bu sıfatların birinin diğerini ortadan kaldırmasının misâli, tıpkı şu denilen söze benziyor: &#8216;Ölünün bütün bedeni kurtlanır. Sonra da o kurtlar sayıları azalıncaya kadar birbirini yerler. (Yani iki büyük kurda dönüşünceye kadar birbirlerini yerler). Sonra o iki kurt birbirini yeyinceye kadar dövüşür. Galip mağlubu yer, semizleşir. Sonra tek başına kalır ve ölüme mahkûm olur!&#8217;</p>
<p>İşte bu çirkin sıfatlar da böyledir. Bazılarını bazılarına musallat etmek, onun kökünü kazımak, kuvvet bakımından zayıf olanı, kuvvetliye yem yapmak mümkündür. Ta ki bir tanesi kalıncaya kadar&#8230; Onu da mücahede ile eritip ortadan kaldırmalıdır. Onunla mücahede etmek, ondan gıdasını menetmek demektir. Sıfatlardan gıdayı menetmek demek, onların isteklerine göre amel etmemek demektir.</p>
<p>Diğer sıfatlar, şüphesiz birtakım ameller isterler. Ne zaman onlara aykırı hareket edilirse, onlar sönerler ve ölürler. Meselâ cimrilik, malı sarfetmemeyi ister. Onun isteğine karşı çıkıp zaman zaman mal verildiği takdirde cimrilik sıfatı ölür. Cömertlik, insana tabiat olur, vermek için çekilen zorluklar ortadan kalkar; zira cimriliğin tedavisi ilim ve amelledir. Burada ilim, cimrilik âfetinin bilinmesine, cömertliğin faydasına dönüşür. Fakat cimrilik bazen gözü kör, kulağı sağır edercesine kuvvetli olur. Dolayısıyla bu husustaki mârifetin tahakkukuna mâni olur. Mârifet tahakkuk etmediği takdirde rağbet ve istek harekete geçmez. Dolayısıyla çalışmak da kolay olmaz, illet müzmin olarak kalır. Tıpkı ilacın bilinmesine ve kullanma imkânına mâni olan hastalık gibi&#8230; Zira böyle bir hastalıkta ölünceye kadar sabretmekten başka çare kalmaz. Tasavvuf şeyhlerinin bazılarının âdeti, müridlerdeki cimriliği tedavi etmek hususunda, şuydu: Onlara mahsus olan zaviyelerden onları menederdi. Bir müridin zaviyesiyle ve zaviyenin içerisinde bulunan şeylerle sevindiğini hissettiği zaman, onu başka bir zaviyeye, başka bir zaviyeyi de oraya nakleder ve onun elinden bütün mülk edindiklerim alırdı. Yeni bir elbiseye iltifat ettiğini gördüğü veya bir seccade ile sevindiğini hissettiği zaman derhal onu başkasına vermesini emrederdi. Ona eski bir elbise giydirirdi. Öyle bir elbise ki müridin kalbi o elbiseye meyletmezdi.İşte kalp bu yolla dünya mallarından uzaklaşırdı. Bu bakımdan bu yolda gitmeyen bir kimse dünya ile yakınlık kurup dünyayı sever. Eğer kişinin bin türlü malı varsa bin tane sevgilisi var demektir. Bunun için de onlardan biri çalındığı zaman, onu sevdiği kadar, üzüntüye mâruz kalır. Öldüğü zaman bir defada onun üzerine bin musibet iner. Çünkü hepsini severdi ve hepsi kendisinden alınmıştır! Hayattayken de onları kaybetmek ve onların elinden çıkması tehlikesiyle karşı karşıya idi.</p>
<p>Padişahlardan birine Firuzeç denilen maddeden yapılmış, cevherlerle süslenmiş bir tabak hediye edildi ki onun benzeri görülmemişti. Padişah buna pek sevindi. Yanındaki hükemadan birine şöyle sordu:</p>
<p>-Bunu nasıl görüyorsunuz?</p>
<p>-Onu bir musibet ve fakirlik olarak görüyorum!</p>
<p>-Nasıl olur?</p>
<p>-Eğer kırılırsa reddedilemeyecek bir musibet olur. Eğer çalınırsa ona muhtaç olur ve benzerini de bulamazsın. Oysa bu sana gelmeden önce sen hem musibetten, hem de buna muhtaç<br />
olmaktan emindin.</p>
<p>Sonra günün birinde tabak kırıldı veya çalındı. Padişaha bu musibet pek ağır geldi ve dedi ki: &#8216;Hakîm doğru söyledi! Keşke o tabak başta bize hediye edilmeseydi!&#8217;</p>
<p>Dünya sebeplerinin hepsinin durumu budur. Çünkü dünya Allah düşmanlarının düşmanıdır. Onları cehenneme sevkeder. Allah dostlarına da düşmandır. Kendisine karşı sabretmekle onları üzer. Allah&#8217;ın da düşmanıdır. Çünkü Allah&#8217;a giden yolu kullarının yüzüne kapatır. Kendi kendisinin de düşmanıdır. Çünkü nefsini kıtır kıtır yer; zira mallar ancak hazinelerde nöbetçilerle korunur. Hazine vc nöbetçiler ise, ancak mal ile; dirhem ve dinarı vermek suretiyle edinilir. Bu bakımdan mal, nefsini yer, zatına ters düşer. Sonunda yok olup gider. Malın âfetini ve tehlikesini bilen bir kimse onunla ünsiyet edip sevinmez! Aksine zarurî ihtiyacı kadar ondan alır. İhtiyaç kadarıyla kanaat eden bir kimse cimri olmaz. Çünkü ihtiyacı olanı vermemesi cimrilik değildir. Muhtaç olmadığı miktarı korumakla nefsini yormaz. Bu bakımdan onu sarfeder. Hatta o, nehrin suyu gibidir; zira nehrin suyu hakkında hiç kimse cimrilik etmez. Çünkü halk, ihtiyaçları kadarıyla kanaat eder!</p>
<p>132) İbn Mâce<br />
133) Adı Ebu Hasan Ali b. Ahmed b. Sehl&#8217;dir. H. 318&#8242;de vefat etmiştir.</p>
<p>İhyau Ulumiddin İmam Gazali<br />
islami sohbet,cimrili yenebilmek,cimriliğin tedavisi nedir,cimriliği yenip cömert olabilmek</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/cimriligin-tedavisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cömertliğin Fazileti</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/comertligin-fazileti.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/comertligin-fazileti.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2012 09:55:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[başkasını nefsine tercih etmek]]></category>
		<category><![CDATA[cimrinin yemeği]]></category>
		<category><![CDATA[cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[cömertlik ve iyilik yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[güzel ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Basrî]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber'i]]></category>
		<category><![CDATA[kanaat etmek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=9740</guid>
		<description><![CDATA[Mal yok ise bu durumda kul için en uygun hareket, kanaat etmek ve az hırslı olmaktır. Eğer mal varsa bu takdirde kulun en uygun hali,]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mal yok ise bu durumda kul için en uygun hareket, kanaat etmek ve az hırslı olmaktır. Eğer mal varsa bu takdirde kulun en uygun hali, başkasını nefsine tercih etmek, cömertlik ve iyilik yapmak ve cimrilikten uzaklaşmaktır. Çünkü cömertlik, peygamberlerin (a.s) ahlâkındandır. Cömertlik kurtuluş esaslarından biridir.</p>
<p>Hadîsler</p>
<p>Cömertlik, cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Onun dalları yere sarkıtılmıştır. Bu bakımdan onun dallarından birine yapışan bir kimseyi o dal cennete doğru götürür.52</p>
<p>Câbir Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p>Cebrâil, Allah Teâlâ&#8217;nın şöyle dediğini söyledi: Muhakkak bu (islâm dini) öyle bir dindir ki nefsim için ona razı oldum. O dini ancak cömertlik ve güzel ahlâk ıslah eder. Bu bakımdan siz bu iki hasletle gücünüz yettiği kadar o dine ikramda bulunun, dini güzelleştirin.53</p>
<p>O dine bu iki hasletle -onunla arkadaşlık yaptığınız müddetçe- ikramda bulunun.<br />
Hz. Aişe&#8217;den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Allah Teâlâ, bir veliyi kendisi için yarattığı zaman güzel ahlâk ve cömertlik üzere yaratır.54</p>
<p>Câbir (r.a) der ki: Hz. Peygamber&#8217;i &#8216;Ey Allah&#8217;ın Rasûlü! Amellerin hangisi daha faziletlidir?&#8217; diye soruldu. Cevap olarak şöyle buyurdu: &#8216;Sabır ve cömertlik&#8217;55<br />
Abdullah b. Amr Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p>İki ahlâk vardır ki, Allah onları sever. İki huy da vardır ki Allah onlardan nefret eder. Allah&#8217;ın sevdiği iki ahlâka gelince, birincisi güzel ahlâk, ikincisi cömertliktir. Allah&#8217;ın buğzettiği iki ahlâk ise, birisi kötü ahlâk, ikincisi cimriliktir. Allah Teâlâ bir kuluna hayrı murad ederse onu insanların ihtiyaçlarını yerine getirmekte kullanır.56<br />
Mikdam b. Şureyh57 babasından, o da babasından rivayet ederek şöyle diyor: &#8220;Hz. Peygamber&#8217;e &#8216;Beni cennete götürecek bir amele muttali kıl!&#8217; deyince, cevap olarak &#8216;Muhakkak ki yemek yedirmek, selâmı yaymak ve güzel konuşmak mağfireti gerektiren hasletlerdendir&#8217; buyurdu&#8221;.58</p>
<p>Ebu Hüreyre, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) şöyle buyurduğunu riva-yet eder:<br />
Cömertlik, cennette bulunan bir ağaçtır. Cömert olan bir kimse, o ağacın bir dalına yapışmıştır. O dal onu cennete sokuncaya kadar bırakmaz! Cimrilik ateşte biten bir ağaçtır. Cimri olan bir kimse onun dallarından birine tutunmuştur. O dal onu cehenneme sokuncaya kadar bırakmaz.59</p>
<p>Ebu Said el-Hudrî Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır. Fazileti, kullarımın şefkatlilerinde arayın ki onların sayesinde yaşayın! Çünkü ben rahmetimi onların kalbine koydum! Şefkati, kalpleri katı olanlardan istemeyin. Çünkü ben onların kalplerine öfkemi koydum.60</p>
<p>İbn Abbas Hz. Peygamber&#8217;in (s,a) şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p>Cömert bir kimsenin günahından vazgeçin! Çünkü Allah Teâlâ bile, o cömert kulu kaydıkça onun elinden tutar.61</p>
<p>Rızık yemek yedirene devenin gırtlağına saplanan bıçaktan daha süratle varır. Allah Teâlâ, yemek yedirenle meleklerine karşı öğünür.62</p>
<p>Allah cömerttir, cömerdi sever. Güzel ahlâkı sever. Düşük ahlâktan nefret eder.63<br />
Enes (r.a) der ki, Hz. Peygamber (s.a) müslüman olmak muka-bilinde herhangi birşey kendisinden istenirse veriyordu. Bir kişi kendisine geldi ve bir şeyler istedi. Bunun üzerine zekât koyunlarından iki dağın arasını dolduracak kadar koyun verilmesini emretti. Bunun üzerine adam kavmine döndü ve dedi ki: &#8216;Ey kavmim! Müslüman olunuz! Çünkü Muhammed, fakirlikten korkmayan bir kimsenin verdiği gibi veriyor!&#8217;64</p>
<p>Allah Teâlâ birçok kullarına, kulların faydası için servet ihsan eder. Bu bakımdan kim cimrilik yapar, o faydaları kullara göstermezse Allah Teâlâ serveti ondan alır, başkasına devreder!65</p>
<p>El-Hilâlî&#8217;den06 şöyle rivayet ediliyor: Hz. Peygamber&#8217;in huzuruna Benî Anber67 esirleri getirildi. Onların öldürülmesini emretti. Ancak onlardan bir kişiyi ayırdı. Bunun üzerine Hz. Ali dedi ki: &#8216;Allah birdir, din birdir, günah birdir. O halde bu kişiyi onların arasından neden ayırdın?&#8217; Cevap olarak Hz. Peygamber şöyle buyurdu:</p>
<p>Cebrâil (a.s) bana vahiy getirerek şöyle dedi: &#8216;Bunları öldür! Fakat bunu öldürme! Çünkü Allah, bu kişide bulunan cömertlikten dolayı bir teşekkür olsun diye onu affetti&#8217;.68<br />
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Muhakkak herşeyin bir meyvesi vardır. İyiliğin meyvesi de iyilik yapılanı bekletmemek ve hemen ihtiyacını görmektir.69</p>
<p>İbn Ömer Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p>Cömerdin yemeği deva, cimrinin yemeği hastalıktır.70<br />
Allah&#8217;ın nimeti kimin katında büyümüşse, halkın nafakası da onun üzerinde büyümüştür.71<br />
Bu bakımdan o nafaka ve zahmeti yüklenmeyen bir kimse kendisine verilen o nimeti zevale maruz bırakmıştır.</p>
<p>Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: &#8216;Ateşin kendisini yemediği şeyden çok edinin&#8217;. Kendisine o şeyin ne olduğu soruldu. Cevap olarak İyilik yapmaktır!&#8217; dedi.</p>
<p>Hz. Âişe Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) şöyle dediğini rivayet eder:</p>
<p>Cennet cömertlerin evidir.72</p>
<p>Ebu Hüreyre Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder:<br />
Cömert bir kimse Allah&#8217;a yakındır. İnsana yakındır. Cennete yakın ve cehennemden uzaktır. Cimri bir kimse de hem Allah&#8217;tan, hem insandan, hem de cennetten uzak ve cehenneme de yakındır. Câhil bir cömert, Allah katında cimri bir âlimden daha sevimlidir. Hastalığın hastalığı cimriliktir.73</p>
<p>İyilik ehli bir kimseye de, iyilik ehli olmayana da iyilik yap! Eğer ehline tesadüf ederse ne âlâ! Eğer ehline tesadüf etmezse muhakkak sen iyilik ehlindesin.74</p>
<p>Muhakkak ki ümmetimin halis kullarından bir grup, cennete namazla, oruçla girmiş değildirler. Fakat cennete nefislerinin cömertliği, gönüllerinin selâmeti ve müslümanlar için yapmış oldukları nasihattan dolayı girmişlerdir.75</p>
<p>Ebu Sâid el-Hudrî Hz, Peygamber&#8217;in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p>Allah (c.c) iyilik için mahlukatından bir grubu hazırlayıp yaratmıştır. Onlara iyiliği ve iyilik yapmayı sevdirmiştir. İyiliği arayanları onlara yöneltmiş, vermeyi onlara kolaylaştırmıştır. Tıpkı kurak bir memlekete yağmur gönder mek sûretiyle o memleketi ve o memleketin halkını dirilttiği gibi..76</p>
<p>Her iyilik sadakadır. Kişinin, kendi nefsine, aile fertlerine infak ettiği herşey kişi için sadaka sayılır. Kişinin, kendisiyle şerefini koruduğu şey, kişi için sadakadır. Kişinin infak ettiği nafakanın yerini doldurmak Allah&#8217;a düşer.77</p>
<p>Her iyilik sadakadır. Hayra delâlet eden (önderlik yapan) hayır yapan gibidir. Allah Teâlâ, mahzun ve sıkıntıda olan kimsenin yardımına koşmayı sever.78</p>
<p>Zengine veya fakire yaptığın her iyilik sadakadır.79</p>
<p>Rivayet ediliyor ki, Allah Teâlâ Hz. Musa&#8217;ya vahiy göndererek &#8216;Sâmirî&#8217;yi80 öldürme! Çünkü o cömerttir!&#8217; dedi.</p>
<p>Cabir der ki, Hz. Peygamber (s.a), Kays b. Sa&#8217;d b. Ubade kumandasında bir birlik gönderdi. Bunlar cihad ettiler. Kays onlara dokuz tane binilen deve kesti. Onlar Medine&#8217;ye gelince bu hâdiseyi Hz. Peygamber&#8217;e naklettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:</p>
<p>Muhakkak ki cömertlik o ailenin ahlâkındandır.81</p>
<p>Ashab&#8217;ın ve Âlimlerin Sözleri</p>
<p>Hz. Ali şöyle demiştir; &#8216;Dünya sana yöneldiği zaman ondan infak et! Çünkü o, infak etmekle yok olmaz. Dünya senden uzaklaştığı zaman ondan infak et! Çünkü o senin elinde kalmaz&#8217;.<br />
Sonra Hz. Ali şu şiiri okudu: Dünya sana yöneldiği halde onu vermekle cimrilik yapma! Çünkü onu israf ve tebzir eksiltmez! Eğer dünya sana arka çevirirse, o zaman onunla cömertlik yapman daha uygun olur. Çünkü ondan dolayı övülmek, o insana sırt çevirdiği zaman onun halefi olup yerine geçer.</p>
<p>Muaviye, Hz. Hasan b. Ali&#8217;den mürevvet, necdet ve kerem&#8217;in mânâsını sordu. Hasan (r.a) şöyle cevap verdi: &#8216;Mürevvet, kişinin dinini muhafaza etmesi, nefsini sakındırması, misafirine karşı vazifesini güzelce yapması, nefsin kerih saydığı şeyde güzel bir tarzda ilerlemesi demektir. Necdet&#8217;e gelince, komşuyu korumak, tehlikeli yerlerde sabır göstermek demektir. Kereme gelince, istenmeden iyilik yapmak, yerinde (kıtlıkta) yedirmek, isteyene vermekle beraber şefkat göstermek demektir&#8217;.</p>
<p>Bir kişi, Hz. Ali&#8217;nin oğlu Hasan&#8217;a bir kâğıt uzattı. Hz. Hasan kâğıdı okumadan önce ona &#8216;Senin ihtiyacın görülmüştür!&#8217; dedi. Bunun üzerine Hz. Hasan&#8217;a denildi ki: &#8216;Ey Rasûlullah&#8217;ın torunu! Keşke onun kâğıdına baksaydın! Sonra kâğıttaki miktara göre cevap verseydin!&#8217; Hz. Hasan şöyle dedi: &#8216;Onun huzurumdaki duruşunun zilletinden dolayı kâğıdı okuyuncaya kadar bekletirsem Allah Teâlâ benden sual sorar&#8217;.</p>
<p>Muhammed b. Sebih b. Semmet el-Bağdâdî şöyle demiştir: &#8216;Köleleri malıyla satın alıp, hür kimseleri iyiliğiyle satın almayan bir kimsenin aklına şaşarım&#8217;.<br />
Bedevilere &#8216;Sizin efendiniz kim?&#8217; diye soruldu. Cevap olarak &#8216;Kim bizim küfretmemize katlanır, dilencimize verir, câhilimize göz yumarsa odur&#8217; dediler.<br />
Hz. Hüseyin&#8217;in oğlu Ali Zeynelâbidin (r.a) şöyle demiştir: &#8216;Kim malını isteyenlere vermeye niyetleniyorsa o kimse cömert sayılmaz. Cömert o kimsedir ki Allah&#8217;a ibâdet edenlerden ve Allah&#8217;ın hukukundan başlar. Buna karşılık teşekkür bile beklemez! Çünkü onun Allah&#8217;ın sevabına olan yakîni tam ve eksiksizdir&#8217;.</p>
<p>Hasan Basrî&#8217;ye denildi ki:</p>
<p>-Cömertlik nedir?</p>
<p>-Malınla Allah yolunda cömertlik yapman!</p>
<p>-Hazım nedir?</p>
<p>-Allah yolunda malını israftan menetmek!</p>
<p>-İsraf nedir?</p>
<p>-Riyaset sevgisi için malı infak etmek!</p>
<p>Câfer-i Sâdık (r.a) şöyle demiştir: &#8216;Akıldan daha iyi bir mal, ce haletten daha büyük bir musibet ve müşavere gibi bir dayanak nok-tası yoktur!&#8217; Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:<br />
Muhakkak ki ben cevvad ve kerîmim. Alçak bir kimse be-nimle komşuluk yapamaz. Alçaklık küfürdendir. Küfür ehli ise ateştedir. Cevvadlık ve kerem imandandır, iman ehli ise cennettedir.</p>
<p>Huzeyfe (r.a) şöyle demiştir: &#8216;Dini hususunda nice fâcir vardır ki maişetinde cömerttir, cennete de cömertliğinden dolayı girer!&#8217;</p>
<p>Rivayet ediliyor ki; Ahmed b. Kays bir kişiyi elinde bir dirhem olduğu halde gördü ve şöyle sordu: &#8216;Bu dirhem kimindir?&#8217; Kişi &#8216;Benimdir!&#8217; dedi. Bunun üzerine Ahmed dedi ki: &#8216;Senin elinden çıkmadıkça senin değildir!&#8217; Bu mânâda şöyle denilmiştir: &#8216;Malı elinde tuttuğun zaman sen onun hizmetçisisin. Onu infak ettiğin zaman, mal senin hizmetçindir&#8217;.</p>
<p>Vâsıl b. Ata&#8217;ya gazzal denilmiştir. Çünkü Vâsıl, iplik eğirenlerin yanında ve çarşılarda otururdu. Birşey almak isteyen zayıf bir kadın gördüğü zaman ona birşey verirdi.<br />
Abdülmelik b. Said el-Esmâî şöyle anlatıyor: Hz. Hasan, Hz. Hüseyin&#8217;e bir mektup yazarak şairlere verdiği maldan dolayı kendisini kınadı. Hz. Hüseyin, ağabeyine cevap olarak şöyle yazdı: &#8216;Malın en hayırlısı odur ki onunla insan şerefini korur!&#8217;</p>
<p>Süfyan b. Uyeyne&#8217;ye &#8216;Cömertlik nedir?&#8217; diye soruldu. Cevap ola-rak şöyle dedi: &#8216;Arkadaşlara iyilik yapmak ve mal ile cömertlik etmek demektir&#8217;.</p>
<p>Dedi ki: &#8216;Benim babam elli bin dirhem veraset elde etti. Onu keseler halinde arkadaşlarına gönderdi ve dedi ki: Ben Allah Teâlâ&#8217;dan arkadaşlarım için namazımda cennet istiyordum. O halde nasıl olur da kendilerine cennet istediğim kimselere karşı cimrilik yapabilirim&#8217;.<br />
Hasan Basrî şöyle demiştir: &#8216;Mevcut olan malın verilmesi cömertliğin son zirvesidir&#8217;. Hukemânın birine &#8216;Senin nezdinde insanların en sevimlisi kimdir?&#8217; diye soruldu. Cevap olarak şöyle dedi: İyilikleri çok olan kimsedir!&#8217; &#8216;Eğer birşeyi yoksa?&#8217; denilince, cevap olarak şöyle dedi: &#8216;O kimse ki onun yanında iyiliklerin çok olur!&#8217;<br />
Abdülâziz b. Mervan şöyle dedi: &#8216;Kişi kendisine iyilik yapmam için bana imkân verdiği zaman, bence bu imkândan dolayı onun yapmış olduğu iyilik, benim ona yapmış olduğum iyiliğe eşittir&#8217;.</p>
<p>Mehdî82, Şeybe b. Şebîb&#8217;e83 &#8216;Halkı benim evimde nasıl gördün?&#8217; diye sordu. Şebîb şöyle cevap verdi: &#8216;Ey mü&#8217;minlerin emiri! Onların her biri ümitlenerek giriyor, razı olarak çıkıyor!&#8217;</p>
<p>Bir kimse Abdullah b. Câfer&#8217;in yanında misal getirerek şöyle dedi: &#8216;İyilik, ancak onunla iyilik yolu elde edilirse iyilik olur. Bu bakımdan bir iyilik yaptığın zaman o iyiliği Allah için veya akraban için yap veyahut bırak!5</p>
<p>Bunun üzerine Abdullah b. Câfer dedi ki: &#8216;Bu okuduğun iki beyit halkı cimrileştirir! Lakin iyiliği yağmur gibi yağdır! Eğer şerefli kimselere isabet ederse onlar iyiliğin ehlidirler. Eğer alçak kimselere isabet ederse sen onun ehli olursun!5<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>52)İbn Hibban, Zuafâ; İbn Adîy; Dârekutnî<br />
53)Dârekutnî<br />
54)Dârekutnî; İbn Cevzî, Mevzuat<br />
55)Ebu Yâ&#8217;lâ; İbn Hibban, Zuafâ<br />
56)Deylemî<br />
57)Adı Mikdam b. Şureyh b. Hani b. Yezid el-Hârisî&#8217;dir. Kûfeli ve güvenilir bir zattır.<br />
58)Taberânî<br />
59)Dârekutnî<br />
60)İbn Hibban, Zuafâ; Harâitî, Taberânî<br />
61)Taberânî<br />
62)İbn Mâce<br />
63)Harâitî, Mekârim&#8217;u1-Ahlâk<br />
64)Müslim<br />
65)Taberânî, Ebu Nuaym<br />
66)Benî Hilâle mensuptur.<br />
67)Temim&#8217;den bir boydur. Peygamberlik iddia eden meşhur kadın Seccah bu kabiledendir.<br />
68)Irâkî&#8217;ye göre aslına rastlanılmamıştır.<br />
69)Irâkî&#8217;ye göre aslına rastlanılmamıştır.<br />
70)İbn Adîy, Dârekutnî<br />
71)İbn Adîy, İbn Hibban<br />
72)İbn Adîy, Dârekutnî<br />
73)Tirmizî<br />
74)Dârekutnî<br />
75)Dârekutnî<br />
76)Dârekutnî<br />
77)İbn Adiy, Dârekutnî, Harâitî, Beyhâkî<br />
78Dârekutnî<br />
79)Dârekutnî<br />
80)İsrailoğulları&#8217;ndandır, kıssası Kur&#8217;an&#8217;da zikredilmiştir. Bu kimseye<br />
mensup olan yahudiler Hz. Dâvud&#8217;un peygamberliğini inkar ederler. Ondan<br />
sonraki peygamberleri de kabul etmezler. Hz. Musa&#8217;dan sonra peygamber<br />
olmadığına inanırlar.<br />
81)Dârekutnî<br />
82)Adı Muhammed b. Abdullah b. Ali b. Abdullah b. Abbas&#8217;dır.<br />
83)Adı Şebib b. Şeybe b. Abdullah et-Temimî el-Basrî&#8217;dir. Fesâhetinden ötürü<br />
Hatib lakabını almıştır.<br />
84)Bu hanım Hz. Âişe&#8217;nin azatlısıdır.</p>
<p>İhyau Ulumuddin İmam Gazali<br />
islami sobet,cömertlik ile ilgili hadisler,islamda cömertlik,cömertlik nedir ne demektir,cömertlik ile ilgili makale</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/comertligin-fazileti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yollarda Görülen Münkerler</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/yollarda-gorulen-munkerler.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/yollarda-gorulen-munkerler.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2012 09:47:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[balkon ve pencere]]></category>
		<category><![CDATA[insanların müşterek ihtiyaçları]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[istikrah]]></category>
		<category><![CDATA[Münker]]></category>
		<category><![CDATA[umumi bir uyarı]]></category>
		<category><![CDATA[yolcuların zarar görmeleri]]></category>
		<category><![CDATA[yollar]]></category>
		<category><![CDATA[zarar verme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=9738</guid>
		<description><![CDATA[Halk için yapılan ve âdet edinilen münkerlerden biri yollara koca koca direkler koymak, şahısların mülkleri olan binalara bitişik şekiller inşa etmek]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Halk için yapılan ve âdet edinilen münkerlerden biri yollara koca koca direkler koymak, şahısların mülkleri olan binalara bitişik şekiller inşa etmek, ağaçlar dikmek, balkon ve pencereler açmak, geçide doğru uzatılmış ağaçları koymak, hububat ve yiyecek maddelerinden ibaret olan yüklerini yollarda bırakmaktır. Bütün bunlar yolların daralmasına ve yolcuların zarar görmelerine sebep olan, münkerlerdir. Eğer zarar söz konusu değilse ve yol da genişse bunları yapmak yasaklanmaz.</p>
<p>Evet! Odun ve yemek yüklerini evlere taşınıncaya kadar yollarda bırakmak caizdir. Çünkü yollar bütün insanların müşterek ihtiyaçları için yapılmıştır ve böyle bir şeyi yollara bırakmayı menetmek mümkün değildir. Hayvanları yolun üzerinde bağlayıp gelip geçenleri pisletecek ve yolu daraltacak şekilde bırakmak da münkerdir, yasaklanması gerekir. Ancak binekten inip ikinci bir defa bininceye kadar hayvanlar yollarda durdurulabilir. Hayvanların bu kadarcık durmasına müsaade etmek ise, yolların müşterek olmasından ileri gelmektedir. Herkes ancak ihtiyacı kadar yoldan istifade eder ve yolu işgal edebilir. Burada gözetilen ihtiyaç, âdet bakımından çarşıların açılmasına sebep olan ihtiyaçlardır. Çarşı ve yol ile ilgisi olmayan ihtiyaçlar değildir.</p>
<p>Yolun münkerlerinden biri de sırtında dikenli yükler olduğu halde hayvanları yola sürmektir. Öyle ki, gelip gidenlerin elbiselerini yırtar. Eğer bu dikenleri sıkıştırmak ve yükün içerisine doğru kıvırıp başkasının elbisesini yırtmayacak bir hâle getirmek mümkünse, böyle yapmadığı takdirde münker olur. Eğer yoldan daha geniş bir yerden gitmesi mümkün olduğu halde hayvanları oradan geçirmeyip yoldan geçirirse, münker olup menedilmesi gerekir. Eğer böyle bir imkândan mahrumsa, yoldan geçmesine mâni olunamaz. Çünkü şehirlilerin buna şiddetle ihtiyacı vardır. Evet, böyle bir yük ancak içeri taşınabilecek bir zaman kadar yolun üzerinde bırakılabilir. Hayvanların taşımaya güç yetiremediği yükleri, onlara yüklemek de münkerdir. (İdareciler tarafından) hayvan sahipleri böyle yapmaktan menedilmelidirler.</p>
<p>Kasap dükkanının önünde yolun içinde hayvan kesilmesi de böyledir&#8230;. Çünkü yol, kesilen hayvanın kanıyla pislenir. Kasabın böyle yapması münkerdir ve yasaklanmalıdır. Kasabın yapması gereken, dükkânında bir mezbaha edinmektir. Çünkü yolda hayvan kesmek, yolu daraltmakta ve gelip geçenlere sıçrayan pislikten dolayı zarar vermektedir. Bir de tabiatlar pislikten istikrah ederler. Bu yönden de böyle bir harekete mâni olunmalıdır.</p>
<p>Süprüntüleri yol kenarlarına atmak, karpuz ve kavun kabuklarını dağıtmak veya yolcuların kaymasına sebep olacak şekilde su dökmek münkerlerdendir. Dar yola doğru açılan oluklardan gelen sular da böyledir. Çünkü bu su elbiseleri kirletir veya yolu daraltır. Bu bakımdan geniş yollarda o akan sudan korunmak imkânı olduğu için, oluk açmak mahzurlu değildir. Yağmur suyu, kar ve çamurlar yollarda süpürülmeden bırakılırsa, bu da münkerdir. Ancak bu münkerden sorumlu olan belli bir şahıs değil, aksine bütün halktır. Ancak bir kişi tarafından yolun üzerine atılan kar veya belli bir oluktan yolun üzerine akan su dolayısıyla halk sorumlu olmaz&#8230; Bu takdirde bunun özel sahibi onu yoldan süpürüp atmakla mükelleftir. Eğer yolda biriken su ve çamurlar yağmurdan geliyorsa, bu umumi bir uyarı olur demektir. İdarecilere bütün halkı bu tür münkerlerden sorumlu tutmak gerekir. Bu tür uyarmayı fertler ancak nasihat sûretiyle yapabilirler. Kişinin kapısında ısırıcı bir köpeği olup gelip geçenlere eziyet veriyorsa, o kişiyi böyle bir köpeği beslemekten menetmek farzdır. Eğer köpeği sadece yolu pisletmek sûretiyle yolculara eziyet veriyorsa, yol geniş olduğu için herkes o pislikten sakınma imkanına sahipse, bu takdirde köpeği beslemekten menedilmez. Eğer köpek el ve ayaklarını yola uzatmak sûretiyle yolu daraltıyorsa, sahibinin uyarılması gerekir. Bırak köpeği eğer yol darsa, köpeğin sahibi bile yolun üzerinde uyuyamaz ve oturamaz. Bu bakımdan eğer köpeği böyle yaparsa, elbette uyarılması gerekir.<br />
 <br />
İhyau Ulumiddin İmam Gazali<br />
islami sohbet,islamda yollarla ilgili münkerler,</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/yollarda-gorulen-munkerler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güzel Ahlakın Alametleri</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/guzel-ahlakin-alametleri-2.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/guzel-ahlakin-alametleri-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 12:32:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[güzel ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[güzel ahlâkın alâmetlerini]]></category>
		<category><![CDATA[hz peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kötü ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[mü'minlerin sıfatlarının]]></category>
		<category><![CDATA[nefis]]></category>
		<category><![CDATA[tevazu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=9592</guid>
		<description><![CDATA[Her insan, nefsinin ayıplarının câhilidir. Ne zaman büyük günahları terkedinceye kadar nefsiyle az bir mücahedede bulunsa zanneder ki nefsini]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her insan, nefsinin ayıplarının câhilidir. Ne zaman büyük günahları terkedinceye kadar nefsiyle az bir mücahedede bulunsa zanneder ki nefsini tertemiz yapmış, nefsi tertemiz olmuş, ahlâkı güzelleşmiş ve artık mücahede etmekten müstağnidir! Mâdem ki durum budur, o halde güzel ahlâkın alâmetini belirtmek gerekir. Çünkü güzel ahlâk, imanın ta kendisi, kötü ahlâk ise münâfıklığın ta kendisidir. Allah Teâlâ mü&#8217;min ve münafığın sıfatlarını Kur&#8217;an&#8217;da zikretmiştir. O sıfatların tamamı güzel veya kötü ahlâkın meyveleridir. O halde biz onlardan bir kısmını, güzel ahlâkın alâmeti bilinsin diye zikredelim.</p>
<p>Ayetler</p>
<p>Felaha ulaştı o mü&#8217;minler ki onlar, namazlarında huşû içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekâtlarını verirler ve onlar ırzlarını korurlar. Ancak eşleri, yahut câriyeleri hariç (bunlarla ilişkilerinden dolayı da) onlar kınanmazlar kim de bu helâlden başkasını ararsa, işte onlar haddi aşanlardır ve onlar emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler. Onlar namazlarını gereği üzerine devamlı kılarlar. İşte (Firdevs&#8217;e) vâris olacaklar onlardır.(Mü&#8217;minûn/1-10)</p>
<p>(&#8230;) Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah&#8217;ın sınırlarını koruyanlardır; o mü&#8217;minleri müjdeler(Tevbe/112)</p>
<p>Mü&#8217;minler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onlara Allah&#8217;ın ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır ve rablerine tevekkül ederler. Namazlarını kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan verirler. İşte gerçek mü&#8217;minler onlardır.(Enfal/2-4)</p>
<p>Rahman&#8217;ın o kulları ki yeryüzünde tevâzu ile yürürler. Cahiller kendilerine lâf attıkları zaman &#8216;selâm&#8217; derler. Gecelerini rablerine secde ederek O&#8217;nun divanında durarak geçirirler:<br />
&#8216;Rabbimiz cehennemin azabını bizden uzaklaştır, doğrusu onun azabı sürekli bir azaptır&#8217; derler. Orası ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir makamdır! Ve harcadıkları zaman ne israf ederler ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında dengeli olur ve onlar Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmazlar. Allah&#8217;ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kam bunları yaparsa cezasını bulur. Kıyamet günü onun için azap kat kat yapılır ve o azabın içinde hor ve hakir olacak kalır. Ancak tevbe edip inanan ve sâlih amel yapanlar, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirecektir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Kim tevbe eder ve sâlih amel yaparsa, o makbul bir kimse olarak Allah&#8217;a döner. Onlar yalan ve boş laf (konuşanlar)a rastladıklarında vekar ile geçip giderler ve kendilerine rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmazlar ve &#8216;Rabbimiz! Bize gözler sevinci eşler ve çocuklar lûtfet ve bizi korunanlara önder yap&#8217; derler. İşte onlar, sabretmelerine karşılık saraylarda ödüllendirilecekler ve orada bir sağlık dileği ve selâm ile karşılanacaklardır. Orada ebedî kalacaklardır. Ne güzel karargâh ve ne güzel makamdır orası! De ki: &#8216;Duanız (ibadetiniz) olmadıktan sonra rabbim sizi ne yapsın? (size haber verdiklerimi) yalanladınız. Bu yüzden cezalandırılmanız gerekecektir&#8217;.(Furkan/63-77)</p>
<p>Bu bakımdan durumu kendisine mübhem ve müşkil olan bir kimse nefsini bu ayetlerin mihengine vursun. Bu sıfatların varlığı güzel ahlâkın alâmetidir. Bütün bu sıfatların yokluğu ise, kötü ahlâkın alâmetidir! Bir kısmının bulunması, bir kısmının bulunmaması ise, güzel ahlâkın bir kısmının varlığına bir kısmının yokluğuna delâlet eder. Bu bakımdan kişi, bu sıfatların olmayanlarını elde etmeye ve olanlarını da korumaya çalışmalıdır.</p>
<p>Hadîsler</p>
<p>Mü&#8217;min bir kimse, kendi nefsi için sevdiğini kardeşi için de sever.47</p>
<p>Rasûlullah (s.a), mü&#8217;mini birçok sıfatlarla nitelendirmiştir ve bütün o sıfatlarla güzel ahlâka işaret ederek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Kim Allah&#8217;a ve son güne iman ediyorsa, misafirine ikramda bulunsun.48</p>
<p>Kim Allah&#8217;a ve son güne inanıyorsa komşusuna ikramda bulunsun.49</p>
<p>Kim Allah&#8217;a ve son güne iman etmişse hayrı söylesin veya sussun.50</p>
<p>Hz. Peygamber, mü&#8217;minlerin sıfatlarının güzel ahlâk olduğunu söyleyerek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Mü&#8217;minlerin iman yönünden en kâmilleri ahlâk yönünden en güzel olanlarıdır.51</p>
<p>Mü&#8217;min bir kimseyi susmuş ve vakarlı gördüğünüz zaman ona yaklaşınız. Çünkü öyle bir mü&#8217;min hikmeti telkin eder.52</p>
<p>İşlediği hayır kendisini sevindiriyor, işlediği kötülük kendisini üzüyorsa, muhakkak o mü&#8217;mindir.53</p>
<p>Hiçbir müslümana, kardeşine eziyet verici bir bakışla bakması helâl değildir.54</p>
<p>Hiçbir müslüman için başka bir müslümanı korkutmak helâl değildir.55</p>
<p>Sohbet edip yanyana oturan iki kişi ancak Allah&#8217;ın emanetiyle bir araya gelip otururlar. Öyle ise onların birisine kardeşinin istemediği bir sırrını ifşa etmek helâl değildir.56</p>
<p>Âlimlerden biri güzel ahlâkın alâmetlerini şöyle belirtmiştir: &#8216;Güzel ahlâk, kişinin çok hayâlı, eziyet vermeyen, sâlih, doğru sözlü, az konuşan, çok ibadet eden, az hata yapan kimse olmasıdır. Fuzulî konuşması pek az, hayır ve sılayı rahim yapar, vakarlı, çok sabırlı, çok şükredici, Allah&#8217;ın hükmüne râzı ve halîm olmasıdır. Şefkatli, iffetli, ince hisli olmasıdır. Lânet edici, küfürbaz, kovucu, gıybet yapıcı, aceleci, hasedci, cimri, gözüne ve diline sahip olma-yan değildir. Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için razı olur, Allah için öfkelenir. İşte güzel ahlâk budur. Hz. Peygamber&#8217;den (s.a) mü&#8217;minin ve münâfığın alâmeti sorulduğunda şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Muhakkak ki mü&#8217;min bir kimsenin himmeti namaz kılmak, oruç tutmak ve ibâdet yapmaktadır. Münâfık bir kimsenin himmeti hayvan gibi yemek ve içmektedir.57</p>
<p>Hâtim el-Esamm şöyle demiştir: &#8216;Mü&#8217;min bir kimse düşünce ve ibret almakla meşguldür. Münâfık bir kimse ise, hırs ve uzun emelle meşguldür. Mü&#8217;min bir kimse Allah&#8217;tan başka herkesten ümidini kesmiştir. Münâfık bir kimse Allah&#8217;tan başka herşeyde ummaktadır. Mü&#8217;min bir kimse Allah&#8217;tan başka herşeyden emindir. Münafık bir kimse Allah&#8217;tan başka herşeyden korkar. Mü&#8217;min bir kimse dinini değil, malını fedâ eder. Münâfık bir kimse ise malını değil, dinini fedâ eder. Mü&#8217;min bir kimse güzellik yapar ağlar, münâfık bir kimse kötülük yaptığı halde güler. Mü&#8217;min bir kimse yalnızlığı sever. Münâfık ise halk ile karışmayı sever. Mü&#8217;min bir kimse tohumu eker, bitmemesinden korkar. Münâfık bir kimse tohumu söker, başağı umar. Mü&#8217;min bir kimse siyaset için emreder, yasaklar ve ıslah eder, münâfık bir kimse ise riyaset için emreder, yasaklar ve ifsâd eder!&#8217;</p>
<p>Güzel ahlâkın denenmesinde kullanılan en iyi sistem, eziyete karşı sabır göstermek, cefaya karşı göğüs germektir. Bir kimse başkasının kötü ahlâkından şikayet ederse, onun bu şikayet edişi, kendisinin kötü ahlâklı olduğuna delâlet eder. Çünkü güzel ahlâk, eziyeti sineye çekmektir.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a) bir ara beraberinde Enes b. Mâlik olduğu halde yürüyordu. Bir bedevî arkasından yetişti ve onu şiddetle geri çekti. O ara Hz. Peygamber&#8217;in sırtında necran ma&#8217;mûlü bir kürk vardı. Kürkün kenarları kaba ve sertti. Enes der ki: &#8220;Hz. Peygamber&#8217;in boynuna baktım, bedevinin şiddetli çekişinden dolayı kürkün kenarı etine iz yapmıştı.</p>
<p>Bedevî şöyle dedi:</p>
<p>Ey Muhammed! Senin nezdinde bulunan Allah&#8217;ın malından bana ver!<br />
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) dönüp bedevinin yüzüne baktı. Güldükten sonra ona mal verilmesini emretti.58</p>
<p>Kureyşliler Hz. Peygamber&#8217;i fazlasıyla eziyet edip dövdükleri zaman, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Ey Allahım! Kavmimi bağışla, onlar bilmiyorlar.</p>
<p>Denildi ki, Hz. Peygamber&#8217;in bu duası Uhud&#8217;da olmuştur ve bunun içindir ki Allah Teâlâ, Hz. Peygamber hakkında aşağıdaki ayeti inzâl ederek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Gerçekten sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin. (Kalem/4)</p>
<p>İbrahim b. Edhem bir gün sahraya çıktı, bir askerle karşılaştı. Asker kendisine &#8216;Sen köle misin?&#8217; dedi. İbrahim &#8216;Evet&#8217; dedi. Asker &#8216;Mâmur yerler nerede?&#8217; dedi. İbrahim (kabristanı işaret ederek) &#8216;İşte!&#8217; dedi. Asker &#8216;Ben mâmur yerleri istiyorum!&#8217; deyince, İbrahim &#8216;İşte mâmur yerler kabristandır&#8217; dedi. Onun bu sözü askeri oldukça kızdırdı. Asker onun başına kırbaçla vurdu ve kendisini gerisin geriye şehre çevirdi. Arkadaşları karşılayıp hâdiseyi sorunca, asker kendilerine İbrahim&#8217;in söylediklerini haber verdi. Onlar askere dediler ki: &#8216;Bu, Edhem&#8217;in oğlu İbrahim&#8217;dir&#8217;. Bunun üzerine asker, atından inip el ve ayaklarını öperek kendisinden özür diledi. Sonra İbrahim&#8217;den &#8216;Sen neden askere ben köleyim de-din?&#8217; diye soruldu. İbrahim &#8220;O benden &#8216;sen kimin kölesisin&#8217; diye sormadı, &#8216;sen köle misin&#8217; diye sordu. Ben de Allah&#8217;ın kölesi olduğum için &#8216;evet&#8217; dedim. Fakat o benim başımı kırbaçlayınca ben Allah Teâlâ&#8217;dan kendisi için cennet istedim&#8221;. Bunun üzerine kendisine şöyle soruldu: &#8216;Nasıl olur? O sana zulmetti, sen ona cennet istiyorsun&#8217;. İbrahim &#8216;Ben onun eliyle bana dokunan eziyetten ötürü mükâfât göreceğimi biliyorum. Bu bakımdan benim ondan nasibimin hayır olup da onun benden nasibinin şer olmasını istemedim!&#8217; dedi.</p>
<p>Ebu Osman Hayri59 bir ziyafete davet edildi. Davet eden zat onu deniyordu. Davet edenin evine vardığı zaman, kendisine &#8216;Benim vaktim yoktur. Lütfen geri gidiniz&#8217; dedi. Bunun üzerine Ebu Osman geri döndü, biraz ilerledikten sonra davet eden ikinci bir defa onu çağırarak &#8216;Hocam, gel!&#8217; dedi. Ebu Osman geri dönünce ilk söylediği gibi söyledi. Üçüncü bir defa onu çağırdı ve kendisine &#8216;Vaktin icabı olarak geri dön, git!&#8217; dedi. Bunun üzerine Ebu Osman geri döndü&#8230; Kapıya vardığı zaman davetçi birinci sözünün benzerini tekrarladı. Bunun üzerine Ebu Osman tekrar döndü. Sonra dördüncü defa geldi ve yine davet sahibi onu geri çevirdi. Birkaç defa tekrar edinceye kadar böyle yaptı. Bütün bunlara rağmen Ebu Osman bozulmadı ve tınmadı. Bu durumu gören davet sahibi, Ebu Osman&#8217;ın ayaklarına kapanarak şöyle dedi: &#8216;Hocam! Seni denemek istedim. Senin ahlâkın ne güzelmiş!&#8217; Buna karşı Ebu Osman şu cevabı verdi: &#8216;Bende gördüğün bu ahlâk var ya, köpek ahlâkıdır. Çünkü köpeği çağırdığın zaman gelir, kovduğun zaman gider&#8217;.</p>
<p>Yine şöyle rivayet ediliyor: Birgün Nisabur&#8217;un bir çarşısından geçiyordu. Üzerine çarşıya bakan bir evden bir mangal dolusu kül döküldü. Bunun üzerine bineğinden indi, şükür secdesine ka-pandı. Sonra elbiselerinden külü silkti ve hiçbir şey söylemedi. Kendisine &#8216;neden sen onlara çıkışmadın?&#8217; denildiği zaman dedi ki: &#8216;Ateşe müstehak olan bir kimse kül ile kurtulursa kızmaya hakkı yoktur&#8217;.</p>
<p>Rivayet ediliyor ki Ali b. Mûsa er-Rıza&#8217;nın annesi siyah olduğundan dolayı rengi siyaha çalıyordu. Nisabur&#8217;da kapısında bir hamam vardı. Hamama girmek istediği zaman, hamamcı hamamı kendisi için boşaltıyordu. Bir gün hamama girdi. O girdikten sonra hamamcı kapıyı kilitledi. Bir kısım ihtiyaçlarını görmek için dışarı çıktığında bir köylü hamama gelip kapıyı açtı ve hamama girdi. Elbisesini çıkardı ve yıkanmaya gitti. Ali b. Mûsa er-Rıza&#8217;yı gördü. Siyah olduğundan dolayı hamamın hizmetçilerinden biri olduğunu zannetti ve ona &#8216;Kalk! Bana su getir!&#8217; dedi. Bunun üzerine Ali (k.s) kalktı, onun bütün emirlerini yerine getirdi. Hamamcı geri dönünce köylünün elbiselerini gördü ve Ali b. Mûsa er-Rıza ile konuşmasını dinledi. Bunun üzerine korkarak hamamı terkedip kaçtı. İkisini hamamda başbaşa bıraktı. Ali (k.s) hamamdan çıkınca hamamcının nerede olduğunu sordu. Kendisine denildi ki: &#8216;Cereyan eden hâdiseden korkup kaçtı&#8217;. Bunun üzerine Ali (k.s) &#8216;Kaçması gerekmezdi. Günah, suyunu (menisini) siyah bir cariyenin rahmine dökenindir&#8217; dedi.</p>
<p>Rivayet ediliyor ki Ebu Abdullah el-Hayyat, dükkânının kapısında otururdu. Onun ateşperest bir arkadaşı vardı. O ateşperest, Ebu Abdullah&#8217;ı siftah ettiriyordu. Ebu Abdullah ona herhangi birşey diktiği zaman ateşperest, Ebu Abdullah&#8217;a kalp (sahte) paralar veriyordu. Ebu Abdullah da onun kalp paralarını olduğu gibi alır, paraların kalp olduğunu yüzüne vurmaz ve geri de çevirmezdi. Günün birinde Ebu Abdullah bir ihtiyacını karşılamaya gitti. Ateşperest gelip de kendisini göremeyince ücreti çırağa verdi. Dikilmek için bıraktığı elbiseleri istedi, verdiği para yine sahteydi. Çırak paraya baktığı zaman sahte olduğunu anlaya-rak, ateşpereste geri verdi. Ebu Abdullah geldiği zaman talebe kendisine hâdiseyi anlattı. Bunun üzerine Ebu Abdullah çırağa İyi bir iş yapmamışsın. O ateşperest bir seneden beri bana bu şekilde para veriyordu. Ben de buna karşı sabreder, kendisinden paraları alır, o paralarla başka bir müslümanı kandırmasın diye kuyuya atardım&#8217; dedi.</p>
<p>Yûsuf b. Esbât güzel ahlâkın alâmetlerinin on haslet olduğunu söylemiştir:<br />
1.Arkadaşlarıyla az ihtilâf etmek,</p>
<p>2.İnsaflı olmak,</p>
<p>3.Arkadaşlarının ayıplarını aramaktan vazgeçmek,</p>
<p>4.Görünen günahları güzel mânâlara hamletmeye gayret göstermek,</p>
<p>5.Arkadaşlarının mâzeretlerini kabul etmek,</p>
<p>6.Arkadaşlarının eziyetlerine tahammül etmek,</p>
<p>7.Kendi nefsini kınamak,</p>
<p>8.Başkasının ayıplarını değil, kendi ayıbını öğrenmeye çalışmak,</p>
<p>9.Büyüğe ve küçüğe karşı güler yüzlü olmak,</p>
<p>10.İster kendisinden büyük, ister küçük olsun herkes ile yumuşak konuşmak.<br />
Sehl&#8217;e güzel ahlâkın ne olduğu soruldu. &#8216;Onun en azı eziyete göğüs germek, karşılık vermeyi bırakmak, zâlime rahmet istemek, af dilemek ve ona şefkat göstermektir&#8217; dedi.</p>
<p>Ahnef b. Kays&#8217;a &#8216;Sen hilmi kimden öğrendin?&#8217; diye soruldu. &#8216;Kays b. Âsım&#8217;dan öğrendim&#8217; dedi. &#8216;Onun hilm derecesi nedir?&#8217; diye sorulunca, cevap olarak şöyle demiştir: &#8220;Bir ara evinde oturuyordu. Cariyesi, üzerinde kebap bulunan ve ateş dolu bir mangal getiriyordu. Mangal elinden Kays&#8217;ın küçük bir oğlunun üzerine düştü ve çocuk yanarak öldü. Bu manzara karşısında cariye dehşete kapıldı. Cariyeyi teskin etmek için &#8216;Senin korkmana gerek yok. Seni Allah rızası için âzad ediyorum&#8217; dedi&#8221;.Çocuklar Veysel Karanî&#8217;yi gördükleri zaman taşa tutarlardı. Veysel Karâni onlara &#8216;Kardeşlerim! Eğer mutlaka bana taş ata-caksanız bari küçük taşları atın da bacaklarımı kanatıp da beni namaz kılmaktan alıkoymasın&#8217; derdi.<br />
Adamın biri, Ahnef b. Kays&#8217;a sövdü. O cevap vermedi, adam onun arkasını takip edip küfretmeye devam ediyordu. Ahnef, ma-halleye yaklaştığı zaman durdu ve söven adama şöyle dedi: &#8216;Eğer senin küfürlerin bitmediyse kalanları da söyle burada bitsin ki ka-bilenin cahilleri senin küfrettiğini duyup da sana eziyet vermesin-ler&#8217;.</p>
<p>Rivayet ediliyor ki Hz. Ali (r.a), bir köleyi çağırdı. Köle kendi-sine cevap vermedi. İkinci ve üçüncü defa çağırdı yine cevap ver-medi. Bunun üzerine kalkıp kölenin yanına geldi. Baktı ki köle, sırt üstü uzanmış yatıyor.<br />
-Ey köle! Çağırdığımı duymuyor musun?</p>
<p>-Evet, duyuyorum.</p>
<p>-O halde neden bana cevap vermiyorsun?</p>
<p>-Senin ceza vermeyeceğinden emin olduğum için tembellik yaptım.</p>
<p>-O halde git! Sen Allah rızası için hürsün.</p>
<p>Bir kadın Mâlik b. Dinar&#8217;a &#8216;Ey riyakâr!&#8217; diye bağırdı. Mâlik kadına şöyle dedi: &#8216;Ey kadın! Basralıların kaybettiği ismimi sen buldun!&#8217;</p>
<p>Yahya b. Ziyad el-Hârisi&#8217;nin ahlâksız bir kölesi vardı, Yahya&#8217;ya &#8216;Bu köleyi neden besliyorsun!?&#8217; diye sorulunca &#8216;Ondan gördüklerime tahammül edip hilm sıfatını öğreneyim diye tutuyorum!&#8217; cevabını verdi.</p>
<p>İşte buraya kadar söylediklerimiz, riyazet sûretiyle uysallaştırılmış nefislerdir. Dolayısıyla bu nefislerin ahlâkları normalleşmiştir. İç âlemleri hile ve hasedden durulmuştur. Böylece Allah Teâlâ&#8217;nın takdirine rıza göstermek meyvesini vermeye başlamıştır. Bu ise, güzel ahlâkın en son zirvesidir. Çünkü Allah Teâlâ&#8217;nın takdirini hoş görmeyip ona rıza göstermeyen bir kimse, kötü ahlâkın en alt derecesine düşmüştür. İşte bahsi geçen bu kahramanların -söylediğimiz gibi- zâhirlerinde güzel ahlâkın alâmetleri belirmiştir. Bu bakımdan nefsinde bu alâmetleri göremeyen bir kimsenin, nefsine aldanması uygun değildir. Onu güzel ahlâklı sanması hiç de yerinde bir hareket değildir. Aksine böyle bir kimse için en uygunu riyazet ve mücahede ile meşgul olup nefsini güzel ahlâk derecesine çıkarmaktır. Çünkü güzel ahlâkın derecesi, yüce bir derecedir. Ona ancak mukarrebin ve sıddîklar ulaşmışlardır.</p>
<p>47)Müslim, Buhârî<br />
48)Müslim, Buhârî<br />
49)Müslim, Buhârî<br />
50)Müslim, Buhârî<br />
51)Daha Önce geçmişti.<br />
52)İbn Mâce<br />
53)İmam Ahmed, Taberânî, Hâkim<br />
54)İbn Mübârek<br />
55)Taberânî<br />
56)Daha önce geçmişti.<br />
57)Irâkî aslına rastlamadığını söylemektedir.<br />
58)Müslim, Buhârî<br />
59) Adı Sa&#8217;d b. İsmail&#8217;dir, Nişabur&#8217;da otururdu. Şâh el-Kirmânî ve Yahya b. Muaz er-Râzî ile arkadaşlık yapmıştır. H. 298 senesinde vefat etmiştir.</p>
<p>İhyau Ulumuddin İmam Gazali</p>
<p>islami sohbet,güzel ahlakın alametleri nelerdir,ahlak ile ilgili makale</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/guzel-ahlakin-alametleri-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güzel Ahlak&#8217;a Ulaştıran Sebepler</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/guzel-ahlaka-ulastiran-sebepler.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/guzel-ahlaka-ulastiran-sebepler.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 12:19:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[ebedi ceza]]></category>
		<category><![CDATA[günah]]></category>
		<category><![CDATA[güzel ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[İTAAT]]></category>
		<category><![CDATA[kalbe tesir]]></category>
		<category><![CDATA[nefsin tezkiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberler ve velîler]]></category>
		<category><![CDATA[Saadet]]></category>
		<category><![CDATA[Tevbe kapısının]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=9589</guid>
		<description><![CDATA[Anlaşıldı ki güzel ahlâk, akıl kuvvetinin îtidal ve normal derecesine, hikmet'in kemâline, öfke ve şehvet kuvvetinin normal olup akla ve şeriate itaat etmesine]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Anlaşıldı ki güzel ahlâk, akıl kuvvetinin îtidal ve normal derecesine, hikmet&#8217;in kemâline, öfke ve şehvet kuvvetinin normal olup akla ve şeriate itaat etmesine bağlıdır. Bu normallik, iki yönden meydana gelir.</p>
<p>1.İlâhî bir cömertlikle, fıtrî bir kemâlle hâsıl olur. Öyle ki insan, kâmil bir akıl ile doğar. Güzel ahlâklı olarak dünyaya gelir.Hatta şehvet ve gazabı da korunmuştur! Onun şehvet ve öfkesi,akla ve ilâhî nizama itaat edecek ve normal bir şekilde yaratılmıştır. Bu bakımdan bu kimse öğrenmeksizin âlim olur.<br />
Öğrenmeden terbiyeli olur. Örneğin Hz. İsa (a.s), Hz. Yahya (a.s) ve bütün peygamberler böyledir. Tabiat ve yaratılışta gayret sûretiyle elde edilen bir şeyin bulunması uzak bir ihtimal değildir. Nice çocuklar vardır ki doğru lehçeli, cömert, cesaretli olduğu halde yaratılmıştır ve bazen de bunun aksi olur. Arıcak bu vasıflar alıştırma yoluyla ve güzel ahlâkla ahlâklanmış kimselerle oturup-kalkmak sûretiyle elde edilir.</p>
<p>2.Bu ahlâkları mücahede ve riyazet yoluyla elde etmektir. Bundan gayem, nefsi güzel ahlâkın istediği hareket ve fiillere zorlamaktır. Mesela cömertlik ahlâkını elde etmek isteyen bir kimse için yol cömertlik fiilini âdet haline getirmek için nefsini zorlayarak alıştırmaktır. Bu da malın verilmesi demektir. Daimî bir şekilde mal vererek bunu zoraki bir şekilde nefsine kabul ettirmeli ve bu hususta nefsiyle mücahede etmelidir. Ta ki bu, nefsi için tabiîleşip kolay hale gelinceye kadar&#8230; Böylece nefis, cömert olur.<br />
Böylece nefsine tevazu ahlâkını kazandırmak isteyen bir kimse,nefsine kibir ve gurur galip geldiği halde şu yolda onu elde edebilir: Uzun bir müddet mütevazi kimselerin fiillerine devam etmeli ve bu devamlılık müddetince nefsiyle mücahede edip zoraki bir şekilde onu bu yöne sevketmelidir. Bu ahlâk, nefsin ahlâkı olup, onda tabiî bir şekil alıp, kolayca onda yerleşinceye kadar devam etmelidir. Şer&#8217;an ve dinen güzel ahlâkların tamamı bu yol ile elde edilir. Kişinin gayesi, kendisinden çıkan fiillerden zevk alması olmalıdır. Bu bakımdan verdiğinden dolayı, vermiş olduğu maldan zevk alan bir kimse cömert bir kimsedir. İstemeyerek veren bir kimse ise, cömert sayılmaz. Mütevâzi kimse ise, tevâzudan lezzet duyar. Dinî ahlâklar ancak nefis, güzel âdetlerin tamamını îtiyad haline getirince ve kötü fiillerin tamamını terkedince yerleşir. Güzel fiillere aşık olan ve onlardan zevk duyan bir kimsenin devam etmesi gibi bunlara devam etmedikçe ve aynı zamanda çirkin fiilleri kerih görüp onlardan elem duymadıkça, güzel ahlâk onun kalbinde yerleşmez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Benim gözümün nûru, namazda kılındı.39</p>
<p>İbâdetlerin yapılması ve mahzurların terkedilmesi kerahet ve ağırlıkla beraber olursa, bu eksikliktir. Kul bununla saadetin kemâline erişemez. Mücâhede ile bunlara devam etmek hayırlıdır. Fakat hayırlı olması, terketmesine nisbetendir. İsteyerek yapmasına nisbeten değil&#8230; Bu sırra binaen Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Bir de sabır ve namazla Allah&#8217;tan yardım isteyin. Gerçi bu ağır gelir. Fakat saygılı kimselere değil&#8230;.39) Nesaî(Bakara/45) Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Rıza halinde Allah&#8217;a ibâdet et! Eğer buna gücün yetmiyorsa istemediğin birşeye sabretmekte çok hayır vardır.40</p>
<p>Güzel ahlâktan ötürü va&#8217;dedilen saadete ermek için bazen ibadetten lezzet almak, mâsiyeti hor görmek, bazen de tam aksini hissetmek yeterli değildir. Aksine daimî ve hayat boyunca böyle olmalıdır ki güzel ahlâktan ötürü va&#8217;dedilen saadete hakkıyla erilsin! Hayat uzadıkça fazilet daha yerleşir ve daha kemâle erer ve bu sırra binaendir ki Hz. Peygamber&#8217;e saadet sorulduğu zaman şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Saadet, Allah&#8217;a ibadette uzun ömürlü olmaktır.41</p>
<p>Bunun için de peygamberler ve velîler ölümü hoş görmemişlerdir. Çünkü dünya, âhiretin tarlasıdır. Hayatın uzamasıyla ibâdetler fazlalaşır, o nisbette de sevap çoğalır, nefsi de daha temiz olur. Ahlâk daha kuvvetlenir ve daha yerleşir, ibâdetlerin hedefi, kalbe tesir etmeleridir. Kalbe tesir etmeleri ise, ancak ibâdetlere devam etmekle mümkün olur. Bunlardan gaye, nefisten dünya sevgisini kesmek, Allah sevgisini yerleştirmektir. İnsanı öyle bir raddeye getirmektir ki Allah ile mülâki olmaktan, onun nezdinde, daha sevimli birşey olmamalıdır ve elindeki bütün imkânları kendisini Allah&#8217;a götüren yolda kullanmalıdır. İnsanın öfkesi ve şehveti insanın hizmetine verilen şeylerdendir. Bunların güzel kullanılması da ancak ilâhî nizam ve aklın terazisiyle ölçülmesine bağlıdır. Sonra onunla sevinmeli ve ondan lezzet almalıdır. Namazın gözün nuru olacak bir raddeye gelmesini, ibâdetin lezzet verici bir duruma ulaşmasını uzak sanmak uygun değildir. Çünkü âdet, nefiste bunlardan daha garip acaiplikleri istemektedir. Zira biz görürüz ki padişahlar ve servet sahipleri daimî üzüntüler içerisindedirler. Kumarcıyı görürüz ki, bazen kumarından ve içinde kıvrandığı çirkin fiilinden ötürü öyle bir ferahlık ve lezzet duyar ki halkın kumarsız sevinmesi bunun yanında az sayılır. Oysa kumar, çoğu zaman kişinin malını tamamen giderir, evini yıkar, kendisini müflis bırakır. Bununla beraber kişi kumarı sever ve ondan lezzet alır. Oysa bu, uzun zamandan beri kumara olan alışkanlığmdandır.</p>
<p>Güvercin ve kuşlarla oynayan da böyledir. Bazen bütün gün ayakta, güneşin hararetinde bekler. Oysa kuşlara, hareketlerine, uçuşlarına, gökte halka olmalarına karşı duyduğu sevgiden ötürü o zahmetin elemini hissetmez. Hatta biz, aldatıcı fâsığı görürüz ki kendisi her türlü eza ve cefaya karşı sabır göstermekle iftihar eder. Bu hareketinden dolayı asılmaya bile sabır göstermekle böbürlenir. Bütün bunlarla beraber o nefsiyle mağrurdur. Bunlara karşı sabırlı olmasıyla iftihar eder. Hatta bunu nefsine böbürlenme vesilesi yapar. İçlerinden bazılarını yaptığını veya başkasının yaptığını ikrar ve itiraf etmek için azaları parça parça kesildiği halde inkârcılıkta ısrar ettiğini, kendisine tatbik edilen eziyetlere perva etmediğini görürsün. Mükemmellik, erkeklik ve kahramanlık kabul ettiği bu metânetinden dolayı sevinir. İçindeki azaba rağmen durumları kendisi için göz aydınlığı ve böbürlenmesinin sebebi olmuş olur. Hatta kadınlara benzetmek için tüylerini yolmak, yüzünü süslemek ve kadınlarla karışmakta muhannes bir kimsenin halinden daha kötü ve daha çirkin bir hâl olmadığı halde, buna rağmen görürsün ki muhannes kişi, bu halinden ötürü bir sevinç içindedir. Muhanneslikte mâhir olduğundan dolayı böbürlenmekte, muhanneslikteki bu durumu ile iftihar etmektedir. Hatta padişah ve âlimler arasında birbirlerine karşı iftihar yarışması yapıldığı gibi, hacamatçılar ve süpürgecilerin arasında da sanatlarından dolayı iftihar yarışmasının yapıldığını görürsün. Bütün bunlar, daimî bir şekilde bir tarza devam etmenin ve bunu âdet edinmenin sonuçlarındandır. Uzun bir müddet devam etmek, oturup-kalktığı ve tanıdığı kimselerde bunu görmek, böyle yapmasına yol açar. Bu bakımdan madem ki nefis, âdetten ötürü bâtıldan lezzet alıp ona ve çirkin şeylere meylediyor, o halde bir müddet hakka döndürüldüğü takdirde ve hakka devam etmesi sağlandığı müddetçe nasıl haktan lezzet almayabilir? Nefsin o kötü işlere meyletmesi tabiatı gereğidir. Çamurun yenmesine meyletmeye benzer. Zira çamur yemek, âdetin neticesi olarak bazı insanlarda galip gelir. Fakat nefsin hikmete, Allah sevgisine ve Allah marifetine meyletmesi ise tıpkı yemeye ve içmeye meyletmesi gibidir. Bu ise kalp tabiatının gereğidir. Çünkü bu rabbânî bir emirdir. Nefsin şehvet isteklerine meyletmesi aslında garip ve tabiatına sonradan gelmiştir. Kalbin gıdası hikmet, mârifet ve Allah sevgisidir. Fakat nefis, kendisinde vâki olan bir hastalıktan dolayı, tabiatının isteğinden uzaklaşmıştır. Nitekim insan midesinde hastalık olur ve bundan dolayı mide, yemek ve içmeyi istemez. Oysa bunların ikisi de midenin yaşamasının sebepleridir. Bu bakımdan Allah&#8217;tan başka herhangi birşeyin sevgisine meyleden her kalp, meyletmesi nisbetinde hastadır. Ancak o şey Allah sevgisinde ona yardımcı olduğu için seviyorsa, bu takdirde durum değişir. Allah&#8217;ın dininin sevgisinde kendisine yardımcı olan birşeyi sevmek, kalpte bir hastalığın varlığına delâlet etmez.</p>
<p>O halde kesinlikle anlaşıldı ki, bu güzel ahlâkları riyazet yoluyla kazanmak mümkündür. Riyazet demek, kendisinden çıkan fiilleri başlangıçta zoraki bir şekilde, sonra da kendisine tâbi olsun diye işlemek demektir. Bu ise kalp ile âzâlar arasındaki ilginin şaşılacak hallerindendir. Bundan gayem nefis ve bedendir. Zira kalpte beliren her sıfat, eserini âzâlar üzerinde gösterir. Hatta âzâlar, ancak o sıfata uygun olarak hareket ederler. Âzâların yaptığı her fiilden bir eser kalbe yükselir. Oradaki iş, devir ve teselsüldür. Bu ise bir misâl ile bilinir. Yazmakta usta olmak isteyen bir kimse için, kâtib (hattat) olabilmek için nefsî bir sıfat vardır. El ile bir kâtibin yaptığını yapmaktan ve uzun bir müddet buna devam etmek-ten başka kendisinin bir yolu yoktur. Bu ise güzel yazıyı hikâye etmektir. Çünkü kâtibin yaptığı güzel yazıdır. Bu bakımdan kendisini zorlamak sûretiyle kendisini kâtibe benzetmeye çalışmalıdır. Sonra durmadan buna devam etmelidir ki bu, nefsinde sâbitleşmiş bir sıfat olsun! Bu bakımdan sonunda güzel yazı, tabiî olarak bundan ortaya çıkacaktır. Tıpkı başlangıçta zoraki bir şekilde kendisinden ortaya çıktığı gibi.,. O halde yazısını güzelleştiren kendisidir. Fakat başlangıçta bu iş zorlukla oldu. Ancak bu zorluktan kalbe bir eser yükseldi. Sonra o eser kalpten âzâya (ele) indi. İşte böylece kişi, tabiî olarak, güzel yazı yazmaya başladı. Böylece fakîh olmayı isteyen bir kimse için fakîhlerin yaptıklarını yapmaktan başka yol yoktur. Onların fiilleri ise, durmadan fıkhı tekrar etmek, bunun tekrarlanmasından kalbine fıkıh sıfatı yükselinceye kadar buna devam etmektir, böylece fakîh olur. Böylece, cömert, namuslu, halîm ve mütevazi olmak isteyen bir kimsenin de, bu karakterde bulunan kimselerin fiillerini zorlaya zorlaya yapması gerekir. Bu fiiller kendisi için tabiîleşinceye kadar buna devam etmelidir. Bu bakımdan bunun ilâcı ancak böyle yapmaktır. Nasıl ki fakîh olmayı isteyen bir kimse, bir gece de fakih olamadığı için ümitsiz olmuyorsa ve bir gece çalışıp tekrar etmekle bu mertebeye varamıyorsa, aynen bunun gibi nefsin tezkiyesine, mükemmel olmasına ve güzel amellerle süslenmesine talip olan bir kimse de bir günün ibâdetiyle bu hedefe varamaz ve bir günün isyanıyla da bundan mahrum olmaz.</p>
<p>Bu söylediklerimiz şu sözün mânâsıdır: Bir tek büyük günah, ebedî cezayı gerektirmez. Fakat tekrar etmeyi bir gün terketmek insanı benzerine çağırır, sonra azar azar bu çağırma devam eder. Öyle ki nefis, tembelliğe alışır, sonunda tahsili kökten terkeder ve böylece fıkhın fazileti elinden kaçar. Küçük günahlar da böyledir. Onların bir kısmı insanı başka kısınma çeker, sonunda saadetin temelini, ve imanın esasını yıkmak sûretiyle, elden kaçırıncaya kadar devam eder! Nasıl bir gece yapılan tekrarın tesiri, nefsin fıkhında hissedilmiyorsa, nefsin fıkhı tedric yoluyla bedenin gelişmesi, kâmetin uzaması gibi yavaş yavaş beliriyorsa, bir taatin tesiri de nefsin tezkiyesinde ve temizlenmesinde derhal tesirini göstermez. Fakat az bir taatı hakir görmek de uygun değildir. Çünkü taatin çoğu tesir eder. Taatin çoğu ise, azlarından meydana gelmiştir. Bu bakımdan her azın tesiri vardır. Hiçbir taat yoktur ki, gizli de olsa onun bir tesiri bulunmasın. Bu bakımdan kesinlikle onun sevabı vardır. Sevap ise tesir karşılığıdır. Günah da böyledir. Nice fakîh vardır ki, bir gün ve bir gecenin boş geçirilmesini pek önemsemezler ve böylece gün be gün nefsini daimî bir şekilde geciktirirler. Sonunda tabiatı, fıkhı kabul etmekten çıkar. Küçük günahları önemsemeyen, daimî bir şekilde nefsini tevbeden alıkoyan, ölümün ansızın gelip gırtlağına yapışmasına kadar veya günahların karanlığı kalbinin üzerinde birikip tevbe etmesi zorlaşıncaya kadar bekleyen bir kimsenin hükmü de böyledir. Zira az, insanı çoğa davet eder. Böylece kalp, şehvetlerin zincirleriyle bağlanmış olur. Bir daha da kalbi, şehvetlerin pençesinden kurtarmak mümkün olmaz. Tevbe kapısının kapanmasının mânâsı bu demektir. Allah Teâlâ&#8217;nın şu ayet-i celîlesiyle bu kasdedilmiştir:</p>
<p>Biz onların önlerine bir engel, arkalarına bir engel çekip kendilerini sardık; artık görmezler.(Yâsîn/9) Bu sırra binaen Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir:</p>
<p>İman, kalpte beyaz bir nokta olarak görünür. İman arttıkça bu beyazlık da artar. Ne zaman ki kul, imanın kemâline varırsa, o zaman kalbin tamamı beyazlaşır. Münafıklık, kalpte siyah bir nokta olarak görünür. Münafıklık arttıkça o siyahlık da artar. Kul, tam bir münafık olduğu zaman kalbin tamamı kararır!</p>
<p>Bu bakımdan anlaşıldı ki güzel ahlâklar, bazen tabiat veya fıtratla, bazen de güzel fiillerin alışkanlık hâline getirilmesiyle ve bazen de güzel fiil sahiplerinin tanınması ve onlarla arkadaşlık etmekle elde edilir. Çünkü o güzel fiil sahipleri güzelliğin, salâh ve takvânın arkadaşlarıdır. Zira tabiat tabiattan hem şerri, hem de hayrı alır. Bu nedenle hakkında bu üç durumun gerçekleştiği -öğrenmek, âdet ve tabiat yönünden fazilet sahibi olan- bir kimsenin fazileti, faziletin zirvesi demektir. Rezil olan ve kötü arkadaşları bulunan, onlardan kötülüğü öğrenen, âdet edinilecek kadar şer sebeplerini kendisinde toplayan bir kimse ise, son derece Allah&#8217;tan uzaktır. Bu iki derece arasında bulunan bir kimse ise, bahsi geçen bu durumlardan bazılarının bulunduğu bir kimsedir. Bunların herbirinin yakınlık ve uzaklıkta, kişinin sıfat ve durumunun isteğine göre bir derecesi vardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek, kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.(Zilzâl/7-8)</p>
<p>Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler.(Nahl/33)</p>
<p>39) Nesaî<br />
40)Taberânî<br />
41)Deylemî</p>
<p>İhyau Ulumid din İmam Gazali</p>
<p>islaami sohbet,güzel ahlaka ulaşmanın yolları imam gazali</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/guzel-ahlaka-ulastiran-sebepler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Amelden Sonra Nefis Muhasebesi</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/amelden-sonra-nefis-muhasebesi.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/amelden-sonra-nefis-muhasebesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 06:00:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[amel]]></category>
		<category><![CDATA[azalar]]></category>
		<category><![CDATA[çığlık]]></category>
		<category><![CDATA[firdevs]]></category>
		<category><![CDATA[günah]]></category>
		<category><![CDATA[hesaba çekme]]></category>
		<category><![CDATA[kul]]></category>
		<category><![CDATA[nefis]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[nefsi muâhaze]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=9576</guid>
		<description><![CDATA[Kulun, günün başlangıcında hakkı tavsiye etmek üzere nefsiyle anlaştığı bir vakti olduğu gibi günün sonunda da bir saati olmalıdır ki o saatte nefsi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Amelden Sonra Muhâsebe-i Nefs&#8217;in Hakîkati</p>
<p>Kulun, günün başlangıcında hakkı tavsiye etmek üzere nefsiyle anlaştığı bir vakti olduğu gibi günün sonunda da bir saati olmalıdır ki o saatte nefsi muâhaze etmeli, durumlarını muhasebeye çekmelidir. Nitekim dünyada, tüccarlar ortaklarıyla her sene veya her ay veya her gün bu şekilde hesap görürler. Tüccarlar dünyaya harîs olduklarından ve ellerinden kaçması kendileri için daha hayırlı olan bir şeyin kaçmasından korktuklarından dolayı böyle yaparlar. Oysa o dünyalığı elde etseler bile, ancak az bir müddet ellerinde kalabilir. O halde, akıllı bir kimse ebedî saadet ve şekavetin tehlikesiyle ilgili olan konularda nefsini nasıl hesaba çekmez? Bu umursamamazlık ancak gaflet, mahrumiyet ve az tevfîke mazhar olmaktan kaynaklanır. Böyle bir felaketten Allah Teâlâ&#8217;ya sığınırız.</p>
<p>Ortakla hesaplaşmaya oturmanın mânâsı; sermayenin tedkik edilmesi, kâr ve zarara bakılması demektir ki kendisi için fazlalık, eksiklikten görünsün. Eğer kâr olursa onu alır, ortağına teşekkür eder. Eğer bir zarar olursa ortağını kefil kılar. İleride o zararı kapatmayı ona yükler. İşte farz borçlarında ve o borcun kârı olan nafilelerde ve zararı olan günahlarda da kulun sermayesi böyledir. Bu tür ticaretin zamanı, bütün gündür. Bu, kötülüğü emreden nefisle yapılmış bir anlaşmadır. Bu bakımdan önce nefsini farzlar için hesaba çekmelidir. Eğer nefis farzları gereği gibi edâ etmişse, bu hareketten dolayı Allah&#8217;a şükür ve nefsi onun benzerini yapmaya teşvik etmelidir. Eğer nefis farzları terketmişse, farzların kazasını nefisten istemelidir. Eğer nefis eksik olarak onları edâ etmişse, eksikleri nafilelerle kapatmaya nefsi zorlamalıdır. Eğer nefis herhangi bir masiyeti irtikâb etmişse, nefsi cezalandırmak, azap vermek ve kınamakla meşgul olmalı ki nefis eksiklikleri te-lafi etsin. Tıpkı tüccarın, ortağına karşı bir habbenin (para birimi) ile bir kıratın (para birimi) hesabını sorduğu gibi&#8230;</p>
<p>Dolayısıyla fazlalık ve eksikliğin giriş noktalarını korur ki onların hiç birinde zarar etmesin. Nefsin zararından ve hilesinden de böyle korunması gerekir. Çünkü nefis aldatıcıdır. Bu bakımdan nefisten önce, bütün gün konuştuklarının hesabını sormalıdır. Kıyamette başkasının eline geçecek hesabı bizzat kendisi, nefsiyle görmelidir. İşte bakışını, kalbine gelenleri, düşüncelerini, kalkışını, oturuşunu, yemesini, içmesini ve uykusunu böylece tedkik etmelidir. Hatta susuşunu, duruşunu kontrol etmelidir. Nefis, bütün vâcib vazifelerini bildiği ve kendi kanaatine göre bu husustaki vâcibleri edâ etmeye kudretli olduğu kesinleştiği miktarda da onun için hesap olur. Böylece nefsin aleyhindeki geri kalan kısım kendisine görünür. Bu bakımdan ortağın açığını kalbine ve defterine yazdığı gibi, bunları nefsin aleyhine tesbit edip kalbinin sahifesine yazmalıdır. Sonra nefis borçludur. Ondan, borçlarını alması mümkündür. O borçların bir kısmını onu kefil kılmak suretiyle alır. Bir kısmını da geri vermek suretiyle. Bir kısmını da ondan ötürü nefse ceza vermek suretiyle alabilir. Bu alış şekillerinin hiçbiri, hesabı tedkik etmeden ve geri kalanı, vâcib olan haktan ayırmadan mümkün değildir. Bu hâsıl oldu mu bundan sonra nefisten istemek ve almak ile meşgul olmalıdır. Sonra nefsi bütün hayatından ötürü, gün gün, saat saat görünür ve görünmez bütün azalar hakkında hesaba çekmesi uygundur.</p>
<p>Tevbe b. Samt nefsini hesaba çeken bir zattı. Birgün hesap etti, altmış yaşında olduğunu gördü. Bu senelerin günlerini hesap etti, yirmibirbinbeşyüz (21.500) gün olduğunu gördü. Bir çığlık kopararak şöyle dedi: &#8216;Vay hâlime! Sultanlar sultanının huzuruna yirmi birbin (21.000) günah ile varacağım! Acaba her günde onbin (10.000) günah varsa ne olacaktır?&#8217; Bunları söyledikten sonra düşüp bayıldı. Yanına varıp baktıklarında ölmüş olduğunu gördüler. Bunun üzerine gaibden şöyle diyen bir ses işittiler: &#8216;En yüce Firdevs sana müjdeler olsun!&#8217;29</p>
<p>Nefsini, alıp verdiği nefeslerden, her saatta kalbi ve azalarıyla yapmış olduğu günahlardan hesaba çekmesi gerekir.</p>
<p>Eğer kul, her işlediği günaha karşılık evine bir taş atsa, kısa bir müddette evi taş ile dolardı. Fakat günahlardan korunmak konusunda ihmalkârlık yapar. Oysa (sağ ve solundaki) melekler onun yaptıklarını aleyhine kaydederler. Allah onun yaptıklarını teker teker sayar. Oysa o unutmuştur.</p>
<p>29) Beyhâkî, Şuab&#8217;ul-İman</p>
<p>İmam Gazali</p>
<p>islami sohbet,imam gazaliden nefis muhasebesi,nefsi hesaba çekmek,nefsi kontrol etmek,nefis muhasebesi ile ilgili imam gazaliden sözler</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/amelden-sonra-nefis-muhasebesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çeşitli İslami Sorular</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/cesitli-islami-sorular.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/cesitli-islami-sorular.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2012 08:16:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[basiret]]></category>
		<category><![CDATA[cami]]></category>
		<category><![CDATA[dilenci]]></category>
		<category><![CDATA[düsman]]></category>
		<category><![CDATA[hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[islami]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[zengin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=9538</guid>
		<description><![CDATA[SORU: Hilâfet, babadan oğula geçebilir mi; İslâmî olan hangisidir?

CEVAP: Hilâfet, babadan oğula geçme tarzında olmaz!.. Böyle bir kaide yok...

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>SORU: Hilâfet, babadan oğula geçebilir mi; İslâmî olan hangisidir?</p>
<p>CEVAP: Hilâfet, babadan oğula geçme tarzında olmaz!.. Böyle bir kaide yok&#8230;</p>
<p>Hazret-i Ömer&#8217;e dediler ki: &#8220;Bak sen vefat etmek üzeresin, ruhunu teslim etmek üzeresin; oğlunu geçirelim yerine!&#8221; dediler. Ona razı gelmedi.</p>
<p>Hall ü akd erbâbı olan havâs-ı müslimîn seçer de, tesadüfen onun oğluna denk gelirse; olur. Ama öyle babadan oğula geçmesi yoktur, bid&#8217;attir, doğru değildir. Müslümanların serbest olarak seçmesi lâzım!..</p>
<p>SORU: Osmanlı&#8217;yı Osmanlı yapan ırk mıdır?</p>
<p>CEVAP: Osmanlı&#8217;yı Osmanlı yapan İslâm terbiyesidir. Bizim beğenmemize sebep olan da odur. Yoksa, müslüman olmadıktan sonra, gideriz Fransız&#8217;ı beğeniriz, İngiliz&#8217;i beğeniriz. Başka milletlerin başka şeylerini beğeniriz. Biz Osmanlıları müslüman oldukları için beğeniyoruz. Kur&#8217;an&#8217;ı ve Rasûlullah&#8217;ın sünnetini iyi anlayıp, yaşadıkları için beğeniyoruz.</p>
<p>Bu mübarek topluluğun içinde de her çeşit insan var&#8230; Balkanlar&#8217;dan gelmiş Boşnak, Pomak kardeşlerimiz var&#8230; Bulgardan dönme, Yunandan dönme, Sırptan dönme kardeşlerimiz var&#8230; Geliyor, görüyoruz, tanıyoruz. &#8220;Ben Sırp idim, anam babam hristiyan, ben müslüman oldum.&#8221; diyor. Öpüb başımıza koyuyoruz, başımızın üstünde yeri var&#8230;</p>
<p>Kafkasya&#8217;dan gelmiş Çerkes, Abaza kardeşlerimiz var&#8230; Irak&#8217;tan gelmiş olanlar var&#8230; Kırım&#8217;dan gelmiş Tatar kardeşlerimiz var&#8230; Kıbrıs&#8217;tan gelenler var, Kuzey Afrika&#8217;dan gelenler var&#8230; Hareme zenci olarak gelmiş, başı kıvırcık saçlı, yüzü esmer olanlar var, Bilâl-i Habeşî gibi&#8230; Hepsi başımızın tacıdır.</p>
<p>İnsanı insan eden, sultan eden müslümanlığıdır, imanıdır; başka bir şey değildir. Babasının oğlu olsa bir insan; müslüman olmadıktan sonra insan sevemiyor. Bakıyorsun, &#8220;Evet, benim akrabamdır ama, gittiği yol yanlıştır.&#8221; diyorsun, evine gitmek istemiyorsun, sözünü dinlemek istemiyorsun. Çünkü zulüm yapıyor, haksızlık yapıyor&#8230; Çeşit çeşit şeyler yapıyor.</p>
<p>SORU: Zengin bir müslümanın cami yaptırması mı efdaldir yoksa, yoksullara yardım etmesi mi daha efdaldir?</p>
<p>CEVAP: Cami yaptırmanın sevabı hakkında çok hadis-i şerifler var&#8230; Bir fakirin ihtiyacını görmek hususunda da teşvikler var&#8230; Burada ikisi de hadis-i şeriflerde medhedilmiş ama, şöyle bir cevap verilebilir: Bir yerde cami varsa, yakın bir tarafa ikinci bir cami yapacağına, parasını ordaki başka bir hizmete tahsis etsin!..</p>
<p>Ama hiç cami olmayan bir yerde, cami çok önemli!.. Müslümanların toplaşma yeridir, sosyal merkezidir. O öncelik kazanıyor. Fukaranın ihtiyaçlarının giderilmesi bile camide olacağından, orda cami yapmak öncelik kazanabilir.</p>
<p>Yerine göre, aklını basiretini kullanacak müslüman; ona göre hareket edecek. Yerine göre hüküm değişiyor.</p>
<p>Bazan, yerine göre hükmün değişmesinin misali nedir?.. Peygamber Efendimiz bir seferde, &#8220;Oruç tutmayın!&#8221; dedi. Sahabenin bir kısmı oruç tuttular, bir kısmı tutmadılar. Oruç tutanlar sıcakta bayıldılar; oruç tutmayanlar sağlam kaldılar, hizmet ettiler. Ötekilere su taşıdılar, onlara yardımcı oldular. Peygamber Efendimiz (SAS): &#8220;Bu sefer, oruç tutmayanlar sevapları aldı, götürdü. Onlar kazandı&#8221; dedi. Halbuki, oruç tutmak sevaplı bir ibadet ama, &#8220;Bu sefer tutmayanlar kazandı.&#8221; dedi. Neden?.. Onlar dinç oldular, iş gördüler; onun için&#8230; Yerine göredir yâni bu iş&#8230;</p>
<p>Bizim büyüklerimiz de demişlerdir ki: &#8220;Hizmet esastır. Hizmetin olduğu yerde nafile ibadeti bırakır, hizmete koşarız!&#8221; Böyle demiş büyüklerimiz&#8230; &#8220;Nafile ibadet etmekten, bir müslümanın hizmetine koşmak daha önde gelir.&#8221; demişler.</p>
<p>Gözünü açacak müslüman&#8230; Hangi zamanda neyi yapmasını gerektiğini düşünerek, onu yapacak!..</p>
<p>SORU: Dilenciye para vermek sevap mıdır?</p>
<p>CEVAP: Dilenciye para verilir. Peygamber (SAS) diyor ki: &#8220;İsteyen kim olursa olsun, at üstünde gelse bile verin!&#8221; diyor. Verildiği zaman sevap olur amma, dilencileri gruplara ayırmak lâzım!.. Bu devirde bu işin tüccarları türedi. Baktın, işin tüccarıysa, gerçekten ihtiyacı yoksa, vermeyebilirsin. Gerçeğini, hakîkisini bulmağa gayret edersin. Bu adam sahtekârdır diye içinde tam bir his belirmiyorsa, o zaman küçük büyük bir şey verirsin. Vermeyi teşvik ediyor Peygamber (SAS)&#8230; Verince de sevap olur.</p>
<p>İçkiye harcarsa, kumara harcarsa, zinaya harcarsa&#8230; Burda dilenip, gidip şurda meyhanede içecekse, ona verilmez tabii&#8230; Bazısı cami kapısında cemaati ayartıyor, parayı topluyor. Ondan sonra gidiyor, günahını işliyor. Öyle olanlara vermemek lâzım!..</p>
<p>SORU: &#8220;Düşmanın silâhıyla silâhlanın!&#8221; sözü bir hadis midir?</p>
<p>CEVAP: Bu ayet-i kerime mealidir:</p>
<p>(Ve eiddûlehüm mesteta&#8217;tüm min kuvvetin ve min ribâtil hayli türhibûne bihî adüvvallahi ve adüvveküm) &#8220;Gücünüz yettiğince düşmanlara karşı hazırlanın, güç kuvvet hazırlayın, silâh hazırlayın! Binek hayvanları, süvariler hazırlayın!..&#8221; O zamanın şartlarına göre böyle ifade edilmiş. Bu Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in emridir.</p>
<p>SORU: Mevlâ nasib ederse hacca gideceğim. Tavsiyeniz otobüs mü, uçak mı?..</p>
<p>CEVAP: Benim âcizâne kanaatim, uçakla gitmeyi tavsiye ederim. Uçakla gitmenin daha iyi olduğu kanaatindeyim. Şu bakımdan: Gidiyorsun, yorgun olmadan, hasta olmadan ibadet edeceğin yere varıyorsun. Bir hafta yolda geçeceğine, bir hafta orda fazla ibadet ediyorsun. Yüzbin misli sevap Mekke&#8217;de&#8230; Medine&#8217;de bin misli sevap&#8230; E orada sevabı fazla kazanmağa bakmak daha iyidir. Çünkü biz oraya ibadete gidiyoruz.</p>
<p>&#8211;Hocam bir de Şam&#8217;ı göreyim, bir de Bağdad&#8217;ı göreyim&#8230;</p>
<p>&#8211;Tüccar mısın, turist misin?.. Abid misin, hac mı yapıyorsun, umre mi yapıyorsun, gezi mi yapıyorsun?..</p>
<p>Eğer ibadet düşünüyorsan, durumun müsaitse uçakla gitmek daha iyi&#8230; İnsan sıhhatle gider, yorulmadan orda ibadetine girişir. Çok ibadet yapar, kârlı döner. Yüzbin misli&#8230; Mekke-i Mükerreme&#8217;de kılınan bir namaz, başka yerde kılınanın yüzbin misli&#8230; Az değil&#8230;</p>
<p>SORU: Kafeste kuş beslemenin bir sakıncası var mıdır? Ayrıca evde beyaz güvercin beslemenin hükmü nedir?</p>
<p>CEVAP: Kafeste kuş beslemek, hürriyetini tahdit olduğu için, pek tatlı bir şey olmuyor. Ama, &#8220;O kuşlar zaten kafes kuşudur. Çıkarsa kediler parçalar.&#8221; diye biraz müsaade eden kimseler, alimler de var&#8230;</p>
<p>Takvâya uygun olan cihet; &#8220;Hiç bir mahlûkun hakkını geçirmemek, hiç bir kimseyi hapsetmemek gibi gibi düşünerek, beslemese daha iyi olur.&#8221; diyebiliriz.</p>
<p>SORU: Evde bir hayvan beslemek istiyorum; en güzel uygun olan hayvan hangisidir?</p>
<p>CEVAP: Köpek yasaktır. Efendimiz, evde köpek beslemeyi yasaklamış. Kedi olabilir. Kedi hakkında müsbet bir şey var&#8230; O da tabii fare, böcek vs.ye karşı evi korumuş da olabiliyor. Kuş mekruhtur. Çünkü, kafesin içine sokuluyor, hürriyeti tahdit edilmiş oluyor. Süs balıkları herhalde normaldir. Zâten onların dünyası o&#8230;</p>
<p>Koyun, keçi, sığır gibi şeyler beslemek hadis-i şerifte tavsiye edilmiştir. Çünkü, berekettir evde bunlar&#8230; Sütü olur, eti olur, yavrusu olur. Mümkün olsa, evlerimiz bahçeli olsa da hep beslense&#8230;</p>
<p>Tavuk beslenebilir. Tavuğun yumurtası vardır. Horozun bereketi vardır. Namaz vakitlerini nasıl bilir, sahurda nasıl kaldırır mübârek&#8230; Öter. Mübarek bir hayvandır horoz&#8230; Bunlar beslenebilir.</p>
<p>SORU: &#8220;Hiç ölmeyeceğini sanan bir insanın iş yapmasıyla çalış, çabala, iş yap; yarın öleceğinden korkan bir insanın korkusuyla müteyakkız bulun, korku üzere bulun!&#8221; sözünün hadis olmadığı söyleniyor; bizi bu konuda aydınlatırsanız memnun oluruz.</p>
<p>CEVAP: Beyhakî bu sözü Hazret-i Ömer RA&#8217;den rivayet etmiştir. Hazret-i Ömer de Peygamber Efendimiz&#8217;in sahabesindendir. Onun kendi sözü de olsa, bizim için kıymet ifade eder. Çünkü, sahabenin sözüdür; ona eser diye tabir ediliyor, o da bir kıymetli malzemedir bizim için&#8230; Ama sahabenin bazan Peygamber Efendimiz&#8217;den duyduğu şeyi nakletmesi vardır. Yâni kendiliğinden söylemez onu, Efendimiz&#8217;den duyduğu bir şeye göre söyler.</p>
<p>Bu mânâyı ifade eden ve hadis olan rivayetler de vardır. Bu Hazret-i Ömer&#8217;in sözüdür amma, Peygamber Efendimiz&#8217;in sözü olarak da bu mânâda rivayetler vardır. Mânâ olarak çok güzeldir, doğrudur. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışacak, yarın ölecekmiş gibi de uyanık olacak, takvâ ehli olacak!..</p>
<p>SORU: Sohbet toplantısı başlamış ise, toplantıya girerken yine selâm verilir mi?</p>
<p>CEVAP: Verilmez. Vaaz verilirken, Kur&#8217;an-ı Kerim okunurken, konuşma başlamışsa selâm verilmez. Ancak oturduğu yerde yakınlarına, ortalığı karıştırmayacak şekilde, hafifçe verebilir.</p>
<p>Abdest alırken, Kur&#8217;an okurken, namaz kılarken, böyle vaaz verilirken, ezan okunurken selâm verilmez.</p>
<p>SORU: Malazgirt ovası üzerindeki Sübhan Dağı&#8217;nın üzerinde bir su kuyusu varmış. Olduğu yerde kaynarmış ve kabarırmış, dışarıya taşmazmış. Bir kokusu varmış. Suyu kullanılmazmış. Buraya cehennemin bacası diyorlarmış. Böyle bir şey olabilir mi; bizi aydınlatırsanız memnun oluruz.</p>
<p>CEVAP: Sübhan Dağı cehennemin bacası değildir. Öyle şey olmaz, aslı esası yok&#8230; Sübhan dağı bir yanardağdır. Ağrı Dağı da bir yanardağdır, ondan daha yüksektir. İran üzerinde daha başka yanardağlar vardır, daha yüksektir. Tibet&#8217;te daha yüksek dağlar vardır, onlar sekizbin küsür metredir. Herbirisi birer bacadır. Yeryüzünün derinliklerindeki mağma tabakasının eriyen madenlerinin toprağın zayıf tarafından dışarı fışkırması, yanardağ dediğimiz şeydir. Cehennemin bacası değildir.</p>
<p>Ama öyle kuyu vardır, öyle acı suyu vardır. Yanardağ üzerinde bir kuyu olabilir. Kaynar su da olabilir.</p>
<p>Bursa&#8217;nın Uludağ&#8217;ı da bir yanardağdır. O Uludağ&#8217;ın eteğinden sıcak sıcak sular çıkıyor. Kimisi kükürtlü, kimisi demirli, kimisi başka madenlere sahip&#8230; Kimisi romatizmaya iyi geliyor, kimisi içmeye iyi geliyor. Allah&#8217;ın bir lütfu veyahut bir ibretidir bunlar&#8230;</p>
<p>SORU: Falanca yerde muhtar adayı olmayı düşünüyorum. Bu konuda çevrem beni teşvik ediyor. Fakat, görüşlerinize muhtaç olduğumdan durumumu size arzediyorum; ne emredersiniz?</p>
<p>CEVAP: Arkadaşları, çevresi kendisine rica ediyorlarsa, hizmetten kaçmak doğru olmaz. Kendisi talib olursa, bereketi olmaz da; başkaları teklif ederse, hayrı ve bereketi olur. O zaman hizmete koşsun, hayırlı hizmetler yapmayı Allah&#8217;tan istesin.</p>
<p>SORU: Bir insana vesvese geldiği nasıl anlaşılır? Bu tip vesveselerden dolayı kişi Allah&#8217;a hesap verecek midir?</p>
<p>CEVAP: Vesvese, insanın içine takılan bir söz veya fikirdir. İki de bir de &#8220;Şu şöyle, şu şöyle&#8230;&#8221; diye aklına geliyor, onu rahatsız ediyor. Şeytandan gelir: &#8220;Şunu şöyle yap&#8230; Şunu şöyle yap&#8230;&#8221; diye. Veya nefisten gelir: &#8220;Şunu istiyorum, şunu istiyorum&#8230; Şu şöyle olsa, ah kavuşsam&#8230;&#8221; filân tarzında&#8230; Tabii bunların hepsinin karşısında müslümanın yapacağı: Allah&#8217;ın emrine göre hareket etmek, nefsine hakim olmak, şeytana uymamaktır.</p>
<p>Vesvese bir de, &#8220;Acaba benim abdestim kaçtı mı?.. Acaba namazım oldu mu?..&#8221; vs. tarzındadır. O zaman da zann-ı galibine göre hareket edecek ve aşikâre bir şekilde, çok net olarak bir şey olmadıysa, vesveseye itibar etmeyecek. Tereddüt mü ediyorsun, kesin bilmiyor musun; kaçmadı o zaman&#8230; Tereddütle abdest bozulmaz.</p>
<p>SORU: Akşam, yatsı ve sabah ezanları okunurken, bazı köpekler garip bir ses çıkarıyorlar. Acaba bununla ilgili bilgi verebilir misiniz?</p>
<p>CEVAP: Hayvanlar bizim görmediğimiz bazı şeyleri görürler, bizim duymadığımız bazı şeyleri duyarlar. O bakımdan, onların o seslerinin bazı mânâsı olabilir. Hayırları isteyin, şerlerden Allah&#8217;a sığının!..</p>
<p>SORU: Çingenelerin aslı nereden gelmiştir, bunların ibadetleri kabul olur mu?</p>
<p>CEVAP: Çingenelerin aslıyla ilgili iki rivayet vardır: Birisi Hint tarafından geldikleri, birisi de Mısır&#8217;dan, Firavun&#8217;un kavminden geldikleri tarzındadır. Hâlâ Mısır&#8217;da o eski dine bağlı olanlara Kıptî derler. Egypt, Mısır demek&#8230; Kıptî sözü Mısır&#8217;la ilgili oluyor. Mısır&#8217;ın o Firavunlar zamanındaki kavminin artıkları, hâlâ var&#8230; Çingeneler o sülâleden gelmiştir deniliyor.</p>
<p>Bir rivayete göre de Hindistan&#8217;dan gelmişlerdir. Seyahat ede ede bu taraflara gelmiş, yürümüş gitmişlerdir deniliyor. İspanya&#8217;da çok oldukları, kendilerinin kraliçelerinin olduğu da söyleniyor.</p>
<p>Bir insan kelime-i şehâdet getirirse müslüman olur. İbadet ederse, imanına göre ibadeti kabul olur. Hangi soydan, ırktan olursa olsun, farketmez. İslâm&#8217;a girmesi, bir insandan eski kusurları, günahları kapattırır, örttürür. İslâm&#8217;a giren insan, iyi insan olur. O bakımdan, onun da ibadeti makbuldür. O da yolunda sebat eder, doğru giderse, Allah&#8217;ın mükâfatlarına erer.</p>
<p>SORU: Bir müslümanın zengin olmasını ve çok rahat içinde yaşamasını anlayamıyorum. Birmüslüman lüks içinde yaşayabilir mi?..</p>
<p>CEVAP: Peygamber (SAS) buyuruyor ki: &#8220;Allah verdği nimetin eserini kulu üzerinde görmeyi sever.&#8221; Bir nimet vermişse, para pul vermişse; tabii onun yaşamı parasız pulsuz, o nimet verilmemiş insandan biraz farklı olabilir ama, burda ölçü israfa düşmemektir. İsraf etmeden mâkul ölçüler içinde yaşamaktır. Parasının gerektirdiği hayrını, hasenâtını da yapmaktır.</p>
<p>İslâm&#8217;da lüks, lüzumsuz şatafat için yapılan harcama doğru değildir.</p>
<p>SORU: Av yapmanın ahmaklık olduğuna dair bir hadis-i şerif var mı?</p>
<p>CEVAP: Av meşrûdur. Av hakkında, yapıyabileceği hakkında, nasıl yapılacağı hakkında ayetler vardır. Tabii, olabilir ki bazısı keyf için yapıyordur bu işleri; onlar doğru olmayabilir.</p>
<p>SORU: Bir milletvekilinin torpiliyle bir işe girdim. Acaba işe girmeyenlerin hakkı bana geçer mi?..</p>
<p>CEVAP: Evet geçebilir ama, Türkiye&#8217;de o kadar yaygınlaştı ki bu şey&#8230; Normal, meşrû haklar bile rüşvetsiz, torpilsiz alınamaz duruma geldi. Tabii, hak geçer. Sıranın başında en liyakatli bir insan varken, birisi torpille onun önüne geçiyor. Binâen aleyh, hakkı geçiyor. Adaletle hareket etmeğe gayret etmek lâzım!..</p>
<p>SORU: Kısmet bağlamak diye bir şey var mıdır?</p>
<p>CEVAP: Kimse kimsenin kısmetini bağlayamaz. Kısmet Allah&#8217;ın kaderidir. Kısmet bağlamaya kimsenin gücü yetmez. Öyle bir şey yoktur.</p>
<p>Bütün işleri olduran Allah&#8217;tır. Kader ve mukadderat Allah&#8217;ındır. Kimse ona bir şey yapamaz. Onun için, Allah yardımcısı oldu mu bir insanın, sihir tesir etmez, büyü tesir etmez, kısmet bağlamak tesir etmez. Bunlar, yapanlara günah yükler, ama üzerine yapılan kimseye zarar vermez. Allah&#8217;a sığının, hiç bir şey olmaz.</p>
<p>SORU: Bazıları Yavuz Sultan Selim için, Avrupa duruken Mısır&#8217;a ve müslüman ülkelere yönelmesini eleştirerek, &#8220;O zalim bir padişahtı.&#8221; diyorlar. İzah eder misiniz?</p>
<p>CEVAP: Tabii, müslümanın müslümanla savaşı doğru değil; bunu biliyoruz. Ölen de, öldüren de tehlikededir. Müslümanın müslümanla savaşmaması lâzım!.. Ama, tarihteki çeşitli savaşların neden, nasıl yapıldığını iyice tahlil etmek icab ediyor. Yapılan savaşın kim tarafından çıkartıldığını ve ne maksatla çıkartıldığını araştırmak lâzım!..</p>
<p>Meselâ, zulme uğrayan, hücuma uğrayan kendisini savunacak; bu normal&#8230; Bu gibi durumlar olabilir.</p>
<p>Esas itibariyle, eskilerin hakkında biz hüküm verecek değiliz. Çünkü, zamanımızın meselelerini bile doğru değerlendiremiyoruz. Adamları tanımıyoruz.</p>
<p>SORU: Bir işin sonu hakkında, &#8220;İyi de olabilir, kötü de olabilir.&#8221; diye aklımıza geliyorsa, nasıl davranmalıyız?</p>
<p>CEVAP: O zaman danışsın! Yâni, kendisi karar veremiyor, kararsız Kasım durumuna düşüyor. O zaman üç-beş kişiye danıştıktan sonra, istişârenin sonucuna uysun!..</p>
<p>Bu durumlar olabilir. Birbirine yakın meselelerde nüansları ayırmak mümkün olmaz, karar da veremez bazan insanlar&#8230; O zaman aklı eren insanlara danışmak; istişare diyoruz buna, meşveret yapmak diyoruz. Bu İslâmî bir şeydir, bunu tavsiye ederim.</p>
<p>SORU: İskender Paşa hakkında bilgi verebilir misiniz?</p>
<p>CEVAP: İskender Paşa, Fatih&#8217;in oğlu II. Bayezid&#8217;in en sadık vezirlerindendir. İtimadlı veziri, komutanı olduğu için, kendisi İstanbul dışına gittiği zaman, bu zâta emanet edermiş şehrin yönetimini&#8230; Demek ki, has, halis, güvenilen itimadlı bir kimse imiş. Trabzon&#8217;da da bu tarihlere yakın bir İskender Paşa Camii var&#8230; Belki Trabzona da gitmiş, oralara da böyle camiler filân yaptırmış.</p>
<p>Muhtelif yerlere hayrat ü hasenâtı olan itimadlı mübarek bir zât ki, asırlar geçtikten sonra Hocamız (Mehmed Zâhid Kotku) gibi bir zât, caminin cemaati kesilmişken, kurşunları çalınmağa, sökülmeğe başlamışken buraya (İskender Paşa Camii&#8217;ne) imam tayin oluyor; ondan sonra, o mübârek zâtın nice nice defalar duasına mazhar oluyor. Camisi genişliyor, büyüyor, canlanıyor, İstanbul&#8217;un en faal camilerinden birisi haline geliyor; nice nice hayırlar, ibadetler, taatler yapılıyor. Bunlar da bu zâtın bir mânevî mazhariyeti olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Hocamız nereye gitse, orada hatm-i hâcegânı yaptıktan sonra dua ederken, sâdât ve meşâyihimizin adını zikrederdi, arkasından İskender Paşa&#8217;ya da dua ederdi. Yâni, Ankara&#8217;da da olsa, Konya&#8217;da da olsa bu İskender Paşa&#8217;yı unutmazdı. Ben de imrenirdim bu adama&#8230;<br />
M. Esad Çoşan<br />
islami sohbet,dini sorular,islamisorular</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/cesitli-islami-sorular.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nefis ve Halleri</title>
		<link>http://www.islamsevdasi.com/nefis-ve-halleri.html</link>
		<comments>http://www.islamsevdasi.com/nefis-ve-halleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2012 06:53:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mektup</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Beyazid-i Bestami’]]></category>
		<category><![CDATA[hasım]]></category>
		<category><![CDATA[ibadetin başı]]></category>
		<category><![CDATA[ilahi]]></category>
		<category><![CDATA[mana aleminde]]></category>
		<category><![CDATA[muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[nefis]]></category>
		<category><![CDATA[yaradılıs]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamsevdasi.com/?p=9496</guid>
		<description><![CDATA[Nefis; başta Allah’ın zıddıdır. Halbuki her şey sahiplidir. Böyle olduğu için nefis, hem yaradılış itibariyle, hem de mülk olarak Allah’ındır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<div>
<p>Bu kadar külfetler içerisinde, varlığını gösteren yalnız Allah’ü Taala’dır. Bundan sonra nefsin gelir. Muhatap olarak meydanda da sen varsın.</p>
<p>Nefis; başta Allah’ın zıddıdır. Halbuki her şey sahiplidir. Böyle olduğu için nefis, hem yaradılış itibariyle, hem de mülk olarak Allah’ındır. Bu arada nefse boş iddia ve arzu, bir de kötülükleri ile sevinmesi kalır.</p>
<p>İş böyle olduğuna göre, sen, Hakka uyarak nefsine muhalefet edesen; Allah için nefsine hasım olmuş olursun&#8230; Allah-ü Taala, Davud’da (A.S) şöyle buyurdu:</p>
<p>- “Ya Davud, ben daimi kuvvetinim, bu kuvvetini nefsine düşman olarak ibadete vermeğe çalış. “</p>
<p>Ey mümin, eğer sen de böyle yapar ve bu halde kalırsan, kulluğun ve Allah’a karşı olan bağlılığın doğru olur. Rızkın ne ise&#8230; rahat,güzel, hoşolarak gelir; aziz ve mukerrem olursun. Ve her şey sana hizmet etmeğe başlar. Sana tazim ederler, hürmet ederler&#8230; Çünkü onlar yaratanına bağlıdır. Sen ise onun sevgili kulusun. Onları Hak yaratmıştır. Onlar da bunu ikrar etmektedirler. Nasıl ki; Allah-ü Taala bunu şu ayetlerde haber vermiştir.</p>
<p>- “Allah’ı tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, lakin siz onların tesbihini anlayamazsınız.”</p>
<p>- “ Göğe ve yere isteyerek veya zorla geliniz&#8230; diye buyurdu. Onlar da dediler:</p>
<p>- İsteyerek geldik&#8230;”</p>
<p>İbadetin başı nefse muhalefet etmektir. Allah-ü Taala buyurdu:</p>
<p>- “Nefsine uyma; nefs seni Allah yolundan ayırır.”</p>
<p>Davud’a da şöyle buyurmuştur:</p>
<p>- “Ey Davud, nefsini bırak, çünkü o, daima münazaa çıkarır. “</p>
<p>Beyazid-i Bestami’den (Rh.) bir rivayet vardır. Beyazid mana aleminde tecelli-i ilahiye nail olur ve sorar:</p>
<p>- “Yarabbi, sana nasıl gelinir?</p>
<p>Şu cevabı alır&#8230;.</p>
<p>Nefsini bırak da gel&#8230;</p>
<p>Beyazid der ki:</p>
<p>Nefsimi bıraktım, yılan soyunduğu gibi ben de nefsimden soyundum&#8230; Her hayrın ve her güzelliğin onu bırakmakta olduğunu gördüm&#8230;”</p>
<p>Eğer takva halinde isen, nefsine daima muhalefet et&#8230; Halkın varlığını kalbinden çıkar. Onlardan her hangi bir şey bekleme. Onlara minnet etme. Onlara güvenme, onların elindeki dünyalığa göz atma. Onların iyiliği seni sevindirmesin, kötülükleri de gücendirmesin. Onların hediyesini, sadakasını, zekatlarını, adaklarını bekleme. Şayet senin mal, mülk sahibi bir adamın varsa sakın mirasına konmak için ölümünü .isteme&#8230;</p>
<p>Halkı hakikaten kalbinden çıkar. Onları kah açılan, kah kapanan bir kapı bil. Onları, meyvesi bazen var, bazen de yok olan ağaçlar gör&#8230; Bu işlerin hepsini bir faile bağla ve bir müdebbirin tedbiri kabul et. Bu fail ve müdebbirin de Allah olduğuna inan ki, muvahhid olasın.</p>
<p>Bu anlattığımız şeyleri kabul etmekle beraber kulların çalışmasını da inkar etme&#8230; Sonra cebriye mezhebine girmiş olursun. Her ikisini birleştirirsen cebriye mezhebinden kurtulursun. Allah’ın yardımı olmadan onların işi tamam olmayacağını iyi bil. Allah’ı unutarak onlara tapma. Bunların yaptığı, Allah’ın işinden ayrıdır, deme. Hakkı inkar etmiş olursun. Kadriye mezhebine girmiş olursun. Allah, gücü kuvveti verir, kullar da yapar, de&#8230;</p>
<p>Bu hükümlerde Allah’ın emri ne ise ona bağlan. Bunlardan haddi aşmayarak kısmetin ne ise onu al. Allah’ın hükmü, sana ve bütün mahlukata kendi verdiği hükmü ile olur. Sakın sen hakim olmaya kalkmayasın. Sen de onlar gibi kader-i ilahinin çizgisi dahilindesin. Kader ise karanlıktır. Karanlığa lamba ile gir. Bu lamba da Allah’ın kitabı, Peygamberin sünnetidir. Sakın bu ikisinden ayrılma&#8230; Eğer bir hatıra kalbine gelirse ve sıkışık durumda kalırsan, onu derhal kitap ve sünnet ölçüsüne vur&#8230; Mesela, zina etmek, gösteriş yapmak gibi şeylerden olduğunu görürsen, facir(*) ve fasiklerle(**) birleşmek gibi şeyler olursa –ki bunlar haramdır- sakın yapma&#8230; Derhal bu gibi düşünceleri bırak&#8230; Bunlardan başka haram şeyler olursa hemen ört&#8230; kaç&#8230; Kabul etme, amel etme&#8230; Bu gibi şeylerin şeytan tarafından sana hatırlatıldığını bil.</p>
<p>O sana gelen hatıranın, mübah olan arzulardan, evlenmek, yemek, içmek nev’inden bazı şeyler&#8230; yine yapma. İhtimal ki aklın ermediği bazı kötülükler onda gizlidir. Mesela bakarsın sana bir fikir gelir:</p>
<p>- Bu müşkülün için falan yere git; oradaki falan zata arz et&#8230;</p>
<p>Halbuki senin o zata ihtiyacın yoktur. Belki de senin ilmin, irfanın daha üstündür. Bunları da onunla anlıyorsun. Burada biraz dur. Hemen oraya koşma&#8230;</p>
<p>Bazen de kendi kendine dersin:</p>
<p>- Herhalde bu Allah tarafından ilhamdır, bununla amel edeyim&#8230;</p>
<p>Hayır bunu da yapma! Bu işte de hayırlısını bekle&#8230; Bunun Hak tarafından olduğunu anlamak için, o ilhamın sana tekerrür halinde gelmesi lazımdır&#8230; Yahut sana, o işi yapman için manevi bir emir verilir, o zaman yaparsın. Allah için bilgi sahibi olanlara bu gibi şeylerde bazı alametler zuhur eder; bunu da ancak akıllı veliler ve ebdal zümresi bilir.</p>
<p>Bu anlatılan şeyleri sakın yanlış anlama&#8230; Bunlar, emir ve yasakların haricindeki şeylere aittir. Şer’i hükümlere uyman ve tamamiyle tatbik etmen lazımdır. Aksi halde manevi alemden hiç nasib alamazsın&#8230;</p>
<p>Doğruyu bilen ve o yolda hidayet eden Allah’tır&#8230;</p>
<p>(*) Fena huylu, günahkar</p>
<p>(**)Allah’ın emirlerini tutmayan</p>
<p>Futuhu&#8217;l Gayb Abdulkadir Geylani</p>
<p>islami sohbet,</p>
</div>
</div>
<p><!-- end content --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamsevdasi.com/nefis-ve-halleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

