Kur’an’ı Sahabe Ve Tabiinin Sözleriyle Tefsiri:
Şeyhül İslam, Kur’an tefsiri için birinci kaynak olarak Kur’an’ı Kur’an ile, ikinci kaynak olarak Kuran’ı sünnet ile tefsir esasım kabul ettiği gibi, Kur’anı sahabelerin sözleriyle tefsir etmeyi, üçüncü kaynak ve tabinin sözleriyle tefsir etmeyi de dördüncü kaynak olarak benimsemiştir.
Kur’an’ın sahabenin sözleriyle tefsiri konusunda şöyle diyor: “Kur’an’m tefsiri, Kur’an ve sünnette bulunmazsa, o zaman sahabenin sözlerine bakmak gerekir. Çünkü onlar vahyi bizzat yaşamış olmaları, ilim ve anlayışlarının mükemmelliği, ki özellikle de hula fayi raşidin gibi büyüklerinin ilim ve anlayıştaki yüksek mertebeleri nedeniyle onlar Kur’an’ı herkesten daha iyi anlamışlardır.”[200]
Kur’an’m tabiinin sözleriyle tefsir edilmesi konusunda da şöyle dedi: “Kur’an’m tefsiri Kur’an’da, sünnette ve sahabelerin sözlerinde bulunmazsa, bu durumda birçok alim tabiin sözlerine başvurmuşlardır.” [201]
Şeyhul islam bu kitabında da sahabe ve tabiinin sözlerine sık sık yer vermektedir: Örneğin:
“Kim bir iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır.” (En’am: 6/160)
Ayetinin ve konuyla ilgili diğer ayetlerin tefsirinde ibn Ebi Hatem’in tefsirinden naklen iyilik ve kötülüğün anlamı konusunda birçok eser zikretti.
“İbn Ebu Hatem, “Kim bir iyilik getirirse ona getirdiğinin on katı vardır” kavl-i ilahisi ile ilgili Abdullah b. Me-sud’dan şöyle rivayet etti: “Bu, la ilahe illallahtır”.
İbn Ebu Hatem şöyle dedi: Abdullah b. Abbas, Ebu Hu-reyre, Ali b. Hüseyin, Said b. Cübeyr, Hasan, Ata, Mücahid, Ebu Salih, Muhammed b. Ka’b el-Karzı, en-Nahai, Dahhak, Zühri, İkrime, Zeyd b. Eşlem ve Katade’den de buna benzer sözler rivayet edilmiştir.” [202]
4- Arap Dili Şiir’inden Delil Çıkarması Ve Kullanması:
Şeyhul islam bu kitabında, bazı konularda, arap dili ve şiirinden delil getirerek bazı manaları açıklamak için kullanmıştır.
Cenab’ı Hakkın “Kayyımı” ismini açıklarken, bu konuda varid olan kıraatleri zikredip anlamlarım açıkladı ve şöyle dedi: “Kıyam ” lafzı kuvvet ve sebat anlamı ihtiva ettiği gibi, bir şeyin kendi başına kaim olup, başkasını ikame etmesi anlamına da gelir. “Kavm” lafzı kadınlar dışında sadece erkekler için kullanılır. Kadınlar için kullanılmaz. Fakat kadınlar, ?ncak erkeklere tabi olarak bu lafıza girebilirler.
Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:
“Ey müminler! Bir topluluk (kavm) diğer bir topluluğu (kavmi) a’aya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar.” (Hucurat: 49/11)
“Erkekler kadınlar üzerine kavramdırlar (yönetici ve koruyucudurlar).” (Nisa: 4/34)
Ve şair şöyle dedi:
Bilemiyor ve tahmin edemiyorum.
Hısın oğullan kavm (erkek ) midirler, yoksa kadın mı[203]
5- İmamlardan Nakilde Bulunması Ve Bunu Belirtmesi:
Okuyucunun da göreceği gibi ibn Teymiyye (rh) bu kitabında Ferra, İbn Kuteybe, Taberi, İbn Ebi Hatem, Salebi,
Beğavi, İbn Atiyye, İbn Cevzi, Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel gibi imamlardan sık sık nakiller yapmaktadır.
Örneğin: “Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da.” (Kalem: 68/5-6)
Ayeti kerimelerin tefsirinde “hanginizin aklından zoru olduğu” kavi’i konusunda selef den bazı sözler naklettikten sonra şöyle dedi: “Ebul Ferec onlardan (yani seleften) bu konuda dört söz zikretmiştir:
1- Hasan, sapıtan, dedi
2- Müeahid, şeytan, dedi.
3- Dahhak, aklından zoru olan, deli dedi.
4- Maverdi, Azap çeken, dedi.[204]
Ve: “Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber inananları memleketimizden çıkaracağız, yahut dinimize döneceksiniz, dedi ki: istemesek demi?” (A’raf: 7/88)
Ayeti kerimesi ve konuyla ilgili diğer ayetlerin tefsirinde de müfessirlerin “milletlerine dönmek” ifadesinin anlamı konusundaki ihtilaflarını zikrettikten sonra şöyle dedi: “İbn Atiyye şöyle dedi: Dönmek kesinlikle, daha önceki duruma dönmek anlamındadır. Peygamberler aşla küfür üzere olmamışlardır.”[205]
Yine aynı ayetin anlamı konusunda ibn Cevzi, Salebi, Beğavi ve diğerlerinden başka rivayetler de nakletti. [206]
6- İlmi Emaneti Ve Nakil Konusundaki Hassasiyeti:
Yaptığı nakil ve isnatlar incelendiğinde onun bu ilmi özelliği çok açık biçimde görülmektedir.
Ezberi ve ezberini kullanma yeteneği çok güçlü idi. Bu-nula ilgili olarak hafız Bezzar şöyle demektedir:
“Çok ilginçtir ki Şeyhul islam ilk kez Mısır’da hapsedilip tüm kitaplarından mahrum bırakıldığı dönemde hapishanede küçüklü büyüklü birçok kitap yazmış ve bu kitaplarında naklettiği sayısız hadis, eser, alimlerin sözleri, muhaddis ve müelliflerin isimleri ve eserleri hatasız bir şekilde nak-letmiştir. Öyleki hangi müellifin hangi kitabının kaçıncı sayfasından alıntı yaptığını dahi belirtmiştir. Bu onun deha ve hızını gösterir. Yanında tek bir kitap olmadığı halde, bunca kitabı sadece hafızasındaki bilgilere dayanarak, kusursuz bir şekilde yazdı.” [207]
Eserlerinde, kitaplarından alıntı yaptığı alimlerin isimlerini vermeyi ihmal etmezdi; örneğin:
“Hayır! Her kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara: 2/81)
Ayeti kerimesinin tefsirinde şöyle dedi:
“Ebul Ferec b. el Cevzi şöyle dedi: Buradaki kötülük İkrime, İbn Abbasi, Ebu Vail, Ebul Aliye, Müeahid, Katade ve Mukatil’e göre şirk’tir.”[208]
7- Delile Tabi Olması Ve Söyleyeni Kim Olursa Olsun Hiç Bir Söze Taasupla Yaklaşmaması:
O’nun bu özelliği tüm eserlerinde olduğu gibi, bu kitabında da açıkça görülmektedir. O taasup, delilsiz taklit ve fikri donukluktan uzak, sadece Kur’an, sünnet ve ümmetin selefinin sözleriyle mukayyetti. Sırf şöhretli veya çok kitap yazmış oldukları için kimseye .tabi olmadı. Dolayısıyla doğruluğu araştırılmadan meşhur kişilerin sözlerinin kabul edilmesini şiddetle eleştirmiştir.
Mesela: “Biz, sana bu Kuran’ı vahyetmekle en güzel şekilde sana anlatıyoruz. Gerçek şu ki: Sen bundan önce elbette bilmeyenlerden idin:” (Yusuf: 12/3)
ayeti kerimesinin tefsirinde şöyle dedi: “Ayeti kerimede bulunan “inne” inneyi muhafifedir. Haberindeki lam, arap-ça ve Kur’an’m anlamını bilmeyenlerin zannettikleri gibi, “nafiye” değil Farika” lamıdır.[209]
Aynı şekilde: “Bilinsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur” (Necm: 53/39)
ayeti kerimesinin tefsirinde İbn Zağuni’nin sözünü zikrederek onu şiddetle eleştirmiş ve şöyle demiştir. “Bu sözlerin en rezilidir ve ayetin anlamını terzyüz etmektedir”[210]
Aynı şekilde dedesi Ebul Berkat’ın da bu ayet konusundaki tefsirini beğenmeyerek zayıf demiştir. [211]
8- Ele Aldığı Meseleyi, Tüm Ayrıntılarıyla Uzun Uzun Açıklaması:
Şeyhul islam, bu kitabında ele aldığı bazı meseleleri uzun uzun alarak kitap ve sünnetten ayrıntılı deliller sunmaktadır. Çoğu meseleleri, tüm ayrıntılarıyla tartışmaktadır. Örneğin şu ayeti kerime’nin tefsirinde:
“Şüphesiz iman edenlerle yahudiler hristiyanlar ve sa-biilerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler için Rableri katında mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara: 2/62)
Şöyle dedi: “Bazı insanlar bu ayeti kerimeyi anlayamadılar ve bu konuda birçok zayıf laflar ettiler. “İman edenler, yahudiler, hiristiyanlar ve sabiiler” ifadesi, Muhammed (s.a.v)’in gönderilmesinden önce olsa da, bu ismi taşıyan herkes için mi, yoksa emir ve yasak ayetleri gibi, peygamber (s.a.v)’in bisetinden sonrakiler için midir?
Bazı insanlar bu ayetin haberin verdiği ehli necat’m sadece Muhammed (s.a.v)’in kendilerine gönderilmiş olduğu insanlar olduklarını ve onun (s.a.v) bisetinden önce gönderilmiş insanları kapsamadığını sanarak, ayeti yanlış anladılar ve dolayısıyla ayetin anlamına aykırı birçok muhtelif sözler sarfettiler.”[212]
Şeyhül İslam (rh) daha sonra bu konudaki doğru olan tefsiri yaparak ayeti kerimenin anlamının umumi olduğunu ve Peygamber (s.a.v)’in bisetinden öncekileri kapsadığını anlattı. Selef ve imamlardan bu yönde sözler naklederek, görüşünü teyid etti ve muhaliflerin görüşlerini 8 madde halinde reddetti. Sadece bu konu bile 242. sahifeden 292. sahi-feye kadar, yani 51 sahife kapladı. [213]
9- Birçok Kez Diğer Eserlerine Atıfta Bulunması:
İbn Teymiyye birçok kez eserlerine atıfta bulunmaktadır. Çoğunlukla kitabının adını vermeden “Bu konu diğer bir yerde, ayrıntılarıyla ele aldım” gibi ifadeler kullanmaktadır.
Örneğin Bakara süresinin 62. ayetini tefsir ederken, muhaliflerinin görüşlerini reddettiği yedinci maddede şöyle dedi: “Yahudiler ve Hristiyanlar” ifadesi tüm ehli kitabı değiştirilmeden önce ve sonra Tevrat ve İncil’i kapsamaktadır.
Bu isim, onlardan sadece kafir olanlara has değildir. Nasıl ki İsrailoğulları ifadesi sadece kafirlere has değilse “ehli kitap” ifadesi de sadece kafir olanlarına değil, mümin, kafir hepsine şamildir.
Bazı insanlar, ehli kitabın asla mümin ve müslim olmadığını ve bu ismin ümmeti Muhammed’e has olduğunu iddia ettiler ki, bir başka yerde açıkladığım gibi, bu iddia fahiş bir hatadır.” [214]
10- Ayetleri Tefsir Ederken Konuyla İlgili Görüş Ve Delilleri Sunması:
Bu küçülüğünden beri Allah’ın ona vermiş olduğu olağanüstü zeka ve ezber gücünün bir ürünüdür. Dımeşk halkı onun zeka, ezber ve anlayış gücüne hayran idi. Bu özelliği en güzel şekilde tefsirine de yansıtmış, ele aldığı her ko^ nuyla ilgili çeşitli ayetler, hadisler, görüşler ve sözler sunmuştur.
Mesela: “Faiz yiyen kimseler tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, “alış veriş de faiz gibidir” demelerindendir. Oysaki Allah ticareti helal, faizi haram kılmıştır.
Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır.
Kim tekrar faize dönerse, işte onlar ateşliktir, orada devamlı kalırlar.” (Bakara: 2/275-280)
Bu ayeti kerime’nin tefsirinde selef ve halefin “Fadll Ri-ba’sı” konusundaki ihtilaflarına, bazılarının mubah, bazılarının da haram demeleri konusuna girerek, onların bu konudaki sözlerine (11) Sayfa ayırdı. (603′den 613′e kadar)
Görüldüğü gibi İbn Teymiyye (r.h.), Kur’an’ın en güzel şekilde tefsiri için mukaddime fi Usuli’t Tefsir’de koyduğu metoda bu eserinde aynen takip etmiştir. Ele aldığı her konuyu tüm boyutlarıyla derinlemesine incelemiş ve konuyla ilgili ayet, hadis ve diğer sözlere yer vererek, her türlü taasuptan uzak olarak, ilmi kriterlerden hareket ederek delillerin gerektirdiği tercihleri yapmıştır. Onu diğerlerinden farklı kılan da bu özelliğidir. [215]
Kitab’ın Orjinal El Yazma Nüshasının Tanıtımı:
Bu Kitabın dört orjinal el yazması nüshasını tespit ettim ve tahkik çalışmamda tüm bu nüshaların yanısıra Şeyhül islam’ın mecmu fetva ve camiur’Resail’inden de faydalandım.
1- Kitab’ın birinci nüshası: Dal remzi ile. Daru’l kütü-bi’l mısriyye’de, 330 sayılı “Müşkil Ayetlerin Tefsiri ki birçok alim ve müfessir bu ayetlerin anlamını karıştırmışlar ve hatalı bir şekilde tefsir etmişlerdir” adı ile bulunmaktadır. 262 sayfadan müteşekkil olan bu kitab’ın her bir sayfası 13 satır ve her bir satın yaklaşık yedi kelimeden oluşmaktadır. İyi bir hatla yazılmış ve bazı hatalar hamişinde düzeltilmiştir.
2- İkinci nüsha: Remzi Be dir. Almanya’da Berlin Kütüphanesinde “Mesail İstenbetaha eş- Şeyh Muhammed b. Abdilvahhab” külliyatı içinde bulunmaktadır. (Sayı 3968) 12 risaleden müteşekkil olan bu külliyat içinde yer alan “müşkil Ayetlerin Tefsiri, 152 sayfadan oluşmaktadır. Her sayfa yirmi satır ve her satır yaklaşık olarak 12 kelime içermektedir. Bazı düşük harf ve kelimeler olmasına rağmen iyi bir hatla yazılmıştır.
3- Üçüncü nüsha: Remzi He 695 sayısı ile, Daru’l Kü-tübi’l Mısriyye’de bulunmaktadır. Kitab’m adı “İbn Teymiy-ye’nin Fatiha ve ihlas suresinin fazileti ile ilgili sorulara cevapları ve bazı zor Ayetlerin tefsiri”
358 sayfadan müteşekkil bu kitabın her sayfası 26 satır ve her satırı yaklaşık 40 kelimeyi ihtiva etmektedir.
İyi bir hat ile yazılmış olan bu kitap Fatiha ve ihlas surelerinin faziletleri ile beraber müşkil ayetlerin tefsirini de
içermektedir.
4- Dördüncü nüsha: Remzi sin ‘dır. -86/572 sayısı ile Suud Davet, ifta ve irşad idaresine bağlı kütüphanede bulunmaktadır. “Şeyhu’l islam ibn Teymiyye’nin Fetvaları” adını taşıyan bu kitap 332 sayfadan oluşmakta ve her sayfası 24 satır ve her satırı 12 kelime içermektedir.
Kitab İbn Teymiye’nin ibadet ve muamelat konusundaki bazı fetvalarının yamsıra, müşkil ayetler kitabı’ndan fa-raiz ve riba konularını da içermektedir.
Görüldüğü gibi, kitabın değişik nüshaları birbirleriyle farklılık göstermektedir. İlk üç nüsha’nın ihtiva ettiği bazı ayetler, 4. nüshada bulunmamaktadır. Ayrıca birinci nüsha ile, 2. ve 3. nüsha arasında da farklılıklar vardır.
Müellifin belli bir tertibi gözetmemektedir. Biz muhteva olarak en genişi olması nedeniyle birinci nüshanın tertibini esas aldık. Diğer nüshalardaki fazlalıkları ise kitabın sonuna ekledik.
5- Beşinci nüsha: Mecmuu fetva şeyhul islam ibn Tey-miyye . Fe remzi ile. 37 cilt halinde basılmıştır. Şeyh Abdur-rahman b. Muhammed b. Kasım tarafından derlenmiştir.
“Müşkil Ayetlerin Tefsirin”de yer alan ayetler bu külliyede kıssaca izah edilmiştir.
6- Altıncı nüsha: Camiu’r Resail li- ibn Teymiyye-Remzi cim’dir.
Prof. Muhammed Reşad Selim’in tahkiki ile beraber 2-cilt halinde basılmıştır.
Bu kitapta “Müşkil Ayetlerin Tefsirin’den sadece iki “Cenabı Hakk’m “adeleti” ile ilgili olan kısım bulunmaktadır. Bu kısım “Müşkil Ayetler’de” olmayan bazı fazlalıklar içermektedir ki bunlara işaret etme gereği duymadım. [216]
İKİNCİ KISIM
Şeyhül-İslam İbn Teymiyye’nin ‘Müşkil Ayetlerin Tefsiri” Kitabının Tahkiki:
Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla Ve O’ndan yardım talep ederiz:
Müşkil Ayetlerin Tefsiri ki, birçok alim ve müfessir bu ayetlerin anlamlarını karıştırmışlar ve hatalı “bir şekilde tefsir etmişlerdir:
Bunlardan Biri:
“Eğer kedilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair olanca güçleri ile Allah adına and içerler. De ki: Mu’cizeler ancak Allah tarafındandır. Ama mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız!? Onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz de, ilkin o’na (mucizeye) inanmadıkları gibi (mucize geldikten sonra da) inanmazlar. Ve onları şaşkın olarak azgın-Iıları içerisinde bırakırız.” (Enam: 6/109-110)
“Ennaha’da iki kıraat vardır ki, nasb ile okunması daha iyidir.[217] Bu konu birçok arapça uzmanına karışık geldi. Hatta öyleki “Enne”, “Lealle” anlamındadır dediler.[218] Ve bunu teyid için bazı örnekler zikrettiler.[219] Fakat bu insanlar yanılgı içindedirler. Çünkü onlar “Nukallibu efidete-hum” cümlesinin, mübteda cümlesini olduğunu zannettiler. Fakat gerçek öyle değildir. Gerçek, bu cümle “Enne’nin haberine dahil ve “izen” ile müteallaktır. Ayetin anlamı şöyledir: Ama mu’cize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız!?
Mucizeler geldiğinde inanmayacaklarına göre “Eğer kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair yaptıkları yemin doğru değildir. Bilakis yalan yere yemin etmektedirler.
Buradaki “Enne, bilinen masdariye enne’sidir.
Nukallibu mübteda kelamı olsaydı, o zaman Allah’ın kendisine ayet gelen herkesin kalbini ve gözünü ters çevirmesi gerekirdi. Fakat gerçek böyle değildir. Bilakis onlardan birçokları iman etmektedirler. Önce küfrettiği halde sonradan tevbe edip, iman eden çok vardır. Ceza, ısrar edenler içindir.[220] Fakat mucizeler geldiği zaman, kesin iman ile hükmedilemez. Bilakis iman edecekleri gibi, küfre de sapabilirler.
La harfi ise, nefyin tekidi için olmakla beraber selbi cümleleri lafzen veya manen selbi olarak tekid eder:
Tıpkı cenabı Hakkın şu kavilleri gibi: “…”
“Ehli kitap, bilsinler…” (Hadid: 57/29)
“Merak ettiğimiz bir beldeye, artık (iyi davranış ve makbul çaba) haramdır; çünkü onlar tekrar dönmezler.” (Enbiya: 21/95)
“Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlasa mazlik hususunda seni hakem kılmadıkları sürece iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 4/65)
Ayrıca Ebu Bekir’in[221] “La ha Allah izen”[222]
Ve Cenabı Hakkın :
“La uksimu biyevmil kıyame.” (Kıyamet: 75/1)
Ve arapların: La vallahi La yekun izen” demeleri de bu kabildendir.
Bazıları burada “Tefhim” var sandılar fakat öyle değildir, “onların iman edeceklerini nereden bileceksiniz” anlamı vererek “nukallibu” kelimesini buna matuf kılmaktadırlar fakat bu doğru değildir. Ve anlamı: mucizeler geldiği zaman onların iman etmeyeceklerini nereden bileceksiniz? dir.
Müşkil ayetlerden bir diğeri:
“De ki: “Allah indinde ceza olarak bundan daha kötüsünü size habe vereyim mi? O kimseler ki, Allah, kendilerine lanet etmiş; gazabına uğramış; onlardan maymunlar, domuzlar ve Tağuta tapanlar yapmıştır. İşte bunlar mevkice daha fena ve düz yoldan daha sapmışlardır.” (Maide: 5/60)
“Tağut’a tapanlar”
Buradaki “Abede” kelimesi “Leanehullahu ve gadibe aleyhi ve ceala minhum” cümlesine matuftur. Abede: Kendisinden önceki fiili mazilere matuf bir fili mazidir. Yani: Allah’ın lanetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tağuta tapanlar çıkardığı kimse, demektir.[223]
Burada, fail Allah (c.c) ismidir ve tüm bu fiiler, tek bir sınıfın, yani yahudilerin sıfatıdır.
Bir diğer ayet:
“İyi bilinki! göklerde ve yerde ne varsa yalnız Allah’ındır. (O halde) Allah’tan başka ortaklara tapanlar, neye tabi oluyorlar? Onlar, kuru zandan başka bir şeye tabi olmuyor ve onlar sadece yalan söylüyorlar.” (Yunus: 10/66)
Burada bazıları “Ma’”yı nafiye sanarak, ayetten onlar Allah’tan başka ortaklara tapmıyorlar, anlamı çıkardılar ki bu hatadır. Milakis ma burada istifham içindir. Ve ayetin anlamı: Allah’tan başka ortaklara tapanlar, neye tabi oluyorlar, dır.
Ayrıca Şüreka, Yeduun’ün mefuludur. Yettebiu’nun değil.[224]
Cenabı Hakkın Kur’an-ı kerim’de bildirdiği gibi müşrikler Allah’tan başka ortaklara tapmaktadırlar.[225]
Bu ortaklar Kur’an’da Allah’tan başka uyulan değil, tapılan tanrılar olarak nitelenmiştir. Gerçekte bunlara değil, bunlara tapan söz sahiplerine uyulmaktadır.
Bu nedenle şöyle buyuruldu: “Onlar, kuru zandan başka bir şeye tabi olmuyorlar.” Eğer onlar bazılarınca iddia edildiği gibi ortaklara gerçekten tapmamış olsalardı o zaman şöyle denilmesi gerekirdi: “Onlar gerçekten ortak olmayanlara tabi oluyorlar” ma’nın istifham olduğu çok açıktır ve Allah’tan başka ortaklara tapan müşriklerin ancak kuru zanlarına tabi oldukları belirtilmektedir.
Müşrik, şirkine mutabık bir ilime sahip değildir. Çünkü ilim, ancak malum’a mutabık olur. Dolayısıyla müşrikler, bu itikatlarıyla ancak kuru zanna tabi olmaktadırlar ve yalan söylemektedirler ki cenabı Hakk şöyle buyurdu:
“Kahrolsun o koyu yalancılar.”(Zariyat: 51/10)
Bir diğer ayet:
“Hanginizin aklından zoru olduğunu …yakında sende göreceksin, onlar da.” (Kalem: 68/5-6)
Bu ayetler hususunda birçok insan yanlışlığa saplandı. Doğru olan seleften gelen tefsirdir:
İbn Ebu Hatim[226] ve başkaları sahih bir isnatla ibn Ebu
Necih,[227] o da Mücahid den[228] şöyle rivayet etti.
Bieyyikumu’l meftun: Şeytan, – bir diğer rivayete göre de- İblis’dir, dedi.
Hasan’da[229] “Hanginiz şeytan’a daha layıksınız? Şüphesiz peygamber (s.a.v) değil, onlar: “Şeytana daha layık-lar,”dedi. Böylece Hasan, selefin adeti üzere kısa ve özlü bir ifadeyle ayetin anlamını açıkladı.
Dahhak da[230] Şöyle dedi: “Mecnun veya kendisinde cün-nun olan şeytan” demektir.”
Bu konuda Ebul Ferec[231] selefi salihinden dört söz nakletti:
1- Hasan: Sapıtmış anlamındadır, dedi.
2- Mücahid: Şeytan anlamındadır, dedi.
3- Dahhak ve Avfi’nin[232] ibn Abbas’tan[233] rivayetine göre Delilik veya delilik illetine maruz kalmaktır.
4- Maverdi’nin[234] nakline göre, işkence çeken” anlamındadır.
Maverdi’nin zikrettiği dördüncü şıktaki bu tefsir selef’den nakledilmiş değildir. Seleften sadece ilk üç şıkta zikredilmiş olan tefsirler varid olmuştur.
Hasan’dan zikredilen: “sapıtmış” kelimesi o’nun bir diğer tefsiridir ve bizim naklimizde uygundur. Çünkü o bu kelime ile, üstünü başını parçalamak, anlamsız sözler söylemek, sağa sola taş atmak şeklinde tezahür eden malum deliliği değil, sapıklık deliliğine batmış olmayı kastetmektedir ki bu da şeytandır.
Müşrikler, Peygamberleri (a.s) kendi nazarlarında akıl sahibi olan kimselerin görüşlerine aykırı buldukları için delilikle ittiham etmişlerdir. Aynen “Fulanın maişi aklı yok” denilmesi gibi. Peygamberler onların bilgilerine aykırı ve onlara göre zararlı bilgilerle geldikleri için iltiham edilmişlerdir. Cenabı Hak bu surenin (kalan) sonunda şöyle buyuruyor:
“O inkar edenler zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. Hala da (kin ve hasetlerinden) “hiç şüphe yok o bir delidir” derler.” (Kalem: 68/51)
Kur’an-ı Kerim peygamber (s.a.v)’in olduğu gibi diğer peygamberlerin de delilik ile ittiham edildiklerini fakat peygamber’in deli olmadığını bildirip şöyle dedi: “Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da” Yani hanginizin deli olduğunu, ki o şeytandır”
Kur’an’in bildirdiği gibi müşriklerin kötü ahlaklarından biri de müminleri delilik ile ittiham etmeleridir:
“Dünyada mücrimler, iman edenlere gülerlerdi. Müminlere uğradıklarında kaş göz hareketiyle alay ederlerdi. Kendi adamlarının yanına döndüklerinde inananlarla alay etmenin zevkini tadarlardı. Kafirler müminleri gördüklerinde “Şüphesiz bunlar yanlış yola girmiş sapıklardır” derlerdi.” (Mutaffifin: 83/29-32)
Bu ümmet içinde de müminlerle alay eden, onlara gülen, kendileri daha layık oldukları halde, müminleri delilik ve sapıklıkla ittiham eden çok kimseler bulunmaktadır.
Hasan şöyle dedi: “Ben öyle adamlar gördüm ki, siz onları görseydiniz “Bunlar deli” derdiniz. Onlar da sizi görseydi “Bunlar şeytan” derlerdi. Sizin en seçkinlerinizi görseler “Bunlar ahlaksız bir topluluk” en şerlilerinizi görselerdide: Bunlar ahirete inanmayan bir topluluk” derlerdi”
Selefin kendi dönemlerindeki insanları yeren buna benzer daha çok sözleri vardır.[235] Acaba şu yaşadığınız dönemin insanlarının hali nasıldır?
Bu anlamı tayid eden bir diğer hususda, Ubey b. Kab[236], el-cevni, [237] ibn ebi Able’nin[238] söz konusu ayeti “fi eyyiku-mul meftun[239] şeklinde şeytanın meftun olduğu konusunda şüphe yoktur.
Bunu anlamayan Ebu Ubeyde ,[240] ibn Kuteybe[241] Ebubekr, [242] Basra ve Küfe nahivcileri, gibileri “Ba”nın za-id olduğunu söyleyip de bu konuda iki görüş ileri sürdüler:
1- “Meftun” kelimesi mastar anlamındadır.
2- “Bi eyyikum” yani “Aklından zoru olan hangi iki fırka, senin içinde bulunduğun fırka mıdır yoksa kafirler fırkası mı anlamındadır. [243]
Fakat bu görüşlerin ikisi de zayıftır.
Meftun’un, fitne anlamında anlaşılması kesinlikle dil kurallarına aykırıdır.
Ayrıca “iki fırka” görüşü de yanlıştır. Çünkü ayet tüm kafirlerin şeytan ile meftun olduklarını ve şeytan’ın onlardan olduğunu ifade etmektedir. Yoksa iki fırkadan birini ayıplamak amacı güdülmemiştir.
Bazı müşrikler, Rasulullah (s.a.v)’e gelenin melek değil şeytan olduğunu iddia etmişlerdir ki bu nedenle cenabı Hakk şöyle buyurmuştur:
“O söz, lanetlenmiş şeytanın sözü değildir.” (Tekvir: 81/25)
“Şeytanın kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar, (şeytana) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır.” (Şuara: 42/221-223)
Cenabı Hak, Elçisini yalanlayan[244] için de şöyle buyurdu:
“Derhal alnından yakalar cehenneme atarız. Çünkü o, yalancı, günahkar bir alın!” (Alak: 96/15-16)
İşte şeytan’ın yaklaşıp dilediği yöne sevkettiği, bu yalancı ve facir kimsedir.
Hakk Teala Salih kavmi[245] için şöyle buyurdu:
“Hayır o, yalancı ve şımarığın biridir (dediler). Yarın onlar, yalancı ve şımarığın kim olduğunu bileceklerdir.” (Kamer: 54/25-26)
Nuh kavmi[246] için de şöyle buyurdu:
“(Nuh) Dedi ki: Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl ettinizse biz de sizinle alay edeceğiz.”
“Kendisini rezil edecek azabın geleceği ve sürekli bir azabın başına ineceği (şahsın) kim olduğunu yakında bileceksiniz.” (Hud: 11/38-39)
Ve bunun gibi daha birçok ayet bulunmaktadır. [247]
Fasıl
Cenab’ı Hakk şöyle buyurdu:
“Kavminden ileri gelen kibirliler dedilerki:
Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber inananları memleketimizden çıkaracağız, yahut milletimize döneceksiniz. (Şuayb) Dedi ki: “İstemesek demi? Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allah’a karşı iftira etmiş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hali müstesna geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a dayanırız. Ey Rabbimiz! bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırhsısın.” (A’raf: 7/88-89)
Ve şöyle buyurdu:
“Kafir olanlar peygamberlerine dedilerki: Elbette sizi, ya yurdumuzdan çıkaracağız, yada mutlaka dinimize döneceksiniz! Rableri de onlara, “zalimleri mutlaka helak edeceğiz!” diye va’detti.” (İbrahim: 14/13)
“Milletlerine dönmek” ifadesi konusunda müfessirler iki ayrı görüşe ayrıldılar:
1- Selef müfessirlerinden nakledilen görüş, ki bu görüşü ibn Atiyye’nin ibn Abbas’dan naklettiği bu tefsiri ibn ce-rir[248] ve ibn Ebi Hatim gibi müfessirler zikretmişlerdir.
Muhammed b. Sad el- Avfi’nin[249], babasından, [250] O’nun amcasından[251] onun da babasından[252] onun da babasından[253] onun da ibn Abbas’dan[254] rivayet ettiği tefsiri Maverdi, Salebi[255] Vahidi[256], Beğavi[257] ve İbn Cevzi gibi müteahhir müfessirlerin geneli rivayet etmişlerdir.
İbn Ebi Hatim’in ibn Abbas dan yaptığı rivayette şöyle denilmektedir: “Peygamberler ve inananlar kendi milletleri tarafından baskı ve işkenceye tabi tutularak, kendi milletlerine (dinlerine) dönmeye zorlanıyorlardı. Fakat Cenab’ı Hak Peygamber’in ve müminlerin onların küfür milletlerine (dinlerine) dönmelerini yasakladı ve kendisine tevekkül etmelerini emretti”
Atiyye Seleften naklettiği tefsirlerle bilinir. Fakat bu rivayeti zayıftır. İbn Abbas’tan buna benzer bir rivayeti Şeyhlerinden rivayetle Süddi de[258] yaptı ki, Süddi sikadır ve müslim[259] ondan rivayet almıştır.
Suddi tefsirinin başlangıcında Ebu Malik, [260] ibn Salih, [261] ibn Abbas, Hemedani, [262] ibn Mesud[263] ve bazı diğer sahabelerden rivayet aldığını belirtmektedir. Ancak süddi aldığı bu rivayetleri birbirine karıştırmıştır. Mürsel[264] rivayetler ile müsnet[265] rivayetleri birbirinden ayırmamıştır. Bu nedenle, Süddi şeyhlerinden zikretti, denilir. Bu rivayetler arasında ibn mesud ibn Abbas ve diğer sahabelerden sabit olmuş rivayetler bulunduğu gibi, sabit olmayan rivayetler de mevcuttur.
Tefsirinde şöyle dedi: “Milletine dönmek” ten maksat küfre dönmek değildir. Çünkü peygamberler, peygamberliklerinden önce de kafir değildiler.”
İbn Atiyye[266] Şöyle dedi: “Dönmek ile, daha önceki hale dönmek mürad edilmektedir. Çünkü peygamberler asla küfür milletinden olmamışlardır. Bu ifadenin anlamı;
Peygamberliğinizden önceki sukut haline dönün, peygamberliğinizden önce nasıl bizimle uğraşmıyorduysanız şimdi de bizimle uğraşmayın demektir.
İşte kafirlere göre miletlerine dönmek budur”[267]
Bu sözün sahibi “Dönmeyi” bilinen anlamıyla kabul etmiş fakat bunu emri bil maruf ve nehyi anil münkeri terket-me ve kavimlerini iman’a davet etmeyi terketmek olarak algılamış, kafirlere göre milletlerine dönmenin bu anlama geldiğini ifade etmiştir. Fakat burada iki itiraz sözkonusudur.
1- Bu “dönüş” sadece emri bilmaruf nehyi anil münker yapan ve insanları kendilerine uymaya çağıran peygamberler içindir.
İbn Atiyye şöyle dedi: “yahut milletimize döneceksiniz” Yani bu halinizden, eski halinize intikal edeceksiniz, demektir.”[268]
Ebu’I Ferec de şöyle dedi: “Yahut milletimize döneceksiniz” yani dinimize döneceksiniz, demektir, ki o da şirk’tir. Şuayb hiçbir zaman küfr içinde olmadığı halde, müşrikler nasıl olur da dinimize döneceksiniz demişlerdir?
Bu soruya iki şekilde cevap verebiliriz:
1- Müşrikler bu söz ile, önceden kafir oldukları halde Şuayb (a.s.)’a iman ederek, küfürden dönenleri de gözönünde bulundurarak söylemişlerdir. Yani Şuayb’e o’na uyanlara hitap ettikleri gibi hitap etmişlerdir.
2- Yahut “milletimize intikal edeceksiniz” anlamında söylemişlerdir ki, bu durumda, bu bir ibtida sözüdür. Araplar “Bana falandan kötülük döndü” şeklinde bir ifadeleri vardır ki, daha önce o kimseden bir kötülük vuku bulmamışsa bile, bu ifade kullanılmaktadır.
Arap şairi döndü anlamındaki “ade” kelimesini bir mısrasında şöyle kullanmıştır.[269]
Yani: Günler, yaşayanları ile beraber değişmektedir.
İnsanoğlu bir an iyi vakit geçirirken, çok geçmeden çeşitli belalarla boğuşmaya başlar.”
Ebul Ferec şöyle devam etti: “Bu konuyu Bakara süresini işlerken…
“Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.”(Bakara: 2/210)
Ayeti kerimesinin tefsirinde açıkladım”
Bu cevapları Züccac[270] ve ibn el-Enbari[271] de zikrettiler.
Fakat Enbari, İbrahim[272] süresinin ayeti ile ilgili olarak bir şey zikretmedi. Birinci cevap zayıflığı ile beraber İbrahim suresinde gelmemektedir.
Aynı şekilde Beğavi, Salebi ve başkaları da bu iki cevabı bir üçüncü cevapla beraber zikrettiler. Beğavi şöyle dedi: “Bizim üzerinde bulunduğumuz dinimize döneceksiniz” dediler. Şuayb Cevap verip dedi: “İstemesek demi” yani “Bizi zorla mı dininize döndereceksiniz?” “Sizin dininize dönersek, Allah’a karşı iftira etmiş oluruz”
Şuayb, hiç bir zaman onların dini üzerine bulunmadığı halde “yahut milletimize dönersin” ifadesinin anlamı nedir? diye sorulacak olursa, bunun anlamı “Bizim milletimize gireceksin” demektir, denilir. Şuayp’da cevap verip dedi ki
“Ben asla sizin dininize girmem.”
Bunun anlamı: “Sizin dininize intikal’”dir
Buradaki Ade “sara” anlamındadır da denildi.
Ve: Bu hitap ile Şuayb değil, bir zamanlar kafir oldukları halde sonra Şuayb’e uyarak müslüman olanlardır da denildi. Fakat bu tevillerin hiçbiri ibrahim suresinde yapılmadı. İbrahim suresinin sözkonusu ayeti, lafzın gerektirdiği gibi, “Dinimize döneceksiniz” şeklinde anlaşılmıştır.”[273]
Ben derim ki:[274] Bu müfessirler millet kelimesini, din ile tefsir ettiler. İbn Atiyye ise, daha önceki hale dönmek ile tefsir etti. Fakat ibtida manası olabileceğine hiç değinmedi.
İbn Cevzi’nin yukarıdaki sunduğu beyit’ine Lebid’in[275] şu bey iti teyid etmektedir:
Yani insan parlak bir yıldız gibidir.
Bu parlaklıktan sonra bir de bakarsın küle dönmüş.
(İnsan’da bir yıldız gibidir. Parlar ve söner demek istiyor)
Ümeyye b. Ebi Salt’da[276] şöyle demiştir.
Anlamı: Bu güzellikler bir süt kadehi değildir.
Su ile karışmış ve pisletildikten sonra tekrar geri alınmıştır.[277]
Benim derim ki: Zikredilen bu şahitler ayetin anlamına delil değildir. Çünkü ayeti kerime de “Yahut milletimize döneceksiniz” tehtidi ve buna karşılık Şuayb (as)’in şu cevabı vardır: “Sizin dininize dönersek, Allah’a karşı iftira atmış oluruz”
Burada ki Ade fiili, şu hadisi şeriflerde geçtiği anlamdadır:
“Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Hibesinden dönen, kustuğundan dönen gibidir”[278]
Sünende de şöyle geçmektedir:
“Baha’nın evladına yaptığı hibeden vazgeçmesi dışında, bir şeyi hibe edenin hibesinden vazgeçmesi yoktur”[279]
Yine aynı şeklide Ömer (r.a)[280] şöyle dedi:
“Onu sana dirhem ile de verse satma. Sadakasından dönen kimse, kustuğundan dönen kimse gibidir.”
Bu hadisin bir başka versiyonuna göre
“Önce kusup sonra, kustuğunu yalayan köpek gibidir.”[281]
Bir başka hadiste de şöyle buyurulmaktadır:
“Allah imansızlıktan kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atılmaktan korkan gibi korkmak.”[282]
Tüm bu hadislerde geçen ade fiili ade leza demektir. Şu ayeti kerimelerde de aynı anlamda kullanılmıştır:
“Gizli konuşmaktan menedildikten sonra, menedildik-leri o şeye dönenleri görmedin mi?” (Mücadele: 58/8)
“Kadınlardan zihar ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin.” (Mücadele: 58/3)
Burada geçen “dönmek”, geçmiş hale dönmeyi ifade ettiği gayet açıktır. İbn Atiyye’nin dediği gibi, bunun dışında başka bir anlama gelme olasılığı yoktur.
Ade leza: Önceki şeye dönmektir ki. Zihar[283] gibi nehyolunan bir işi yapıp, da nehiyden sonra tekrar ona dönmek bu kabildendir. Bu durumda dönmenin mübteda bir fiil olduğunu hiç kimse söylememiştir.
Yukarıdaki şiirlerde geçen “Adet lehunne zunub ma ade ba’de ebvalen” ve “Hare remaren” mutlak fiillerdir ki bu fi-ilerde daha önceki hale dönmekten bahsedilmemektedir. (Elavde) lafzı (Er-rucu) “Dönmek” anlamındadır.
Bu bir şeye dönmek te olabilir, birşeyden dönmek te, Fakat akla önce, bu halden dönmek gelir. Bu nedenle islamdan dönen kişi, alimlerin ittifakıyla, doğuştan müslüman olsa dahi, islam’dan dönmesi sebebiyle mürted olarak isimlendirilir. [284]
Fasıl
Şuayb ve diğer peygamberlerin asla küfür milletinden olmadıkları sözü konusunda ise, meşhur bir ihtilaf vardır. Her halükarda bu hükmün nakli veya akli bir delile ihtiyacı vardır. Kitap, sünnet ve icma’da böyle bir delil yoktur. Akli delil konusunda ise ihtilaf vardır. Ehli sünnet’in tercih ettiği görüşe göre, akli bakımdan bu konuda bir delil yoktur ve akıl bu hususta herhangi bir görüşü gerektirmemektedir.
Asıl ihtilaf, müteahhir ehli sünnet alimleri ile mutezile[285] arasındadır.
Kadı Ebu Bekir b. Hatib,[286] Peygamberlerin günah işleyip, işlemedikleri caiz midir?, eğer caizse ne tür günahların vukusu caizdir? Bu peygamberliklerinden önce midir, sonra da aynı şey geçerli midir? Soruları sorduktan sonra, bu soruları doğru bir şekilde cevaplandırarak şöyle dedi: “Bundan önce de zikrettiğimiz gibi peygamberler Allah’ın tebliği memurları olmaları, nübüvvetleri ve getirdikleri mucizelere gölge düşürecek herşeyden kaçınmaları ve Allah’ın onlara verdiği yüksek derece ve makamlar nedeniyle kesinlikle yalan, vahyi gizlemek, hata, sehiv, iğfal, örtmek, değiştirmek gibi olumsuzluklardan kesinlikle uzaktırlar”
“Peygamberlerin diğer günahları işleyip işlemeyecekleri konusunda insanlar ihtilaf ettiler. Mutez ile fırkası şöyle dedi: Peygamberliklerinden önce veya sonra, peygamberlerin küçük veya büyük günah işlemeleri mümkün değildir.
Çünkü bu insanların onlara uymaları ve sözlerini kabul etmelerine aykırıdır. Hatta bazı mutezilelere göre, peygamberlerden günah sadır olması demek, Allah’ın tebliği memurluğu hallerinin son bulmaları demektir.
Peygamberler Peygamberliklerinden önce de akli farizalara uymak, salih ameller işlemek ve kendisinden önceki peygamberlerin şeriatına uymakla mükelleftirler”[287]
Ben derim ki:[288] İbn Enbari,[289] Züccac,[290] İbn Atiyye,[291] ibn Cevzi[292] ve Beğavi gibi ehl-i sünnet alimlerinin çoğu, “Peygamberler, peygamberliklerinden önce de küfür’den korunmuşlardır/ küfürden masumlardır demektedirler.
Beğavi şöyle dedi: “Usul alimleri peygamberlerin kendilerine vahiy gelmeden önce mümin oldukları görüşündedirler. Peygamber (s.a.v)’de kendisine vahiy gelmeden önce İbrahim’in dini üzere ibadet etmekteydi”[293]
Fakat, Beğavi bu sözü ile;
“Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?” (Duha: 93/7)
ayeti kerimesinin tefsirinde söyledikleri ile çelişmektedir. Bu ayetin tefsirinde şöyle demişti: “Ayetin anlamı, Allah seni bugün üzerinde bulunduğun şeyden şaşırmış olarak buldu ve seni Tevhidine ve nübüvvetine hidayet etti.”[294] Aynı şekilde şu kavli ilahi ile de çelişmektedir: “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (Şura: 42/52) Ahmed’in[295] şöyle dediği rivayet edildi: “Kim peygamber (s.a.v) kavminin dini üzere idi derse, bu kötü bir sözdür.”[296]
Ancak Süddi ve diğerleri şöyle dediler: “Kırk yıl boyunca kavminin dini üzere idi”[297]
İbn Ebi Hatim şöyle rivayet etti: Bana Abdullah b. Ebi Bekr[298] anlattı. Osman b. Ebu Süleyman b. Cübeyr. b Cü-beyr. b. Mutim’den,[299] o da Amcası Nafi b. Cübeyr b. Mutim,[300] den, o da babası Cübeyr b. Mutim’den[301] şöyle rivayet etti: “Rasulullah (s.a.v)’in kavminin dini üzere olduğunu gördüm”[302]
Burada şunu vurgulamak istiyoruz: Peygamberlerin bi-setlerinden önce günah işleyip işlemediklerinin meselesi sadece mutez ile mensupları arasında değil, ashabı hadis[303] ve ehli sünnet arasında da tartışılmıştır.
Ebu Bekr b. Tayb şöyle dedi: “Mutezile’den, bizim arkadaşlarımız’dan ve ehli Hak’dan birçokları şöyle dediler: “Peygamberliğinden önce kafir olan veya büyük günahlar işlemiş bir kimsenin, peygamber olarak gönderilmesinde hiçbir mani yoktur. Açıklayacağımız gibi, biz de bu görüşteyiz.
Fakat, peygamberliklerinden sonra günah işleyip, işlemeyecekleri konusunda ihtilaf edilmiştir.
Rafiziler şöyle dediler: Peygamberlerin küçük veya büyük günah işlemeleri mümkün değildir. Hatta, hata ve sehiv yoluyla dahi olsa, onlardan günah sadır olmaz. [304]
Mutezile de şöyle dedi: “Onların büyük küçük günah işlemeleri kesinlikle mümkün değildir. Ancak hata ve yanılma yoluyla bazı küçük günahları işlemeleri mümkündür.
Cubbai[305] ve arkadaşları onların kasten asla günah işleyemeyeceklerini ancak hata ve yanlış tevil yapabileceklerini söylemişlerdir.
“Mutezile’den Nazzam ve[306] Cafer b. Besran da şöyle dedi- “Peygamberler ancak hata ve yanılgı yoluyla günah işleyebilirler ve bu günahlarından dolayı da, Cenab’ı Hakk tarafından hesaba çekilirler. Bu nevi günahlar her ne kadar ümmetleri için affedilmiş ise de, peygamberler Allah’a karşı olan konumlan, ve yanılgı ve hatalara karşı daha dikkatli olmaları gereği nedeniyle, bu nevi hatalardan dolayı muaha-ze olunurlar.”
(Ebu Bekr. b. Tayb el- Baklani) Şöyle devam etti:
“Ehli Halik, Cumhur ve Ashab-ı hadis, şöyle dedi: Allah’tan aldıkları tebliğ görevini ifsat etmiyecek ölçüde olması şartıyla peygamberlerin günah işlemeleri mümkündür. Fakat, peygamberlerin Tebliğ’lerini gölgeleyecek, nübüvvetlerinin doğruluğunu giderecek, kendi doğrulukları konusunda şüphe uyandıracak neviden günah işlemeleri, tüm ümmetin icmasıyla mümkün değildir. Peygamberlerin işlediği küçük günahlar, küçük değil büyüktür ve diğer insanların günahları gibi değildir. Fakat onların günahı, dünyada iken affedilir ve ahirette ceza görmezler.”
Ehl-i Hakk şöyle dedi: “Peygamberlerden küçük bir günah sadır olduğu zaman, onu çok büyük görürler ve korku ve dehşete kapılarak, hemen anında Allah’a tevbe ve istiğfar edip, bağışlamak dilerler.”
Baklani şöyle devam etti: “Bizim tercih ettiğimiz görüş te budur”
Yine şöyle dedi: “Ehl-i Hakk’tan Cumhur şöyle dedi: “Peygamberlerin, peygamberlik dönemlerinde günah işledikleri konusunda kesin hüküm verilemez. Bunun için mutlaka delil lazımdır. Bu hususa delalet eden ayetler ve rivayetler onların peygamberliklerinden önceki hayatlarına dair olması muhtemeldir”
Baklani: “Bu onların peygamberlik şereflerine daha uygun ve daha layıktır.”.
Baklani şöyle devam etti: “Risaletten önce küfür ve büyük günahlar işlemiş kimsenin peygamberler olarak gönderilmesinin caiz olduğu hakkında fasıl.
Buna delalet eden birçok husustan birisi şudur:
Bir kimsenin peygamber olarak gönderilmiş olması, onun imanına, doğruluğuna, ruh temizliğine, ilminin kemaline Allah’ı bilmesine ve onun bu işe en layık kimse olduğuna delalet eder. Çünkü getirdiklerinin doğruluğu, onun doğruluğu ile ölçülür.
Peygamber olarak gönderildiği anda geçmişte kendisinden sadır olmuş olabilecek kötülüklerden dönen ve böylesine büyük bir temizlik ve yücelik kazanan, kimsenin peygamber olarak gönderilmesine ve insanların ona uyup, saygı göstermekle emrolunmasına bir engel yoktur: Peygamberliğinden önce günahkar birisi olsa da!
Bundan ümmet’in şeriatı uygulayacak ve hukuku sağlayacak bir iman tayininin cevazı çıkar. İmam, fcü göreve gelmeden önce, büyük günahlar işliyor veya küfür üzere bulunuyor olsa da, imam olarak ümmetin başa geçtiği anda, Allah’ın emri gereği artık ona saygı gösterilir ve emirleri yerine getirilir.
Rütbe ve konumları farklı olmakla beraber peygamberler de böyledir.
Buna delalet eden bir diğer husus da şudur: Önce kafir olup da sonra güzel bir şekilde tevbe edip, küfründen dönen bir insanın peygamber olarak gönderilmesine hiçbir engel yoktur.”
îbn Tayb el- Baklani, böylece Mutezile’ye uzun bir cevap vermektedir.
Ben derim ki,
İnsanların ihtilaflarını zikrettikten sonra bu konudaki hak söz şudur: “Kuran’ı kerim’de ifade edildiği gibi Allah peygamberlerini kavmin en seçkininden seçer.
“Allah, elçilik görevini kime vereceğini daha iyi bilir” (En’am: 6/124)
Hırakil[307] in Ebu Süfyan’a[308] dediği gibi peygamberler insanların neseb bakımından en temizlerinden gönderilirler. Hırakil Ebu Süfyan’a:
“Onun nesebi nasıldır?” diye sorunca Ebu Süfyan:
“O bizim en soylularımızdandır,” dedi. Bunun üzerine Hırakil:
“Peygamberler de böyledir. Kavimlerinin en soylularından seçilirler”, dedi. [309]
Kavmi, Şahsen zayıf görmelerine rağmen, ailesinin büyüklüğüne işaret ederek Şuuyb’e şöyle dedi:
“Eğer kabilen olmasa seni mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin.” (Hud: 11/91)
Peygamberliğinden önce müşrik ve cahil bir toplumun içinde yaşayan peygamberin doğruluğu, güvenirliği, bilinen iyilikleri yapıp kötülüklerden kaçınması dışında, kavminin dini üzerine olması, onun için bir ayıp değildir. Ce-nab’ı Hakk şöyle buyurdu:
“Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.” (İsra: 17/15)
Böyle bir ortamda, ne onlar, ne de kavimleri sorumlu değillerdir.
Bir şeyin kötü olduğunu bildiği halde onu yapanla, bilmeden yapan arasında fark vardır. Bu ikincisi ayıplanamaz ve kavimleri tarafından aleyhlerine bir delil olarak kullanılamaz.
Dolayısıyla israiloğullan’nın peygamberleri arasında daha önce müşrik olan hiç bir peygamber yoktur. Bilakis hepsi Tevrat’[310] şeriatına göre yetiştirilmişlerdir.
101 Peygamber oldukları söylenen Yusuf’un kardeşleri ise, peygamberliklerinden önce günah işlemiş ve tevbe etmişlerdir. [311]
Şuayb (a.s.) ve diğer peygamberlerin kıssalarında ise kesinlikle insanların onlara karşı nefretini çekecek herhangi bir husus bulunmamaktadır. Aynı şekilde cehaletlerinden sonra Rasulullah (s.a.v)’e iman eden sahabeler de böyle. İçlerinden çoğu islam’dan önce de güzel ahlak ve şeref sahibi idiler. Mesela Ebu Bekr sıddık (r.a) cahiliye döneminde-de doğruluk, güvenilirlik ve güzel ahlakı ile tanınırdı. Cahiliye tüm sahabelerin ortak özellikleri olmalarına rağmen, içlerinden bazları, cahiliye döneminde dahi güzel ahlak ile muttasıftılar.
Kuran kıssalarını haber verdiği hiçbir peygamber, peygamberliklerinden önce, insanların nefretlerini celbedecek ve hak davayı şüphe ile karşılamalarına neden olacak hiçbir davranış sergilememişlerdir. Bu nedenden dolayıdır ki müşrikler, peygamberliklerinden sonra, onları daha önceki hayatlarından dolayı hiçbir zaman kınayamamışlardır.
Eğer peygamberlerin bisetlerinden önce dikkatleri çekecek bir günah veya ayıpları olsaydı, müşrikler daha sonra; onu mutlaka gündeme getirerek, insanları Allah’ın elçilerinden uzaklaştırmak için bir koz olarak kullanırlardı.
Müşriklerin peygamberleri ayıpladıkları tek husus: “Sizde bizim gibi idiniz” demeleri olmuştur. Buna karşılık peygamberlerin cevapları çok açıktır: “Evet, daha önce vahiy gelmediği için, biz de başkaları gibi bu konulardan habersiz idik.”
“Onlar dedilerki: Siz de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz.” (İbrahim: 14/10)
Peygamberler şöyle cevap verdiler: “Evet, biz sizin gibi bir beşerden başkası değiliz. Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lütfeder.” (İbrahim: 14/11)
Nübüvvet ve şeriatten hiçbir bilgisi ve haberi olmayan birisinin peygamber olarak gönderilmesinin caiz olduğu konusunda herkes müttefiktir. Böyle bir kimseyi peygamber olduktan sonra tasdik etmemek küfürdür.
Peygamberlerin daha önce bu konulardan haberdar olmamaları, peygamberliklerine herhangi bir halel getirmez. Bilakis Allah onlara bilmediklerini öğreterek, peygamberlik ile görevlendirir.
Cenabı Hakk şöyle buyurdu:
“Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kullarından dilediğine vahyi indirir.” (Mümin: 40/15)
“Allah melekleri, kullarından dilediği kimseye kendinden bir vahiy ile, “Benden başka tanrı olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve benden korkun” diye gönderir.”(Nahl: 16/2)
Onlar bu görevi ancak vahiy ile alırlar.
İbrahim (a.s.) içlerinde tek bir muvvahid’in bulunmadığı kafir bir kavim içinde yaşadı. Fakat Allah’ın hidayeti Allah’ın diğer peygamberleri gibi Tevhidi seçerek muvahhid oldu.
Cenabı Hak, Musa’yı, Firavun’a gönderdiği zaman, Firavun ona:
“Dediki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyük-medik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçir-medin mi? Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!
“Musa, “Ben, dedi, o işi o anda sonunun ne olacağını göremeyerek yaptım.” Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı. O nimet diye başıma kaktığın ise (aslında) israil oğullarını kendine kul köle etmendir.” (Şuara: 26/18-22)
Cenabı Hakk peygamberlerinin sonuncusuna şöyle diyor:
“Biz, sana bu kur’ani vahyetmekle (geçmiş milletlerin haberlerini) en güzel bir şekilde sana anlatıyoruz. Gerçek şu ki: Sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmeyenlerden idin.” (Yusuf: 12/3)
Bu ayeti kerimede geçen “Ve in kanet” deki “in” muhaffebe mines sakile’dir ve haberinde ki “lam” arapçadan anlamayan ve Kur’an’in anlamlarını bilmeyenlerin zannettikleri gibi” lam’ı nafiye” değil lam-ı farika’dır.
Cenabı hakk şöyle buyurdu:
“İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerinden-dir. Bundan önce onları ne sen biliyordum ne de kavmin.” (Hüd: 11/49)
“Ve sana bilmediğini öğretmiştir.” (Nisa: 4/113)
“İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.Fakat biz onu (kitabı) kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.” (Şura: 42/52)
İnsanlar, peygamberlerimiz (s.a.v)’ın nübüvvetinden önceki hali ve zikrettiğimiz ayetler ile Araf[312] ve İbrahim[313] surelerinin ayetleri konusunda ihtilaf ettiler:
Bazıları şöyle dediler: “Peygamber (s.a.v) kavminin dini üzerine değildi ve onların kestiklerini yemezdi. Bu söz Ahmed b. Hanbel’den nakledilmiştir. “Kim onun kavminin dini üzerine olduğunu iddia ederse, bu kötü bir sözdür. Peygamber (s.a.v.) putlara kesilen şeylerden yemiyordu.” [314]
Ben derimki: Ahmed şöyle demiş olabilir: “Peygamber (s.a.v) putlara tapmıyordu” Fakat onun bu sözü yanlış şekilde nakledilmiştir. Çünkü Peygamber (s.a.v)’ın putlara tapmadığı yolunda birçok rivayet mevcuttur. Fakat, kavminin kestiği şeyleri yemediğine dair hiçbir rivayet yoktur. [315] Ki Ahmed, insanlar içinde bu rivayetleri en iyi bilen kişidir. Dolayısıyla naklin olmadığı bir şeyde hüküm vermesi mümkün değildir.
Peygamber (s.a.v) bunu haram olduğunu ancak peygamberliğinden sonra bilmiştir. Putlar için kesilen şeylerin haramlığı maide suresinde[316] bildirilmiştir. Allah’tan başkası adına kesilmenin haramlığı ise Enam[317] ve Nahl[318] gibi Mekki surelerde bildirilmiştir.
Bunun haram olduğu Kur’an ile bilindi. Kur’an’ın inmesinden önce şirk’in aksine, bunun haram olduğu bilinmiyordu. O ve ashabı Mekke’deki hayatları boyunca, onların kestiği etlerden yemeye devam etmişlerdir. Fakat et için kesilen ile putlar için kesilen farklıdır ki bu şirktir. Ve şeriat-le asla mubah olmamıştır. Çünkü bu puta tapıcılıktır.
Ancak bunun dışında et için kesilen şeyler, aynı ilk dönemde müşrik kadınlarla evlenmeleri gibi caiz idi, sonra haram kılınmıştır.
İkinci görüş: Peygamber (s.a.v)’in onların şirklerine muvafakat etmemekle beraber, İbrahim’in dininden kalan kalıntıları muhafaza eden kavminin dini üzere idi.
Bu konuda ibn Kuteybe şöyle dedi:
“Peygamber (s.a.v)’in 40 yıl boyunca kavminin dini üzerine bulunduğu konusunda hadis vardır. [319]
Bunun anlamı şudur: Araplar, hala babaları İbrahim’in dininden kalan birçok adet ve kuralı devam ettirmekteydiler. Kabe’yi hac ve ziyaret, sünnet, nikah, üçe ulaşınca talakın vaki olması kocasının birinci ve ikinci talaktan sonra geri dönebilmesi, [320] Cana karşı 100 deve diyet alınması, cenabetten yıkanma ve akrabalık ve hısımlık nedeniyle bazı kadınlarla evlenmenin haram olması[321] gibi hususlar İbrahim (a.s.)’dan kalmıştı. Peygamber (s.a.v) nübüvvetinden önce de kavmi gibi Allah’a iman ediyor ve İbrahim’in şeriatından kalan yukarıdaki hususlara riayet ediyordu. Ayrıca putlara tapmıyor ve puta tapanları ayıplıyordu. Fakat bunun dışındaki islam şeriatını ancak kendisine vahiy geldikten sonra bilmiş ve uygulamıştır. Bu nedenle Cenabı Hakk şöyle buyurmuştur:
“Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” (Şura: 42/52)
Yani Kur’an’ı ve iman’ın şeriatlerini bilmezdin. Burada kastedilen Allah’a imanı bilmen değildir. Çünkü cahiliye arapları, Şirk koşmakla beraber Allah’a iman ederlerdi.” [322]
Ben derimki (ibn Teymiyye): İbn Kuteybe’nin de zikrettiği gibi cahiliyye araplarınm haccetmeleri, sünnet olmaları ve akrabalarıyla evlenmemeleri, tevatür yoluyla sabittir ve onlara göre bu hususlardır. Dinin ve Hanif olmanın temelidir.
Ebu’l Mutan el-Ahfeş[323] Şöyle dedi:
“Hanif, müslüman demektir. Cahiliye döneminde, ibrahim’in dininden sadece bu iki hususa riayet ettiklerinden sünnet olan ve hacc yapanlara hanif denilirdi. İslam geldiği zaman, gerçek hanifliği geri getirdi.
İbn Ebi Hatim Sa’d[324] dan o’da Katade[325] den şöyle rivayet etti: “Haniflik, Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmektir. Anaların, kızların, halaların, teyzelerin nikahının haram olması ve sünnet olmak da buna dahildir. Şirk ehli, Allah’a ortak koşmalarına rağmen analarının, kızlarının , halalarının ve teyzelerinin nikahını haram görürlerdi. Ayrıca Allah’ın evini hacceder ve menasiki yerine getirirlerdi.” [326] İbn Abbas da şöyle dedi: “Hanif:Hacı”[327] İbn Ebi Hatim, Hasan, Dahhak, Atiyye, ve Süddi’den de buna benzer sözler rivayet edilmiştir,” dedi. [328]
Bununla Hacc’ın Haniflerin şiarından olduğunu söylemek istemişlerdir. Çünkü ne cahüiye döneminde, nede islam döneminde yahudi ve hristiyanlar hiçbir zaman hacc yapmamışlardır. Bu nedenle hadisde şöyle buyurulmaktadır:
“Kim, kendisini Allah’ın evine ulaştıracak kadar azık ve binek bulduğu halde, haccetmezse, ister yahudi olarak, isterse de Hristiyan olarak ölsün”[329]
Kişi, Muhammed (s.a.v)’e iman etmediği sürece müslüman olamaz. Muhammed (s.a.v)’den önce ise Yahudiler ve diğerleri İbrahim’in milleti üzere idiler.
Muhammed (s.a.v)’den önce hac, farz değil, müstehab idi. Bu nedenle Musa, Yunus ve başka peygamberler haccetmişlerdir. Fakat israiloğullarına hac farz değildi.
İslamdan önce hacc, Hanifliğin müstehablarından idi. Fakat Muhammed (s.a.v)’in dili ile farz olduktan sonra artık, Hanifliğin temel esaslarından biri oldu.
İslam’ın beş şartından biri de Hacc’dır. [330]
Haniflik konusunu ayrıntılı olarak bir başka yerde açıkladık. [331] Kıssaca Haniflikten maksat hacc, sünnet ve belirtilen akrabalarla nikahın haram olması gibi İbrahim (a.s.)’in şeriatından kalan kalıntılardır. Fakat belirtilen akrabalarla nikahın haram olması ve sünnet aynı zamanda yahudilerin de muhafaza ettikleri seri hükümlerdendir. Ancak onlarda hacc farizası yoktur.
Ama ibn Kuteybe’nin iddia ettiği gibi üç talak boşamanın vuku bulması meselesi gerçekte cahiliye dönemi Araplannda yoktu. Bilakis hu hüküm Medine’de teşrii kılınmıştır.
Bu hüküm gelinceye kadar müslümanlar eşlerini hiçbir sayı sınırlaması söz konusu olmadan boşuyorlardı ve bu durum kadınların zararına olmaktaydı. Allah erkekleri bundan neh-yederek üç talak esasını koymuştur. [332] Bu husus hadis, tefsir ve fıkıh ilminin en meşhur meselelerinden biridir ve muayyen bir kitaba isnat edilmeyecek kadar meşhurdur. [333]
Cana kıymanın diyetinin yüz deve olması ise İsmail’in (a.s.) dininden kaynaklanmamaktadır. Bu Abdulmuttalib’in çıkardığı bir adettir. [334] Rasulullah (s.a.v.) bu adeti İslam’da da aynen geçerli saymıştır. İbn Abbas’ın söylediğine göre cahiliyye arapları diyet olarak yüz deve verirlerdi. Bu adet ise onlara doğacak olan en son oğlunu kurban etmek üzere nezr eden Abdulmuttalib’ten kalmıştır. [335]
Bir başka rivayete göre ise, Abdulmuttalib 10 oğlu olursa içlerinden bir tanesini kurban etmek üzere nezretmiştir. Bu nezrini yerine getirmek üzere peygamber (s;a.v)’in babası Abdullah’ı[336] kurban kesmek üzere iken, halk buna engel olarak onun yerine deve kesmesini önermişlerdir.
Bunun üzerine Abdulmuttalib kura çekmeye başlar ve kura yüz deveye kadar Abdullah’a çıkar. Yüz deveden sonra kura’nm develere çıkması üzerine, Abdullah boğazlanmaktan kurtulur. Bu, olay siyer kitaplarında geçen meşhur bir olaydır. [337]
Kan akrabaları konusunda zikrettiği tahrim hükmü doğrudur. Ancak hısımlık yoluyla tahrim konusunda söyledikleri tam olarak doğruyu yansıtmamaktadır. Bilakis cahiliye arâplarında insanlar babalarının eşleriyle evlenebilmekteydiler. Bu olay çok meşhurdur ki Cenabı Hakk şöyle buyurmaktadır:
“Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin, çünkü bu bir hayasızlıktır, iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur.”(Nisa: 4/22)
İbn Kuteybe ve başkaları O’nun (s.a.v) müşriklerin kestiklerinden yemediğini zikretmediler. Bilakis Ahmed’den gelen rivayetin aksine, peygamber (s.a.v)’in onların kestiklerinden yediğini söylediler.
İbn Atiyye “Seni şaşırmış (dalalette) bulup da yol göstermedi mi?” (Duha: 93/7) ayeti kerimesi ile ilgili şöyle dedi: “O’nu böyle bulup nübüvvet ve risalet ile ihsanda bulundu” Hasan ve Dahhak da böyle demişlerdir.
Dalalet (şaşkınlık) uzak ve yakın olmak üzere ikiye ayrılır. Uzak olanı küfür dalaletidir. Cenabı Hakkın Peygamberi için sözettiği ise, yakm dalalettir ki bu onun (s.a.v) batılı kabul etmesinden değil, hakkı tam olarak bilmemesinden kaynaklanmıştır.
Suddi şöyle dedi: “40 yıl boyunca kavminin dini üzerinde idi”
İbn Atiyye şöyle devam etti: “Rasulullah (s.a.v) asla puta tapmamıştır. Fakat Zeyd b. Amr b. Nefil[338] hadisine göre onların kestiklerinden yemiş ve adetlerine uymuştur. Bununla beraber bu adetlerden çirkin olanlarını eleştirmiş ve bazı konularda kavmiyle muhalefet etmiştir”[339]
Ben derim ki, Zeyd b. Amr b. Nefirin söz konusu hadisini Buharı[340] zikretmiştir. Musab. Akbe, [341] Salim’in[342] Rasulullah (s.a.v)’den bahsederken ibn Ömer’in şöyle dediğini işit-miştir: “Rasulullah (s.a.v) kendisine vahiy gelmeden önce Beldah vadisinde Zeyd b. Amr b. Nefil ile karşılaştı ve ona etli bir yemek takdim edildi. Zeyd:
“Putlarınız için kestiğiniz şeyleri yemem -Ben Allah’tan başkası adına kesilen şeylerden yemem,
O, Kureyş’i yarattı, sonra gökyüzünden su indirip, yeryüzünde bitki bitirdi. Sonra siz kalkp, onu Allah’an başkası adına kesiyorsunuz! Bu olacak şeymi?” dedi. [343]
Nakledildiğine göre peygamber (s.a.v) nübüvvetinden öncede puta tapıcılıktan nefret ediyordu. Fakat, samimi arkadaşları dışında, insanların genelini bundan nehyetmiyor-du. Ebu Ya’la el-Mavsıli şöyle rivayet etti: [344]
“Bize Muhammed b. Beşşar bindar[345] anlattı, bize Abdul-vahhab b. Abdilmecid[346] anlattı- Bize kitaplarından yazıp verdi- bize Muhammed b. Amr[347], Ebu Selme’den[348] ve Yahya b. Abdirrahman b. Hatib b. Ebu Beltea, [349] Usame b.
Zeyd b. Harise’den[350] o da Zeyd b. Harise’den[351] anlattı.
Zeyd şöyle dedi: “Sıcak bir günde Rasulullah (s.a.v) ile beraber, dikili taşlardan biri için kestiğimiz bir koyunla beraber Mekke’nin dışına çıktık ve orada Zeyd b. Amr b. Nefil ile karşılaştık. O ve Rasululah (s.a.v) cahiliyye selamı[352] ile selamlaştıktan sonra, Peygamber (s.a.v) ona
“Ey Zeyd, neden kavmin ile aran iyi değil?” dedi: Zeyd:
“Ey Muhammed, bu konuda benim hiçbir suçum yok. Ben en iyi dini aramaya karar verdim ve bunu için önce Fedek[353] Hahamlarına gittim. Ve gördüm ki onlar bir yandan Allah’a taparken diğer yandan da şirk koşmaktalar. Ben kendi kendime, “Benim aradığım din bu değil” deyip Hayber Hahamlarına gittim, onların da bir yandan Allah’a ibadet ederken, diğer yandan şirk koştuklarını gördüm kendi kendime “benim aradığım din bu değil” dedim. Sonra Şam hahamlarına gittim ve onların da Allah’a ibadet edip, şirk koştuklarını gördüm ve “Benim aradığım din bu değil” deyip oradan da ayrıldım. Oradan ayrılırken Hahamlardan biri bana şöyle dedi:
“Senin aradığın din üzerine Allah’a ibadet eden tek bir kişi vardır, O da Hira[354] da dır” dedi. Ben yola koyularak Hira’ya o adamın yanına gittim. Yanına vardığımda, bana
“Nereli olduğumu” sordu. Ben de
“Allah’ın Evi’nin halkındanım” dedim. O bana:
“Senin aradığın din, orada çıktı, Yıldızı parlayan bir
peygamber gönderildi. Gördüğün herkes sapıklık içindedir”
dedi. Zeyd b. Amr sonra şöyle dedi:
“Henüz bir şey anlamış değilim”. Sonra Peygamber
(s.a.v) o’na etli yiyecekten sundu. Zeyd b. Amr:
“Bu nedir ey Muhammedi” diye sordu. Peygamber (s.a.v) “Şu dikili taşlardan birisi için kesilmiş koyun etidir,”
dedi. Zeyd b. Amr
“Allah’ın adına kesilmemiş etlerden yemem,” dedi.
Zeyd b. Harise şöyle devam etti.
Sonra Zeyd b. Amr’dan ayrıldık Peygamber (s.a.v) ve ben Kabe’ye geldik. Peygamber (s.a.v) Kabe’yi tavaf etmeye başladı. Safa ve Merve arasındada tavaf etti. O zaman Safa ve Merve arasına bakırdan yapılmış İsaf ve Naile isminde iki tane put vardı. Müşrikler tavaftan sonra bu putları mesh ederlerdi. Peygamber (s.a.v) şöyle dedi:
“Onlara dokunma. O ikisi de pisliktir.”
Ben kendi kendime: Şunlara dokunayım da bakalım bana ne diyecek” dedim ve dokundum. Benim böyle yaptığımı görünce:
“Ey Zeyd, söz dinlemiyormusun” diye çıkıştı. Sonra Zeyd b. Amr vefat etti ve Allah, Peygamberine (s.a.v) vahiy indirdi. Peygambar (s.a.v.) Zeyd b. Amr için şöyle buyurdu.
“O, kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak haş-
rolunacaktır.” [355]
Ebu Abdillah el-Makdisi[356] bu hadisle ilgili olarak şöyle dedi:
“Bu hadis, İbn Ömer’in sahih’te bulunan hadisi ile tekid edilen, hasen bir hadistir.
Bu hadisi Ebu Bekr el-Beyhaki[357] kısaca şöyle rivayet etmiştir:
“Zeyd b. Harise şöyle dedi: “Bakırdan bir put vardı ve ona İsaf veya Naile denilirdi. Müşrikler Tavaf ettikleri zaman ellerini bu puta sürerlerdi. Rasulullah (s.a.v) tavaf etti, ben de onunla beraber tavaf ettim. Puta uğradığımda ona elimi sürdüm. Rasulullah (s.a.v)
“ona elini sürme” dedi. Sonra tekrar tavaf ettiğimizde ben kendi kendime, “Ona bir kere dokunayım bakalım ne olacak” dedim ve dokundum. Rasululah (s.a.v) kızdı ve “söz dinlemiyor musun” diye çıkıştı.
Beyhaki şöyle dedi: “Bazıları Muhammed b. Amr’dan şu ziyade ile rivayet etmişlerdir: “Zeyd şöyle dedi: Ona ikramda bulunan ve kitabı indirene yemin olsun ki o (peygamber (s.a.v) asla bir puta saygı göstermedi. Hatta Allah ona ikram ettiği şey ile ikram etti.
(Beyhaki) Şöyle dedi: Bahira[358] kıssasında da geçtiği gibi Rahib onu Lat ve Uzza’nın[359] adma yemin ettirmek istediği zaman Peygamber (s.a.v) şöyle demiştir:
“Beni Lat ve Uzza’nın adıyla konuşturma. Vallahi ben o ikisinden nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem.” [360]-[361]
Allah onu (s.a.v) cahileyye amellerinden korudu. Eğlence meclislerine iştirak etmezdi. Böyle bir meclise katılmak istediği zaman Allah ona uyku verir ve uyurdu. Beyhaki ve başkaları bu konuda çeşitli rivayetler nakletmişlerdir. Aynı şekilde Kureyş taş taşımak için avret yerlerini açmasına rağmen, Allah onu bu çirkin davranıştan korumuştur. Bu husus sahiheyn’de Cabir’den, [362]-[363] Ahmed’in müsned’inde ise Ebu Tufeyl’den[364] şu ziyadelik ile rivayet edildi: “Avret yerini açma” diye nida olundu. O hemen taşı atıp, üstünü giydi.” [365]
Müşrikler Onu (s.a.v) Sadıkul Emin (Doğru ve Güvenilir rnuhammed) olarak isimlendirirlerdi. Allah onu kavminin ir-tikap ettiği tüm çirkinliklerden korudu.
Nübüvvetinden önce de ondan asla yalan, hiyanet, ahlaksızlık ve zulüm görülmemiştir. Bilakis peygamberliğinden önce amcalarıyla beraber mazlumlara yardım için kurulan Hılful mutayyyine[366] katılmıştır ki bu konuda daha sonra şöyle buyurmuştur:
“Cahiliyye döneminde amcalarımla bir sözleşmeye katıldım ki, islam’da da böyle bir sözleşmeye çağrılırsam, mutlaka icabet ederim”[367]
Yaratıcı olarak bir Allah’ı tanıma, O’na ibadet etme ve saygı gösterme, göklerin ve yerin, yok iken o’nun tarafından yaratıldığını ve ondan başka bir ilahı olmadığını kabul ise, tüm Arapların bilip kabul ettikleri bir husustu. Cahiliyye araplarının durumu böyle olunca, Peygamber (s.a.v.) evle-viyatla cenab-ı Hakkı biliyor ve kabul ediyordu.
Araplar gibi, Peygamber (s.a.v) de tavaf ve hac yaparak ibadet ediyordu. Ebu Talib, [368] onlar için Hira mağarasına çekilip ibadet etme adetini başlatmıştı. Peygamber (s.a.v) de nübüvvetinden önce bu mağaraya çıkarak orada kendisini ibadete verirdi. Aişe’nin Sahiheyn’de geçen hadisinde ifade edildiği gibi Peygamber (s.a.v)’e vahiy burada gelmiştir. [369]-[370]
Peygamber (s.a.v’in doğumu ile bazı hayır alametleri zuhur etti ve o’nun doğumuyla yeryüzünde bazı değişiklikler meydana geldi. Nübüvvetine delalet edecek bir çok olay oldu.[371] Fakat o’nun için gerçekleşen bu olayların, her peygamber için gerçekleşmiş olması zaruri değildir. O (s.a.v) peygamberlerin en üstünü ve Ademoğullarının efendisidir. [372] Cenab-ı Hakk kulunu tüm bu yüksek makam ve mev-kiye hazırlamıştır.
Her peygamberin o’nun gibi nübüvvetinden önce günahlardan masum olması gerekmez. Allah o’na (Muhammed-(s.a.s)’e şirki çirkin gösterdi diye, diğer peygambere de, peygamberliklerinden önce şirki çirkin göstermesi gerekmez. Peygamberimizin fazilet ve üstünlükleri, diğer peygamberlerin faziletlerine halef getirmez. Allah diğer insanlar gibi, peygamberlerin’den de şeriat, kitap ve ümmet noktasında olduğu gibi, bazılarını bazılarından üstün kılmıştır.
Cenabı Hakk, Lut’un İbrahim’in ümmetinden olduğunu ve O’na iman ettiğini bildirmiş, [373] Sonra o’nu peygamber olarak göndermiştir. [374] Aynı şekilde Musa’nın yanındaki delikanlı Yuşa[375] ve kardeşi Harun o’na tabii olan fertler iken daha sonra peygamber olmuşlardır. Fakat bu ikisinin (Yuşa ve Harun) konumu Lut’tan farklıdır. Bunlar peygamber olmadan önce de israiloğullarından Yani İbrahim milletinden idiler. Ancak Lut, kendisinden önce peygamberin olmadığı bir kavimdendir. Allah ne zaman ki İbrahim’i gönderdi, o zaman Lut o’na tabi oldu.
Hiç nübüvvet görmemiş kafir bir toplumun içinde yetişip de, sonra Allah (c.c) tarafından peygamber olarak gönderilen peygamberler, nübüvvet görmüş kavimler içinden gönderilen peygamberlere göre Allah’ın onlara yardımı, ilim ve hidayetle teyidi, zafer verip, düşmanlarını kahretmesi bakımından daha üstündürler. Tıpkı Nuh ve ibrahim gibi. Bu nedenle Cenabı Hakk emri onlara izafe etmektedir:
“Andolsunki, biz, Nuh’u ve ibrahim’i gönderdik, Peygamberliği de kitabı da onların soyuna verdik” (Hadid: 57/26)
“Allah, Ademi, Nuh’u İbrahim ailesi ile İmran ailesini seçip alemlere üstün kıldı. Allah, işiten ve bilendir.” (Al-i imran: 3/33)
Şöyleki, Nuh, müşriklere gönderilmiş ilk Rasul’dür. Kavminin Allah’a şirk koşması, geçmiş velilere aşırı saygı gösterip, onları ilahlaştırmalarından kaynaklanmıştır. İbrahim’in kavminin şirki ise, yıldızlara dayanıyordu. Bunlardan birisi arzi, diğeri semavi şirktir.
Dolayısıyla Rasululah (s.a.v) her ikisinin de önüne geçerek
“Kabirlerin mescid haline dönüştürülmesini”[376]
“Kabirlere yönelip namaz kılınmasını”[377]
“Ali’yi[378] görevlendirerek, yüksek tüm kabirleri ve heykelleri yerle bir etmesini emretti.”[379] Tüm bu hadisler sahi-heyn’de mevcuttur.
Ve yine aynı zamanda, semavi şirkin önüne geçmek için: “Güneşin doğumu ve batımmda namaz kılınmasını yasakladı”[380]
Cenabı Hakk peygamberlerini, gönderdiği kimselerin cinsinden göndermiştir. Çünkü risalet maksadının hasıl olması ancak böyle mümkündür. Cenab-ı hakk şöyle buyurdu:
“Onlara iyice açıklasınlar diye her peygamberi yalnız kendi kavminin dili ile gönderdik” (İbrahim: 14/4)
“O gün her ümmetin içinden kendilerinin üzerine birer şahit göndereceğiz” (Nahl: 16/89)
“içinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla size bir zikir gelmesine şaştınız mı?” (A’raf: 7/63)
Daha önceki peygamberler sadece kendi milletlerine gönderilirken, Muhammed (s.a.v) kıyamete kadar geçecek tüm cin ve insanlara gönderilmiştir. Bu nedenle cinler Kuran’ı işittiklerinde şöyle dediler:
“Ey kavmimiz! dediler, doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen, kendisinden öncekini doğrulayan, Hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik” (Ahkaf: 46/29-32)
Ahkaf suresinden ayetler..
Ve cinler yine şöyle dediler:
“Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur’an dinledik. Biz de ona iman ettik. (Artık) Kimseyi Rabbimize ortak koşmayacağız.” (Cinn: 72/1-2)
“Doğrusu biz, o hidayet rehberini işitince ona iman ettik.” (Cinn: 72/13-15)
Bu nedenle Rasulullah (s.a.v) onlara Rahman suresini okumuştur ve Cenab-ı hakk bu surede insan ve cinlere beraber hitap etmiştir. Hakk Teala onlara şöyle seslendi:
“Ey cin ve insan topluluğu! içinizden size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzde karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” (En’am: 6/130)
Bu hitap onlara kıyamet gününde yapılacaktır. Ve Hakk Teala şöyle buyurdu:
“Size kendinizden peygamber gelmiştir” (Tevbe: 9/128)
“İçlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur” (AI-i imran: 3/164)
Bu ayetin tefsiri konusunda iki görüş vardır.[381] Bu hitap araplar içindir denildiği gibi, tüm insanlar içndir de denilmiştir.
Bu işin doğrusu şudur: Bu hitap ile önce Kureyş, sonra Araplar, sonra da tüm insanlar muhataptırlar.
(Lekad caekum)’daki “Kaf” hitap kafide ki bu hitap, Peygamberin gelip, kur’an’ı tebliğ ettiği kimselere yöneliktir.
Bu konuda şöyle buyurmuşur:
“Kendisiyle sizi ve bundan sonra onu duyacak herkesi uyarmam için bu Kur’an bana vahyolundu.” (En’am: 6/19)
Kur’an’in ulaştığı tüm milletlerden herkes bu ayetin muhatabıdır. O, bir melek değil, kendileri gibi, kendi cinslerinden bir insandır. Eğer melek olsaydı, ondan gereği gibi faydalanamazlardı.
Yine şöyle buyuruluyor:
“Nitekim kendi içinizden size bir rasul gönderdik” (Bakara: 2/151)
Bu hitap, Kur’an ile hitap edilen tüm yaratıklar içindir ve cinler de buna dahildir, insan cinsinden olan bu Rasul (s.a.v), tüm insan ve cinne gönderilmiştir.
Cinler de insanlar gibi yer, içer, evlenirler ve insan olan bir peygamberden faydalanabilirler. Melek bir peygamberin aksine, cinler insanların konuştuklarını da anlamaktadırlar. Peygamber (s.a.v) Arab ve arab olmayan tüm insanlara gönderildiğinin delillerinden biri de şu kavil-i ilahi’dir. “Çünkü ümmiler arasında kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen o’dur” (Cuma: 62/2)
“(Bu peygamber) mü’minlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan dğer insanlara da onu öğretir.” (Cuma: 62/3)
Bu faslın sonu. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. [382]
Fasl
Cenab’ı Hakkın şu kavli hakkında:
“Şüphesiz iman edenlerle yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler için rableri katında mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara: 2/62)
Bir benzeri Maide suresinde bulunmaktadır.[383]
Cenabı Hakk bu ayeti kerimede önce ve sonraki ümmetlerden saadet ve kurtuluşa erişenlerin vasıflarını açıklamıştır.
Cenab-ı Hakk Hacc suresinde altı dini zikrederek şöyle buyurdu:
“Mü’min olanlar, yahudi olanlar, sabiiler, hristiyan-lar, mecusiler ve müşrik olanlara gelince, muhakkak ki Allah, bunlar arasında kıyamet gününde hükmünü verir. Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hacc: 22/17)
Hakk Teala, bu dinlere mensup insanların arasını ayıracağını bildirerek mecusi ve müşriklerin asla ahiret mutluluğuna eremeyeceklerini bildirdi. Fakat müminlerden, yahu-dilerden, hristiyanlardan ve sabiilerden,[384] Allah’a ve ahiret gününe iman edip, salih ameller işleyenlerin cennete gireceklerini ve onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi, onların üzülmeyceklerini de beyan etti.
Fakat bazı insanlar bu ayeti anlayamayarak, bu konda birtakım zayıf sözler ettiler. Bu ayeti anlamanın temeli şu
kavli ilahidir “Şüphesiz iman edenlerle yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden”
Bu ayet, peygamber (s.a.v)’in gönderilemesinden önce de olsa bu isimle tanınanlardan mı, yoksa emir ve nehiy ayetleri gibi o’nun gönderilmesinden sonra mevcut olanlara da mı haber vermektedir?[385]
O’nun kendilerine gönderildiği insanla, o’nun lisanı ile emir ve yasaklara muhatap olurlar ki onlar, o’nun (s.a.v) gönderildiği andan, kıyamet gününe kadar kendilerine risalet ulaşmış kimselerdir. Cenab-ı Hakk’ın buyurduğu gibi:
“Kendisiyle sizi ve bundan sonra onu duyacak herkesi uyarmam için bu Kur’an bana vahyolundu” (Enam: 6/19)
Kur’anın ulaştığı herkes, Resulullah (s.a.v) tarafından uyarılmış demektir.
Bazı kimseler, söz konusu ayeti kerimede mutluluk ve kurtuluş ile müjdelenenlerin sadece Muhammed (s.a.v) kendilerine gönderiliş olan insanlar olduğunu ve bu ayetin onun gönderilmesinden önceki insanlara şamil olmadığını zannederek ayeti yanlış anladılar ve bu konuda birbirleriyle çelişkili, ayetin lafzı ve manasına aykırı sözler sarfettüer.
Doğru olan bunların sözü değil, başka bir sözdür. Ayeti kerime umumidir ve Peygamber (s.a.v)’in gönderilmesinden önce mevcut olan insanları da kapsamaktadır.
Ayetin lafzı, manası ve bir önceki ve bir sonraki ayetle olan münasebeti buna delildir. Selefin ve Cumhur’un[386] görüşü de budur. Ayeti kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak zikredilen rivayetler de bunu tekid etmektedir:
tbn Ebu Hatim ve başkaları sabit senetlerle Süfyan b. Uyeyne’den o’da İbn Ebu Necih’den o’da Mücahid’den o da Selman’dan[387] şöyle rivayet etti: “Peygambere (s.a.v) daha önce benim de beraber olduğum dinden insanların halini sordum ve yaptıkları ibadetleri anlattım. Bunun üzerine şu ayeti kerime nazil oldu.
“Şüphesiz iman edenlerle yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden..”[388] Zayıf rivayetlerde geldiği gibi, peygamber (s.a.v) önce “onlar cehennemliktirler” demiş değildir. Sahih olan da budur.
Yine Sahihi Müslim’de İyad b. Hımar’dan[389] gelen hadiste peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Cenabı Hakk arz ehline baktı ve ehli kitap kalıntısı bir gurup hariç arap acem herkese gazab etti.”[390]
Bu hadis peygamber (s.a.v)’in gönderildiği sırada Allah’ın gazab etmediği ehli kitaptan mümin bir zümrenin bulunduğunu gösterir. Aynı şekilde peygamber (s.a.v)’in bilmediği şey hakkında cevap vermesi mümkün değildir.
Dolayısıyla bilmediği bu konuda da cevap vermesi mümkün değildir.
Yine Peygamber (s.a.v)’in Fetret döneminde yaşayıp ta şirke bulaşmamış Zeyd b. Amr b. Nefil gibi şahıslardan övgü ile bahsettiği bilinmektedir. Böyle iken belki de bozulmamış, değiştirilmemiş ve nesh olunmamış din üzerine bulunan kendisinden önceki müminlerin cehennem ehli olduklarını söylemesi nasıl mümkün olabilir?
Suddi tefsirinde, bu ayetin tefsirini, şeyhlerinden rivayet ettiği bu munkati hadis ile tefsir etti. Suddi her ne kadar tefsir alimlerinden ise de Ahmed, Esved b. Amir’den[391] o’da Şe-rik’den[392], o’da Selim b. Abdirrahman el-Nehai’den[393] zikrettiler. Selm şöyle der: İbrahim Nehai, [394] Süddi’nin tefsir yaptığını duyunca: O’nun tefsiri, halkın tefsiridir, dedi”[395] Şerik şöyle dedi: İbrahim mürcie’ye karşı, çok sert idi. fakat Mücahid tefsir ve diğer bakımlardan O’ndan üstündür. Alim, isnadında dahi hata edebilirken, irsalinde hataya düşmemiş olması düşünülemez. Mutalaka hata etmiştir.
Süddi’nin bu tefsirinden, İbn- Ebu Hatim ve başkaları bu batıl rivayeti alarak kendi kitaplarında zikretmişlerdir.
İbn Ebu Hatim, Ebu Zer’a'dan[396] o’da Amr b. Ham-nıad’dan[397] o’da Süddi’den şöyle rivayet ettiler: “Şüphesiz iman edenlerle, yahudiler, hristiyanlar..” ayeti kerimesi Seman el-Farisi’nin arkadaşları hakkında nazil omuştur.
Selman Resulullah (s.a.v) arkadaşlarından bahsederek. Peygamber (s.a.s)’e onlar oruç tutuyor, namaz kılıyor sana inanıyor ve senin gönderileceğine şehadet ediyorlardı” dedi. Selman sözünü bitirdikten sonra Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Ey Selman, anlar cehennemliklerdir” Rasulullah (s.a.v)’in bu sözü Selman’a çok ağır geldi ve sonra bu ayeti kerime nazil oldu.
İsa gelinceye kadar, Yahudilerden Tevrat’a sarılan ve Musa’nın sünnetine uyan mümin idi. Ancak İsa geldikten sonra, İsa’ya inanmayı eski dinleri üzerine kalanlar helak oldular. Bundan sonra İsa’ya ve getirdiği İncil’e inananlar Mu-hammed (s.a.v) gelinceye kadar makbul müminler idiler. Ancak geldikten sonra Muhammed (s.a.v)’e uymayanlar helak oldular.” [398]
İbn Ebi Hatim şöyle dedi. Said b. Cübeyr’den de[399] buna benzer bir hadis rivayet-edildi”[400]
İbn Ebu Hatim, sabiiler dışında, seleften bu ayet hakkında herhangi bir ihtilaf zikretmemiştir. İbn Abbas’dan bu ayetin tefsiriyle ilgili olarak şu sözleri zikretmiştir:
“Kim Allah’ı birler ve ahiret gününe iman ederse. Sonra cenabı hakk şu ayeti nazil etmiştir:
“Kim, islam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahi-rette ziyan edenlerden olacaktır.” (Al-i imran: 3/85)[401]
Bu rivayeti, Valibi[402], îbn Abbas’dan nakletmiştir. Fakat Valibi îbn Abbas’dan bizzat hadis dinlemiş değildir. Valibi, İbn Abbas’dan işitsin veya işitmesin, bu ayetin (Al-i imran: 3/85), diğerini (Bakara: 2/62) neshetmesi, yani cenabı hakkın önce bir şey haber verip, sonra, onun hilafını haber vermesi sözkonusu değildir.
Cenabı Hakk, bu ayeti önceki ve sonraki herkesten, isla-mın dışında başka bir din kabul etmeyeceğini ve insanların, kendilerine gönderilen elçiyi yalanlamaları halinde saadete ulaşacaklarım zannetmemeleri için göndermiştir. Muhammed (s.a.v)’in risaleti kendisine ulaştığı halde, ona iman etmeyenler, ehli saadetten olamayacaklardır.
Ali imran ayetini zikirden masat, bu manayı beyan içindir. Yoksa Bakara ayetinin beyan ettiği manayı nefyetmek için değildir. Bilakis bu ayet, Bakaranın ayetine muvafıktır. “Şüphesiz iman edenler” ifadesi, kendilerine gönderilen peygamberleri inkar edenleri ve peygamberlerden bir tanesini yalanlayanları kapsamamaktadır. Cenab-ı malik, Kuranın birçok yerinde bu hususu beyan etmiştir. [403] Bu ayetin, Muhammed’i veya bir başka peygamberi yalanlayanları kapsaması mümkün değildir.
Çünkü Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur:
“Rableri katında mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyecklerdir”.
Allah’ın bildirdiği haberler birbirlerini yalanlamaz, bilakis doğrular. Adem’i cennetten indirdiği zaman şöyle buyurdu:
“Şayet benden size bir hidayet gelir de her kim ona tabi olursa, onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzülmezler. İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar ateşlilerdir, zira onlar orada ebedi kalırlar.” (Bakara: 2/38-39)
“Kim beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun için dar bir geçim vardır ve biz onu, kıyamet günü kör olarak hasrederiz” (Taha: 20/124)
“Şüphesiz iman edenlerle, Yahudiler, hristiyanlar” ayetinin kapsamına girmezler. Bu tüm peygamberlerin mesajlarının temel ilkelerinden biridir.
İbn Abbas’dan naklonunan “nesh” lafzı ki başkaları da bu konuda konuşmuşlardır. Bizim anladığımız anlamda değildir. Çünkü selef,[404] genellikle nesih lafzı ile, ayetin insanların delalet ettiğini sandıkları anlama delalet etmediğini belirtmek için kullanırlardı.
O halde selef, “nesh” derken ayetin lafzının veya hükmünün kalkmasını değil, nassın, delalet etmediği anlamından kalkmasını kastederdi.
Ebu’l Ferec şöyle ded: “Bu ayet muhkem midir, mensuh mudur? Bu konuda iki görüş vardır:
Bir: Ayet muhkemdir. Mücahid ve Dahhak bu görüştedirler.
Ayeti “müminler ve Yahudilerden iman edenlerden”
şeklinde takdir ettiler. [405]
îki: Bu ayeti kerime (Bakara: 2/62) Şu ayeti kerime ile nesh edilmişti:
“Kim islam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahiret-te ziyan edenlerden olacaktır” (Bakara: 2/85) [406]
Ben derim ki: Bu ayetin nesh olmadığını daha önce açıkladım. İnsanlar nesh konusunda yanılgı ve ihtilaf içindedirler.
Ebul Huseyn el-Basriye[407] göre, ayetlerin ne hükmüne nede delaletinin neshi söz konusu değildir. Nesh sadece bu tür zanların gidermek içindir.
Bazıları da “mensuh ile hitap durumunda nesihin belirtilmesi gerekir”[408] dediler. Onlara göre Cenab-ı Hak bir nassı nesh edici olarak gönderdiği mensuh hatta bunun nesh edici olduğunu bildirmesi gerekir ki, bilinmemezlik ortadan kalksın.
“Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrinigetirin-ceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir”(Bakara: 2/109) [409] ve
“Kadınlardan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye, yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin” (Nisa: 4/15)
gibi nesh edilmiş hükümleri, meçhul gayenin beyanı olarak görmüşlerdir.
Bu dedikleri hiç şüphesiz vaki olmuştur ve Muhammed (a.s)’in nübüvveti de bu kabildendir.
Çünkü Cumhur her mensuhta bunun benzerini şart koşmuyorlar ki sahih olan da budur. Kıble’nin Beytül mak-dis’den[410]-[411] çevrilmesi, oruç ve fidye[412] arasında seçim yapmaları için serbest bırakılmaları ve daha başka neshi hissedilmeyen diğer meseleler de böyledir.
Bazı alimler neshin, lafız ile varid olmayan şeyin, beyanından başka bir şey olmadığı görüşündedirler.
Yani hüküm kaldırılmıyor bilgi ki şari’nin muradı açıklanıyor.
Alimlerin çoğu ise şöyle dediler: Nesh üç kısımdır.
Ve Bu kısımlardan hepsi vaki olmuştur. Sahih olan da bu görüştür. Fakat çoğu zaman nesh kelimesi ile birinci ve ikinci anlamlar kastedildiği halde, bazıları bunun üçüncü anlamı olduğunu zannetmişlerdir.
Oysa bu, Cenab-ı Hakk’ın haber verdiği şey konusunda mümtenidir. Yani Cenab-ı hakkın bir şeyi haber verip, sonra da o şey öyle değildir demesi mümkün değildir. Bu konuyu bir başka yerde tafsilatlı bir şekilde açıkladım.
Şöyle bir söz vardır: “Akıllıların ihtilaflarının çoğu, ortak anlamlı isimlerden kaynaklanmaktadır.”
Ebu’l-Ferec’in, “Ayeti “Müminler ve Yahudilerden iman edenler” şeklinde takdir ettiler.” sözü ise cidden çok zayıftır. İster am, ister mahsuse olsun, ayeti kerime de kesinlikle takdir yoktur.
O (yani Ebu’l Ferec ibn Cevzi) ve başkaları[413] Bakaranın 126. [414] tefsirlerinde bu ayetin iman ehline müjde niteliğinde olduklarını söylemelerine rağmen, nasıl olur da onlardan böyle bir takdir yaptıklarını söyleyebiliyor?!
Ebu’l Ferec şöyle dedi: “İman kelimesinin tekrarlanması konusunda üç görüş vardır.
1- Müminlerle beraber bazı kafir taifeleri zikrettikten sonra “kim iman ederse” kavline döndü.
2- 0 Mana, kim imanında daim olursa demektir.
3- Birinci iman, münafıkların dilleriyle islam’a girmeleri ikincisi ise; kalplerin samimi inancıdır.”[415]
Beğavi, Sa’lebi ve daha diğer birçok müfesir, bu kendilerine elçi gönderilenlere şamildir, görüşüne beyan ederek şöyle dediler: “Tahkiki iman ile iman edip, kesin tasdik üzerine olanlardır”
Bir diğer yola göre; ayetin başlangıcında iman edenlerden hüküm ve hakikatte değil, mecaz ve tesmiye yoluyla bahsedilmektedir. Bu görüşü savunanlar sonra kendi aralarında şu sözlere ayrıldılar:
Bazıları, Cenab’ı Hakk, sana ve getirdiğin kataba iman etmedikleri halde, geçmiş peygamber ve kitaplara iman edenleri kastetmiştir, dediler.
Bazıları da: Bununla münafıklar kastedilmiştir, dediler.
Yani dilleriyle iman edip, kalpleriyle iman etmeyenler demektir. Bunun benzeri bir ayet şudur:
“Ey iman edenler, Allah’a ve peygamberine iman edin” (Nisa: 4/136)
Yahudilerden maksat, Musa’dan sonra değiştirilen Yahudi dinini benimseyenler, Hristiyanlar ise İsa’dan sonra değiştirilen hiristiyanlığı benimseyenlerdir. Sabiiler ise, kafirlerden diğer bir taifedir. İşte tüm bu sınıflardan Allah’a ve ahiret gününe iman edenler kastedilmektedir.
Burada minhum (onlardan) kelimesi izmar edilmiştir.”[416]
Bu müfessirler ayeti kerimeyi, Muhammed (s.a.v)’in gönderildiği kafirlere ihtisar etmelerine rağmen “minhum” kelimesini izmar etmişlerdir. Fakat dil alimlerine göre bu iz-
mar caiz değildir. “İnne” nin isminde olduğu gibi. Bunun nıübteda ile tealluku olduğu zaman, zamire gerek kalmaz. Cenabı Hakk’ın şu kavlinde olduğu gibi.
“İnnellezine amenu ve amilu’s-salihati inna lanudiu ecre men ehsane amelen”
“İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar (bilmelidirler ki) biz, güzel işler yapanların ecrini zayi etmeyiz”
(Kehf: 18/30)
Cenabı Hakk güzel işler yapanların ecirlerini zayi etmeyecektir ki bu onları da kapsamaktadır.
Aynı şekilde şu ayeti kerimenin manası da umumidir ve onları da kapsamaktadır.
“Allah’a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler için Rablari katında mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir.”(Bakara: 2/62)
Dolayısıyla bu müfessirlerin söz konusu ayeti kerimeyi, peygamberin gönderildiği kimselere veya o kimselerden kafir ve münafık olanlara tahsis etmeleri lafzen ve manen fasittir, yanlıştır. Eğer burada kasdedilen kimseler, küfür ve nifak ehli olsaydı, onların Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları ve salih amel işlemedikleri, malumdur.
Bu adamlar bunu “inne” nin isminin şartı kılıp, bundan şu anlamı çıkardılar: “Geçmiş peygamberler ve kitaplara inananlar, sana ve getirdiğin kitaba iman etmediler”.
Madem ayetin anlamı bu, o halde bu kimselerden Allah’a, ahirete inanıp, salih ameller işleyenlerin bulunduğuna nasıl hüküm verdiler?
Fakat bunun için şöyle denilmesi gerekirdi: “Onlardan tevbe edip, sana ve kitabına iman edenler.” Tıpkı şu ayetlerde olduğu gibi.
“İnkar edenlere: Eğer vazgeçerlerse, geçmiş (günahlarının) bağışlanacağını söyle.”(Enfal: 8/38)
“Tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir.” (Tevbe: 9/11)
Aynı şekilde, eğer ikinci iman murad edilseydi, onlar ona imanı tesbit etmiş ve küfürden tevbe etmiş olurlardı ki bu durumda ayet münafıklar ve ehli kitaba hasredilemez.
Bilakis mecusiler ve müşriklerin küfürleri daha şiddetli olduğundan onlar bu işe daha evladırlar.
Eğer tevbe edip, Resul’e getirdiklerine inanırsalar, Allah onların tevbelerini kabul edecektir.
Son iki ayette müşrikler ve ehli kitab değil, dört sınıf zikredildi ki burada, onların tamamının kafir oldukları değil, içlerinden mümin olanların kurtulacağı ve tevbe edenlerin tevbelerinin kabul edileceği haber verilmektedir. Bu mana haddi zatında doğrudur. Çünkü herhangi bir kafir tevbe ettiği taktirde, Allah (c.c) o’nun tevbesini kabul etmektedir.
Fakat bu ayetin lafzı, onların bu mana üzerine tefsirlerinden çok uzaktır. Bu, anlayışı ve sabrı kıt olup da, ayetin anlamını anlayamamış ve bunun sayılan dini guruplardaki insanları medh ettiğini sananların sözleridir. Kur’an’da Peygamber (s.a.v)’i yalanlayanlar asla medh edilmezler.
Aynı şekilde iman kelimesini, peygamber (s.a.v)i yalanlayan ehli kitap için kullanılması batıldır ve Kur’an’in üslubuna aykırıdır. Ki cenabı Hakk ehli kitabı zikrederek onlara “yahudiler ve Hristiyanlar” olarak hitap etti.
Onlara göre bunlar “Küfredenlerden” olduğuna göre, nasıl olur da önce bunlar zikredilmişlerdir. Ve nasıl olur da onların iman ettiği söylenir de, tıpkı şu ayeti kerimede olduğu gibi bir kayıt konulmaz?!
“Kendilerine kitap’dan nasip verilenleri görmedin mi, cibte ve tağuta iman ediyorlar” (Nisa: 4/51)
Tüm bunlardan ayetin doğru tefsirinin birinci görüş yani, ayet umumidir ve yeryüzünde aslen sahih olduğu halde sonradan bozulmuş dinler üzerine bulunan insanların, Allah’a, ahirete inanıp salih amel işledikleri taktirde mutluluk ve kurtuluşa ereceklerini müjdelemektedir.
Bilindiği gibi dinler Tevrat, İncil ve Kur’an dini gibi aslı Hak olan ve müşriklerin dini gibi aslı batıl olan olmak üzere ikiye ayrılır.
Aslı hak olan dinler de bozlumuş ve tebdil edilmiş dinler (yahudilik, hristiyanlık) ile, bozulmamış din olan (islam) olmak üzere ikiye ayrılır.
İnsanlar üç sınıftır: Mutlu olanlar ve kurtuluşa erenler bu ayette zikredilen ayrı bir sınıftır ki onlar da bu insanlardır. Fakat müşrikler gibi şirk koşan ve peygamber (s.a.v)’i yalanlayan veya ehli kitap kafirlerinin yaptıkları gibi bazı peygamberlere inanıp, bazılarına inanmayanlar ise, bedbahtlar ve azaba uğrayanlar sınıfındandırlar. Bunlar ister, bu ümetin münafıkları gibi küfürlerini gizlesinler veya açığa vursunlar, akibetleri cehennem olacaktır.
Söz konusu (Bakara, 62) ayeti kerimenin bu anlama geldiğini tekid eden diğer hususlar şunlardır:
1- “Şüphesiz iman edenlerle yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden” Kavl-i İlahisi umumidir. Çünkü marifet isimlerinin tamamı umum sığasındandır. Ayetin umumiliğine bir diğer delil de mevsuller ve şart edatlarıdır. Bu sözü edilenlerden bir haberdir ve yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden olan herkes bu ayetin şümulüne dahildir.
“Allaha ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler” kavli de bu dört gruba şamildir. Yoksa Allah’a iman edip de ahiret gününe, iman etmeyen mümin olamaz. Ayrıca Allah’a ve ahiret gününe inanıp da, ameli salih işlemeyen için de Allah katında mükafaat yoktur ve o da diğerleri gibi dünya ve ahirette korku ve hüzün tatanlardan olacaktır. Bu dört taifeden Allaha ve ahiret gününe iman edip salih amel işleyenlere korku ve hüzün yoktur. Bunlardan böyle genel bir haber ile bahsedilmiş olması, onların müşrikler ve mecusiler gibi tamamının kafir olmadığını, bilakis içlerinde mutluluğu hakkedenlerin bulunduğu sonucu çıkar.
2- Ayeti kerime, ile şayet Muhammed (s.a.v)’e iman edenleri müjdelenmek istenseydi, o zaman sadece bu taifelere şamil olmazdı. Çünkü Muhammed (s.a.v) le iman eden müşrikler, mecusiler, muattıla[417] gibi tüm küfür taifeleri saadet ve kurtuluş ehlindendir.
Bu anlamı teyid eden birçok Kur’an ayeti vardır.
Allah, peygamberlerini müjdeleyici ve korkutucu olarak göndermiştir. İman edip itaat edenleri dünya ve ahiret sevabıyla müjdeledikleri gibi, yalanlayıp, yüz çevirenleri de Allah’ın dünya ve ahiretteki azabı ile korkuturlar. Bu konuda Kur’an’da birçok ayet vardır. Hatta Kur’an’ın özü ve gayesi budur. Cenabı hakk şöyle buyurdu:
“De ki: Ey insanlar! Ben ancak sizi apaçık uyaran bir kimseyim. İman edip salih ameller yapan kimseler için bir mağfiret ve bol rızık vardır. Ayetlerimiz hakkında (onları tesirsiz bırakmak için) birbirlerini aciz bırakırca-sma yarışanlara gelince, işte bunlar, cehenem dostlarıdırlar.” (Hacc: 22/49-51)
“Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.
Kim Allah’a ve peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.”(Nisa: 4/13-14)
Eğer söz konusu ayetinde (Bakara: 2/62) maksadı, yukarıda zikrettiğimiz bu ayetlerin maksadıyla aynı olsaydı, lafzı ile buna delalet etmesi gerekirdi ve ayet sadece bu dört ta-ifeyi’zikretmiş olmazdı.
Bu arada peygamberin kendisine gönderildiği kimseler kasdedümiş olsaydı, o zaman sadece bu dört sınıfın zikredilmesi anlamsız kalırdı.
3- Ayeti kerime ile, şayet sadece peygamber (s.a.v)’in dönemindeki insanların kastedilmiş olduğu varsayılacak olsa, bunlardan ya kafirler veya müslümanlar veya iki taife birden kastedilmiştir.
Bunlardan ilki mümteni, yani kesinlikle mümkün değildir. Çünkü ayeti kerimede bu dört taifeden Allah’a ve ahi-ret gününe iman edip, salih amel işleyenler övülmektedir. Dolayısıyla kafirler, kesinlikle bu övgünün dışındadırlar.
Burada kafirlerden tevbe edip, iman edenler murad edilmiştir denilince buna karşılık şöyle denilir. Peygamber (s.a.v) gönderildiği zaman mümin olup o’na da iman edenler, övgüye daha layıktırlar.
Sahiheyn’de geçen bir hadiste peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Üç sınıf insan vardır ki bunlara mükafatları iki defa verilir. Birinci ve ikinci kitaptan olan ehli kitap bir adam, Allah’ın ve efendilerinin hakini yeine getiren köle ve cariyesini iyi bir şekilde eğittikten sonra azad edip onunla evlenen adam”[418]
Cenabı Hak Kur’an’ında şöyle buyurmuştur:
“Ondan (Kur’andan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, önada iman ederler. Onlara (Kur’an) okunduğu zaman “O’na iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce müslüman idik” derler. İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükafatları iki defa verilecektir” (Kasas: 28/52-54)
“Dediki Siz ona ister inanın, ister inanmayın; Şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar. Ve derler ki: Rabbimizi teşbih ederiz. Rabbimi-zin va’di mutlaka yerine getirilir. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar. (Kur’an okumak) onların saygısını artırır.” (İsra: 17/107-109)
“Kendisine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilene (Kur’an’a) sevinirler.” (Ra’d: 13/36)
Bu ayetler Kur’an’ın değişik yerlerinde zikredilmiştir. İsa Mesih’in dininden oldukları halde peygamber (s.a.v) gönderilir gönderilmez ona tabi olan Selman, Necaşi[419] ve daha başka diğer müminleri bunun dışında tutmak mümkün müdür? Bunlar, batıl bir din üzerine bulunup da iman edenlerden daha hayırlıdırlar.
O halde ayeti kerime’nin kafir iken tevbe edip iman edenleri kastettiği iddiası, açık bir yanlışlıktan ibarettir.
Eğer Bununla sadece, iman edenler murad edildi denilirse buna şöyle cevap verilir. “Şüphesiz iman edenlerden, yahudilerden, hristiyanlardan ve sahillerden” kavli-i ilahisi tüm iman edenlere şamilse “Allah’a ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler” kavline ne gerek vardı?
Eğer bununla sadece peygamber (s.a.v)’ın kendisine gönderildiği insanlar murad edilmiştir denilirse, buna şöyle cevap verilir: “Peygamber (s.a.v)’in kendilerine gönderildiği sadece bu dört taife değil, müşrik ve mecusiler de dahil olmak üzere ona iman eden herkes kurtuluşa ermiştir.
4- Daha öncede geçtiği gibi bu ayetin sebebi nüzulü, geçmiş ümmetlerden Allah’a ve ahret gününe inananların durumu ile ilgili sorulan sorudur. Dolayısıyla durumlarını beyan etmek için indiği halde, onları bundan çıkarmak doğru
değildir,
5- Ayet, Rasul’e iman edenler için saadet vad etmemekte bilakis: Allah’a, ahiret gününe inanıp, salih amel işleyenler” buyurulmaktadır. Allah’a iman içine Rasul’e imanı da alır. Ayet herkes için saadete ulaşmanın yolunun Allah’a ve ahiret gününe inanıp, ameli salih işlemekten geçtiğini ifade etmektedir ki, başka türlü kurtuluş asla mümkün değildir.
6- Eğer denilirseki ayet başkalarının değil sadece onların mutluluğa ulaşacağını ifade etmiştir. O zaman denilir ki: Mümin, yahudi, Hristiyan ve sabiilerden müteşekkil bu dört sınıf insan topluluğu zikredildikten sonra, bunlardan ancak Allah’a ve ahirete inanıp, salih amel işleyenlerin kurtulacakları beyan edildi. Dolayısıyla bu dört sınıfın dışında kalanlar, iman edip, salih amel işledikleri takdirde kurtuluştan uzak kalmaları daha evladır.
Saadete erişenler bu isimlere sahip olanlar değil de, bu ismi taşıyanlardan mezkur sıfatlarla muttasıf olanlar ise, o taktirde müşrik ve mecusilerin bu sıfatlarla muttasıf olmadan kırtuluş ve saadete etmekten uzak olmaları daha evladır. Cenabı Hakk “Sadece onlardan iman edenler” demedi. Dolayısıyla Müşrik ve Yahudilerden detevbe edip, iman eden v esalih amel işleyen herkes ehli necattandır.
Bu lafız umumidir. Fakat bu sınıflar içinde Hak din üzerine olan müminlerden, Yahudilerden, Hristiyan ve Mecusi-lerden saadete erişmiş olanlar vardır. Oysa müşrikler öyle değlidir. Hiç bir müşrik şirkten tevbe etmedikçe Allah’a ve ahiret gününe iman ve salih amel işlemiş olmaz. Aynı zamanda müşrik, peygamberleri yalanlamadan müşrik olmaz.
Çünkü tüm peygamberlerin temel vazifeleri, insanları Allah’ın tevhidine ve sadece Allah’a tapmaya çağırmak olmuştur.[420]
Dolayısıyla bir müşrik Allah’a şirk koşmakla beraber aynı zamanda peygamberleride yalanlamış olmaktadır. Bu onun her bakımdan küfür içinde olduğunu gösterir.
Aynı şekilde müşriklerin tüm hayır amelleri şirkle beraber boşa gitmiştir. Dolayısıyla müşriğin ameli salihinden bahsedilemez.
Cenabı Hakk bu konuda şöyle buyurdu:
“Eğer onlar da Allah’a ortak koşşalardı kendileri için yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi” (En’am: 6/88)
“Andolsun ki, Allah’a ortak koşarsan, işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun” (Zümer: 39/65)
Cenabı Hakkın buyurduğu gibi müşriklerin hepsi cehennemdedirler.
“Biliniz ki kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar” (Maide: 5/72)
Ayet, başkaları dışında sadece sayılan sınıfların saadete ulaşacaklarına işaret etmektedir. Bundan şu kesin sonuç çıkmaktadır. Değiştirilip bozulmadan önce Tevrat ve İncil’e uyanlar kesinlikle saadet ehlindedirler. Ayetin onları kapsaması vacip, aksi mümtenidir.
7- “Yahudiler ve Hristiyanlar” ifadesi Tevrat ve İncil’in değiştirilip, tahrif edilmesinden önce ve sonraki tüm ehli kitabı kapsamaktadır. Bu isim (yani ehli kitap ismi) onlardan sadece kafir olanlar için değil mümin ve müslim olanlar için
de kullanılır.
Ehli kitaptan hiç mümin yoktur iddiası bir başka yerde de[421] beyan ettiğim gibi açık bir yanlıştır.
Bu konuda bir çok ayet vardır:
“Musa dedi ki: Ey Kavmim eğer Allah’a inandıysanız veO’na teslim olduysanız, sadece O’na güvenip dayanın. Onlar da dediler ki: Allah’a dayandık. Ey Rabbi-miz! Bizi, o zalimler topluluğuna bir fitne yapma” (Yusuf: 12/84-85)
Sihirbalar şöyle dediler:
“Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik” dediler.” (Şuara: 26/47-48)
Ve yine şöyle dediler:
“Ey Rabbimiz üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür” (A’raf: 7/126)
Yusuf Rabbine “Beni müslüman olarak öldür” (Yusuf: 12/101) dedi.
Belkıs[422]da şöyle dedi:
“Süleyman’la beraber alemlerin rabbi olan Allah’a teslim oldum.” (Nemi: 27/44)
Ve:
“Hani Havarilere: “Bana ve peygamberine iman edin” diye ilham etmiştim. Onlar (da): İman ettik, bizim Allah’a teslim olmuş kimseler (müslümanlar) olduğumuza sen de şahid ol.” demişlerdi.” (Maide: 5/111)
Başka bir yerde bu konuyu detaylarıyla açıkladık.[423]
Musa şöyle dedi: “İnna Hudna ileyke”
“Biz sana döndük (hüdna)” (A’raf: 7/156)
Ve Hakk Teala şöyle buyurdu:
“Nitekim Meryem oğlu İsa havarilere: “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım (ensarım) kimdir?” (Saf: 61/14)
Eğer denilse ki Cenabı Hakk Yahudi ve Hristiyanları kötüleyerek şöyle dedi:
“İbrahim, ne yahudi, ne hristiyan idi, fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi. Müşriklerden de değildi.” (Al-i imran: 3/67)
“Yahudiler ve hristiyanlar müslümanlara “yahudi ya da hristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız.” dediler. De ki “Bilakis biz, hanif olarak yaşamış ibrahim’in dinine uyarız. 0, müşriklerden değildi”. (Bakara: 2/135)
Bu soruya şöyle cevap verilir: Yukarıdaki ayetler, Peygamber (s.a.v)’in gelmesi ile nesh olunan bozulmuş Yahudilik ve Hristiyanlığı kötülemektedir.
Yahudi ve Hristiyanlar müslümanlara şöyle diyorlardı: Biz İbrahim’in dini üzereyiz. Allah (c.c) bu ayetler ile onların yalanlarını ortaya koydu. İbrahim, Tevat ve İncil’in gönderilmesinden önce idi. Şimdi o, Tevrat ve İncil’i görüp, tanımadı diye müslüman değil midir? Ayeti kerimelerde ehli kitabın bu yanlış düşüncesi reddedilmektedir.
İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hiristiyan idi. O, Allah’a şirk koşmamış bir muvahhid idi.
Tevrat ve İncil ehli de, kitaplarını tahrif edip değiştirmeden önce, müslüman, muvahhid ve İbrahim’in dini üzere idiler:
“Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (peygamber) kendilerine geldikten sonra tefrikaya düştüler.; Dini yalnız kendine has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekat vermeleri için ancak onlara müslüman olmaları emrolundu. İşte sağlam din odur.” (Beyyine: 98/4-5)
Bu nedenle şöyle buyurdu:
“İnsanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber (Muhammed) ve ona iman edenlerdir. Allah, müminlerin dostudur.”(Al-i imran: 3/68)
O’na uyanlar, bozulmadan önce geçmiş ümmetlerden ismail’in Tevrat’in ve İncil’in dini üzerine olanlardır.
Şirk koşmadan Allah’a tapan her muvahhid hanif’dir ve ibrahim’in milleti üzeredir:
“(Ehl-i kitap), “Yahudi ve hristiyanlar hariç hiç kimse cenete giremeyecek” dediler. O, iddia, onların kuruntularıdır. Sen onlara deki: “Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delillerinizi getirin. Bilakis’, muhsinlerden olarak kim yüzünü Allah’a döndürürşe onun ecri Rab-binin katındadir. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de onlar üzülürler.” (Bakara: 2/111-112)
İbrahim’den sonra gönderilmiş tüm peygamberler ve ümmetleri İbrahim’in milletindendir. Fakat bunlardan O’na en yakın olanı Muhammed (s.a.v)’dir. O’nun şeriatı da İbrahim’in şeriatına en yakın olan şeriattır. Hac ibadeti gibi. Cenabı Hakk İbrahim’in soyundan kitab, hikmet ve nübüvvet ehli kimseler kıldı.[424]
“İbrahim ne yahudi, ne hristiyandı.” kavli, İbrahim’in Tevrat’ın ve İncil’in özel şeriatı ile mükellef olmadığını bildirir. Muhammed (s.a.v.) gelerek, ehli kitabın mükellef olduğu birçok ağır hükümleri kaldırmıştır ki İbrahim (a.s)’da bu hükümlerle emredilmiş değildir. Peygamber (s.a.v)’ın şeriatı ile İbrahim (as)’in şeriatı arasında büyük bir yakınlık olduğundan, o, İbrahim’e, ehli kitaptan daha evladır.[425]
Peygamber (s.a.v)’i yalanlayanlar, değiştirilmiş ve tahrif edilmiş Yahudilik ve Hristiyanlık üzerine bulunan Yahudi ve Hristiyanlardır ki bu haliyle bu dinler, ne Musa, ne İsa (a.s) hiçbir peygamberin dini değildirler. Ehl-i kitap müslü-manlara: “Yahudi veya Hristiyan olsun” deyince, cenabı Hakk müslümanlara, onlara şöyle cevap vermelerini emretti.
“Bilakis, biz, hanif olarak yaşamış İbrahim’in dînine uyarız” Bizim nesh olunmuş Tevrat ve İncil şeriatına uymamız caiz değilken, değiştirilip tahrif edilmiş bir şeriata uymamız hiç caiz değildir. Bilakis biz tevhid esasına dayanan İbrahim’in dinine uyarız. Musa ve İsa’ da İbrahim’in dini üzere idiler fakat her birinin kendilerine özel şeriatleri vardı. İbrahim ve ondan önceki peygamberler bu şeriatlerle muhatab değillerdi. Aynı şekilde Muhammed (s.a.v) ve ona uyanlar da, bu ağır hükümler ihtiva eden bu şeriatlere uymakla mükellef değildirler. İbrahim (a.s), gibi onlar da, bu şeriatlerden muaf tutulmuşlardı. Bu nedenledir ki Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:
“Hoş görülü tevhid dini ile gönderildim”[426] “İslam’da ruhbanlık yoktur”[427] “Dinde aşırı gitmekten sakının. Sizden önceki ümmetler dinde aşırı gitmekten helak oldular.”[428]
Peygamber (s.a.v) Ömer’in elinde Tevrat’tan bir parça görünce şöyle buyurdu:
“Nefsim, elinde olana yemin olsun ki, Musa sağ olsay-dıda beni bırakıp, o’na tabi olsaydınız sapıtırdınız.”[429] “Kendi peygamberlerine indirilen kitabı bırakıp, başka bir peygambere indirilen kitaba uymaları bir kavme sapıklık olarak yeter.”[430]
“Musa ve İsa sağ olsalardı, bana uymaktan başka birşey yapmazlardı.”[431]
Tüm bunlardan Yahudi ve Hristiy anlar ‘dan, tahrif edilip değiştirilmeden önce Tevrat ve İncil’in şeriatına uyan müminlerin ve mümin olmayanların bulunduğu anlaşılmış oldu. Bununla beraber biz mutlak olarakYahudilik ve Hristiyanlığa uymaktan men edildik. Onlardan mümin ve said olanların uydukları şeriat, nesh edilmiştir.
Nesh edilmeden önce bu şeriatler de islam ve Tevhid dini idiler. Fakat nesh ten sora islam ve İbrahim mileti ile ilgisi kesilmiş oldu. Nesh böyle olunca araya bir de tahrif ve tebdil girince, katiyyetle sabit oldu ki bu dinler şu haleri ile batıldırlar.
Bu nedenle cenabı Hakk şöyle buyurdu
“Yahudiler ve hristiyanlar müslümanlara “yahudi ya da hristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız.” dediler. Deki “Bilakis biz, hanif olarak yaşamış İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.
Biz, Allah’a ve O’nun katından bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve esbat’a indirilene, Musa ile İsa’ya verilenlere, Rableri tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah’a teslim olduk” deyin.
Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa, doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, işitendir, bilendir.” (Bakara: 2/135-137)
“Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunların (in) yahudi, yahut hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?” (Bakara: 2/140)
Cenabı Hakk bu ayeti kerimelerde Musa ve Harun’un Yahudi, îsa ve Havarilerin de[432] hristiyan olmasını nehy etmemekte Fakat Yahudilere ve Hristiyanlara özel şeriatın mutlak ittiba gerektirdiği iddiasmı yalanlamak ta ve İbrahim milletine ittibayı emretmektedir. Çünkü Yahudi ve Hristiyan şeriatı tebdil ve nesh edilmiştir. Fakat İbrahim’in tevhid ve emredilen ibadetleri yapma esaslarına bağlı milleti nesh edilmeksizin kıyamete kadar bakidir. Allah hangizaman, nasıh bir ibadet emrettiyse o ibadet yapılır. İşte islam dini budur ki, Allah önceki ve sonraki ümmetlerden bu dinin dışında hiçbir din kabul etmez, tüm peygamberler ve onlara uyanlar bu din üzerine idiler. Şu ayeti kerimelerde bahsedilen sa-lih amel de budur:
Cenabı Hakk Kur’an’m bir başka yerinde de şöyle buyurdu:
“Erkek olsun kadın olsun, her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar” (Nisa: 4/124) Meşru olduğu dönemde Beytü’l Makdis’e yönelerek namaz kılmak islam ve Hanif olan İbrahim miletinin gereklerinden idi. Fakat ne zamanki Beytiil makdis’in değil de Kabe’nin kılble yapılması emredildi, o zaman da Kabe’ye dönmek islam’ın ve İbrahim milletinin gereklerinden biri oldu. Çünkü İbrahim milletinin esası, Allah’a o’nun istediği gibi ibadet etmektir.
Allah’ın tüm peygamberlere üzerinde birleşmelerini emrettikleri ümmet işte budur:
“Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin; güzel amel ve hareketlerde bulunun. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı bilirim. Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rab-binizim – öyle ise benden sakının.” denildi.”
(Mü’minun: 23/51-52) Başka bir ayeti kerimede şöyle buyuruldu: “Hakikaten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir.” (Enbiya: 21/92) Ve yine Kur’an’ın bir başka yerinde şöyle buyuruldu: “Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye din olarak Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi sizin için hukuk düzeni yaptık. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” (Şura: 42/13) “Sen yüzün “hanif olarak dine, yani, Allah insanları hangi “fıtrat” üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. AIlah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. Hepiniz O’na yönelerek O’na karşı gelmekten sakının, namazı kılın, müşriklerden olmayın; Ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. Her fırka kendi yanındakiyle böbürlenmektedir” (Rum: 30/30-32)
8- Ayetin siyakından bunun geçmiş ümmetlerden Hakk dine tabi olanları övmek ve yeryüzünün hiçbir zaman hak üzere Allah’a tapanlardan hali kalmadığını vurgulamak içindir. Maide suresinin şu ayeti de aynı hususu vurgulamaktadır:
“Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden onlara indirileni (Kur’anı) doğru dürüst uygulasalardı, şüphesiz hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından yerlerdi. Onlardan aşırılığa kaçmayan bir zümre vardır; fakat onlardan çoğunun yaptıkları ne kötüdür.” (Maide: 5/66)
Ve yine şöyle buyurulmaktadır:
“Ey Kitap ehli! Siz, Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni hakkıyla uygulamadıkça, (doğru) bir şey üzerine değilsinizdir” de. Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette artıracaktır. Kafirler topluluğuna üzülme.” (Maide: 5/68)
Sonra şöyle buyurdu:
“İman edenler ile Yahudiler, sabiiler ve hristiyan-lardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp iyi amel işleyenler üzerine asla korku yoktur; onlar üzülecek de değillerdir.” (Maide: 5/69)
Ehli kitaptan bazıları yerilirken, mümin olan diğer bazıları da övülmektedir.
Aynı şekilde Bakara süresinde de, ehli kitaptan günahkarların günahları zikredildi ve şöyle buyurularak kötülen-diler
“İşte (bu hadiselerden sonra) üzerlerine zillet ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musibetler (onların başına) Allah’ın ayetlerini inkara devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece, isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir” (Bakara: 2/61)
Cenabı Hakk onları bu şekilde şiddetle kötüledikten sonra, onlardan övgüye layık olanları zikretti.
“Şüphesiz iman edenlerle, yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp salih ameller işleyenler için Rableri katında mükafaatlar vardır”(Bakara: 2/61)
Aynı şekilde Al-i imran suresinde onları zikrederek şöyle buyurdu:
“Allah’tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından ortaya konan. Bir ipe sığınmaları müstesna onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerine zillet (damgası) vurulmuş, Allah’ın hışmına uğramışlar, miskinliğe mahkum edilmişlerdir.
Bunun sebebi, onların, Allah’ın ayetlerini inkar etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca isyan etmiş haddi aşmış bulunmalarıdır.” (Al-i İmran: 3/112)
Bu şiddetli zemden sonra, bir diğer kısmını büyük övgülerle medhedildiler.
“Hepsi bir değildir; Ehl-i Kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardırki, gece saatlerinde secde ederek Alah’ın ayetlerini okurlar.
Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar, işte bunlar salih insanlardandırlar.” (Al-i imran: 3/113-114) Aynı şekilde Araf suresinde önce şöyle buyuruldu:
“Musa’nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onunla adil davranan bir topluluk vardır.”(A’raf: 7/159)
Sonra içlerinden haddi aşanlar zikredildikten sonra şöyle buyuruldu:
“Onları (yahudileri) parça parça topluluklar olarak yeryüzüne dağıttık. Onlardan iyi kimseler vardır, içlerinde bundan daha düşükleri de vardır. (Yaptıkları kötülüklerden) belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik.” (Araf: 7/168)
Sonra Ademoğullarından mümin olanlar zikredildi.
“Andolsun, biz cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, lakin onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.”(Araf: 7/179)
Şirk koşulmaksızın sadece kendisine ibadet edilmesini emrettikten sonra da şöyle buyurdu.
“Yarattıklarımızdan, daima hak ile doğru yolu bulan ve onunla adil davranan bir ümmet (millet) vardır” (Araf: 7/181)
Sonra da şöyle buyurdu:
“Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helaka yaklaştıracağız. Onlara mühlet veririm. Çünkü benim tuzağım çetindir” (Araf: 7/182-183)
Kur’an da tüm insanlar için bir öğüttür fakat kulak verip öğüt dinleyenler nerede:
“İşte benimle beraber olanların kitabı ve benden öncekilerin kitabı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler, bu yüzden de yüz çevirirler” (Enbiya: 21/24)
İnsanların çoğunun Hakktan yüz çevirmelerinin nedeni hakkı bilmemeleridir:
“Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler”
Hz. Ali’nin merfu hadisinde de şöyle buyurulmaktadır: “Kur’an’da sizden önce ve sonrakilerin haberi ve aranızdaki şeylerin hükmü vardır. O, anlamsız bir söz değil, hak ile batılı ayıran bir fasıldır. Onu terkeden zorbalardan cenabı Hakk intikam alır. Onun dışında bir hidayet arayan da saptırır.”[433]
Evet, o Kur’an’da bizden önce yaşamış iyi ve kötü ümmetlerin haberleri mevcuttur. Ta ki iyileri tanıyıp onların yolundan gidelim, kötüleri tanıyıp, kötü yollarından kaçınalım. Allah en iyisini bilir.[434]
Fasl
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Deki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, ona teslim olun, sonra size yardım edilmez. Kendiniz farkında olmayarak, ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’ana) tabi olun.” (Zümer: 39/53-55)
Bir başka yerde bu ayetlerin tevbe edenler için olduğunu zikrettik.[435] Ancak Nisa suresinin şu ayetinin ise , mutezile’den bazılarının iddia etitiği gibi tevbe edenler hakkında olması caiz değildir:
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa: 4/47)
Çünkü Kur’an’ın nasları ve müslümanların ittifakı ile, şirkten tevbe edenin şirki de bağışlanır.
Bu ayette tahsis ve takyid var iken,[436] yukarıdaki diğer ayetlerde tamim ve itlak vardır.[437]
Son ayeti kerimede şirk’in bağşılanmayacağı bildirildi. Diğer günahların bağışlanamsı konusundada net bir ifadeden kaçınılarak “Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar” diyerek Allah’ın dilemesine bıraktı.
Bir başka yerde açıkladığım gibi bu ayeti kerime Haricilere[438] ve mutezileye reddiye olduğu gibi, “Her fasığın aza-bedilmesi caizdir, kimse bağışlanmaz ve herkesin bağışlanması caizdir” diyen murcielere de reddiyedir.
Hakk Teala “Bundan başkasını dilediği kimse için bağışılar” buyurarak, şirk dışında, dilediği kullarının günahlarını bağışlayacağını ilan etmiştir.
Şayet Cenabı Hakk kimseyi bağışlamayacak olsaydı, bu
durumda
“Bundan başkasını bağışlar” kavl-i ilahisinin bir anlamı
kalmazdı.
Ve eğr herkesi bağışlamasaydı o zaman da: “Dilediği kimse için” kavlinin bir anlamı kalmazdı.
Dolayısıyla ayeti kerime şirk dışında kalan günahların “genel bağışlanma” kapsamında olduğunu vurgulamaktadır. Fakat bu bazı insanlar içindir.
O zaman, kimin günahları bağışlanırsa, ona azab edilmez ve kimin de günahları bağışlanmazsa ona azab edilir. Sahabenin, selefin ve imamların görüşü budur. Ki onlar kesin bir dille “bu ümmetin bazı günahkarlarının cehenneme gireceklerini ve bazılarının da günahlarının bağışlanacağını” söylemişlerdir.
Fakat bu bir muvazene ve hikmet’in gereği midir yoksa burada muvazene itibare alınmamış mıdır?
Bu hususta ehl-i sünnet müntesiplerinin bizim arkadaşlarımızdan ve diğerlerinden Efal-i ilahiye’nin aslına binaen iki ayrı görüş nakledilmiştir. Burada hikmet ve adalet itibare alınmış mıdır?
Aynı şekilde, ceza meselesinde de, varid olan birçok nass, dengeye delalet etmektedir, ki konuyu bir başka yerde açıkladım.
Burada: “Deki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kemeyin!” Kavlinden asıl maksat, insanları Allah’ın rahmetinden ümit kesmekten men etmektir.
Günahları ne kadar çok ve büyük olursa olsun insan Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeli ve diğer insanları Allah’ın rahmetinden ümit kestermemelidir.
Seleften bazıları şöyle dediler: “Fakih o dur ki, insanları Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmesin ve bununla beraber onları günaha teşvik etmesin.”
İnsanlar Allah’ın rahmetinden tevbe ettiği zaman tevbe-sinin kabul edilmeyeceği ve nefsinin tevbeye yanaşmayacağını zannederek ümit keserler. Şeytan ve nefsi, kişiye musallat olarak, onu tevbeden uzaklaştırmaya çalışır. Birçok insanın durumu böyledir. Velhasıl insanlar bazen o, bazen de bu sebeple ümitsizlik girdabına düşerler.
Birinci nedene örnek: 99 kişiyi, katleden bir katilin abid bir şahsa gelerek, tevbesinin mümkün olup olmadığını sorması ve aldığı olumsuz cevap üzerine o abidi de öldürerek, katlettiği kişilerin sayısını yüze tamamlaması ve daha sonra başka bir alime giderek tevbesinin mümkün olup olmadığını sorması, o alimin de, bunun mümkün olduğunu söy-lereyek o’nu tevbeye yöneltmesi gibi. Hadis Sahiheyn’de va-riddir.[439]
İkinci nedene örnek: Tevbe içn birçok şartlar öne sürüp de insanlara veya nefsine tevbeyi zorlaştıran insan gibi.
İnsanlar olmayacağı bir durumun olup olamayacağım tartışmışlardır.
Ehl-i sünnet ve Cumhurun da benimsediği doğru görüş şudur: Tevbe etmek isteyen için, her günahtan tevbe etmek mümkün olduğu gibi Allah (c.c)’m bu günahları bağışlaması da mümkündür.
Adam öldürenin tevbesi kabul edilmez diyenler olmuşsa da, doğrusu, adam öldüren de dahil herkesin tevbesi, tevbe ettiği taktirde kabul olunur. Aynı şekilde, gasbedilmiş araziden, gasba son vermek ve onu sahibine devretmek niyetiyle çıkmak, yasaklanmış veya haram bir davranış değildir. Bilakis fukaha, bir yeri gasb edenin kişinin, orayı boşaltıp, sahihine teslim etmesi istenildiği zaman, onun ailesini ve mallarını oradan çıkararak, o yeri boşaltması gerektiği görüşündedirler.
Gasb eden kişi bunu yaparken, yani orayı boşaltırken her ne kadar bu hareketiyle, başkasının malı üzerinde bir tasar-rafda bulunuyorsa da, bu oranın boşaltılması için gerekli bir durumdur.
Hareme giren bir müşrik oradan çıkarılır. Tabi o müşrik Harem’den çıkarılırken yine ancak yürüyerek çıkacaktır.
Aynen sıhhati konusunda müttefik olunan bevlini mes-cid’e yapan bedevinin hadisinde böyledir. İnsanlar o bedeviyi kovmak için ayaklandıklarında rasulullah (s.a.v)
“Bırakın işini tamamlasın” buyurdu ve sonra da bevl yerini bir kova su ile temizlenmesini emretti.[440] Çünkü o bedevinin bevlini tamamlaması, kovulurken bevlini üstüne başına ve mesciden diğer yerlerine bulaştırarak, her tarafı ne-cis etmesinden daha hayırlıdır.
Eğer adamın biri bir kadınla zina etse ve zekerini kadının fercinden çekmeden önce pişman olup tevbe etse, sonra zekerini çekse, bu adam zekerini çekti diye günahkar olmaz. Çekme, cinsel birleşme midir?
Bu konuda Ahmed’den iki ayrı rivayet vardır. Aynı şekilde ramazan ayında eşiyle cinsel ilişkide bulunan kişinin fecir vakti girdiği anda, zekerini çekmesi konusunda da Ahmed (b. Hanbel) ye diğerlerinin mezheplerinde iki ayrı kavi vardır.[441]
Aynı şeklide, kişi eşiyle cinsel ilişkiye girmemek hususunda üç talak ile yemin ettikten sonra, cinsel ilişkiye girse üç talak vaki olur mu, olmaz mı?
Cinsel ilişkiye girdiği taktirde üç talak vaki olur diyenler, adamın eşiyle pinsel ilişkiye girmesinin caiz olup olmadığı konusunda iki ayrı görüşe ayrıldılar. Ahmed’den bu iki görüş rivayet edilmiştir.
Birinci görüş: Şafi’nin[442] de benimsediği bu görüşe göre cinsel ilişki caizdir.
İkinci görüş: Malik’in[443] de benimsediği görüşe göre cinsel ilişki caiz değildir. Malik şöle diyor: Cinsel ilişki cazi olsaydı, çekme halinde de onunla olması gerekirdi ki bu haramdır. Çekme, zaruret içindir, yoksa başlamak için değil. Dolayısıyla çekme haram değildir.
Ancak bizim tercih ettiğimiz görüşe göre, kişi bunlardan hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Yemin eden kişi, yeminin kefaretini yerine getirerek, üç talaktan kurtulmuş olur. Ayrıca fecir vakti girer girmez insanların yeme, içme ve cinsel münasebete son vermeleri durumunda, üzerlerine hiç bir şey gerekmez ve oralarını eda etmiş olurlar. Çünkü cenabı Hakk “Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar”(Bakara: 2/187) buyurmaktadır. Vel hasılı, kimsenin Allah’ın rahmetinden ümit kesmesi veya kestirmesi caiz değildir. Cenabı Hakk, kullarını bundan men etti ve tüm günahlarını bağışlayacağını bildirdi.
Eğer denilseki: “Allah bütün günahları bağışlar” ifadesi genel bir haberdir ve bu ifade Allah’ın tüm günahları affedeceğini göstermektedir. Tevatür ve Kuran ile sahihtirki, Allah nice toplumları günahları yüzünden helak etti. Bu ümmetten de insanlar günahları yüzünden, daha ahirete kalmadan dünyada cezalandırılmaktadırlar. Cenabı Halek şöyle buyurdu: “Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür” (Nisa: 4/123)
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür” (Zelzele: 99/7?8) Tüm bu gerçekler, bu ayeti kerimenin zahiri, görünür anlamında olmadığını gösterir. Allah’ın bütün günahları bağışlamasından murad, Allah bunu yapabilir veya tevbe edenleri bağışlar, demektir.
Bu soruya şöyle cevap verildi: O halde ayeti kerime niçin kesin bir ifade kulanmaktadır? Niçin tereddüd ve takyid yerine mutlak ifade kullanılmaktadır? Yukarıdaki görüş doğru değildir ve ayeti kerime zahir anlamı üzerinedir.
Cenabı Hakk her günahkarı değil her günahı affedeceğini haber verdi. Hatta Kur’an’ı Kerimin bir başka yerinde kafir olarak ölenleri bağışlamayacağını bildirdi:
“İnkar edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kafir olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz.” (Muhammed: 47/34) Münafıklar hakkında da şöyle buyurdu: “Onlara mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir. Allah onları katiyen bağışiamayacaktir.”(Munafikün: 63/6) Fakat günah konusundaki bu umumi ifade, mutlak olarak günahkarlar içindir. Günahkarlar için olumlu veya olumsuz bir şey söylenilmemiştir. Allah onları bağışlayabilir de bağışlamaz da.
Eğer kul bağışlamayı gerektirecek davranış sergilerse bağışlar, isyanda ısrar ederse de bağışlamaz.
Günah türlerini ise Cenabı Hakk cümleten bağışlar. Günahın türü ister küfür, ister şirk isterse de başkası olsun. Tevbe edenin günahını bağışlar. Allah’ın bağışlamayacağı hiçbir günah yoktur. Hangi günah olursa olsun Cenabı Hakk onu cümleten bağışlar.
Bu ayeti kerime kullar için büyük yararlar ihtiva eden en büyük ayeti kerimelerden biridir. Ayeti kerime aynı zamanda yanlış mezheb ve görüşü de red etmektedir. Ve yine Bidate çağıranların günahı bağışlanmaz diyenlerin de görüşlerini reddetmektedir. Bunlar bu görüşlerine israili bir hadisten delil getirmektedirler ki bu hadiste “Bu bidatçi kimseye saptırdıklarının günahı ne olacak?” denilmektedir.[444]
Bu görüşü, sünnet ve hadis’e nisbet edildikleri halde gerçekten sünnet ve hadisten hiçbir şey anlamayan Ebu Ali el-Ehvazi[445] ve benzeri adamlar dile getirmektedirler. Bu adamlar alim değildirler. Çünkü sahih hadis ile mevzu hadisi birbirinden ayırt etmeye, bunlardan hüccet olup olmayanı belirlemeye yetecek ilimleri yoktur. Duydukları her şeyi hadis diye nakletmekten başka bir marifetleri yoktur.
Bu adamlar Ahmed’den de benzeri bir rivayet uydurmuşlardır. Fakat gerçek şudur ki İmam Ahrned’de müslümanla-rın diğer, imamları ile aynı görüştedir ve doğru olan bu görüşe göre Cenabı Hakk, her tevbeyi kabul ettiği gibi, küfür ve bidate çağıranların, insanları dinde fitneye sokanların tev-belerini de kabul eder.
Kureyş müşriklerinin Ebu Süfyan, Haris b. Hişam,[446] Süheyl İbn Amr,[447] Safvan b. Ümeyye[448] îkrime b. Ebu Cehl[449] ve daha başka diğer önemil liderleri yıllarca küfüre liderlik edip, islam’a karşı savaştıktan sonra, tevbe ederek, İslama girmişler ve güzel müslümanlar olmuşlardır. Cenabı. Hakk şöyle buyurarark onların geçmiş günahlarını bağışlamıştır:
“İnkar edenlere, eğer vazgeçerlerse, geçmiş (günahlarının) bağışlanacağını söyle” (Enfal: 8/38)
Aynı şeklide Amr b. As,[450] müslüman olmadan önce müslümanların en şedid düşmanı ve müşriklerin küfre çağıran en büyük lideri idi. Müslüman olduğu zaman Resulullah (s.a.v) o’na şöyle dedi: “Ey Amr, islam’ın daha önceki günahları giderdiğini bilmiyormusun?”[451]
“Onların yalvardıklan bu varlıklar, Rablerine hangisi daha yakın olacak diye vesile ararlar; O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınmağa değer.” (İsra: 17/57) ayeti kerimesi ile ilgili Buhari, İbn Mesud’dan şu hadisi rivayet etti:
“İnsanlardan bazıları, bazı cinlere tapıyorlardı. Kendilerine tapman o cinler daha sonra müslüman olmalarına rağmen insanlar onlara tapmaya devam ettiler.”[452]
Bu hadis, cinler müslüman olduktan sonra, başkalarının onlara tapmalarının cinlere bir zararı olmadığını gösterir. Her ne kadar ilk önce, bu sapkınlığı onlar çıkarmış olsalar da.
Aynı şekilde küfür ve bidate çağıran kimseler kendi günahlarını ye onlara tabi olanların günahlarını yüklenirler. Onlara tabi olanlar da kendi günahlarını yüklenirler. Fakat daha sonra bu küfür ve bidate çağıran kimseler tevbe edip, yaptıklarından dönerlerse, hem kendi günahlarından, hem de kendilerine tabi olanların günahlarından kurtulmuş olurlar.
Tevbeleri, içinde bulundukları sapıklıktan hidayete dönmek ile olur. Her dönemde nice küfür ve bidat davetçileri tevbe ederek islam ve sünet davetçileri olmuşlardır. Mesela Firavun’un sihirbazları, sihir yapmaları ve onu başkalarına öğretmeleri bakımından küfür imamları iken, tevbe ederek akibetlerini hayra çevirdiler.
Aynı şekilde taammüden bir müslümanı öldüren kimsenin tevbesi de cumhura göre makbuldür. İbn Abas ise makbul değildir dedi.[453]
Bu konuda Ahmed’den iki ayrı rivayet vardır.[454]
Sahiheyn’de geçen yüz kişiyi öldüren katil’in hikayesi katilin tevbesinin makbul olduğuna delildir. Bu ayet de buna delalet etmektedir. Nisa suresinin[455] ayeti ise, diğer yaidler gibi, tevbe etmeyen katilleri tehdid içermektedir. Kuran’da başka tehdid ayetleri de bulunmaktadır. Cenabı Hakk bir ayetinde şöyle buyurdu:
“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkmmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”(Nisa: 4/10)
Kur’an daki vaid ve tehdidler, insanların ittifakıyla, tevbe edilmemesi halinde geçerlidir. Tevbe’den sonra bu vaid-ler tevbe eden için geçerli değildir.
Fakat şöyle denilebilir: Haksız yere öldürülen mazlumun hakkı tevbe edenden sakıt olmaz. Bu bakımdan katilin tevbesi makbul omayabilir. Çünkü tevbe sadece cenabı Hakkın hakkını sakıt eder. Maktul, kendi hakkını talep edebilir.
Evet bu doğrudur ve insan hukukunu ilgilendiren herşey-de geçerlidir. Borç dahi öyledir. Sahiheyn’de gelen bir hadiste peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Borç hariç Şehidin her şeyi bağışlanır.”[456]
Kul hakkı ise, zulmedenin iyiliklerinden ödenir.
Tevbe’nin tamam olmasının gereklerinden biri de tevbe edenin, iyiliklerini, salih amelleri çoğaltmasıdır. îbn Abbas adam öldürmenin küfürden sonra en büyük günah olduğunu ve katilin maktulun hakkını edaya mukabil olacak hiçbir iyiliğin bulunmadığını düşünmüş olabilir. Dolayısıyla kişi ahirette zulmen öldürdüğü maktulun hakkını ödeyemediğinden ceza çekmeye devam edecektir ki bu bazı insanlar için
vaki olabilir.
Tevbe edip, şalih ameller işleyen kişi, mazlumun hakkını edaya mukabil hasenet işlemekten aciz kalacağı ve böylece mazlumun günahlarını yüklenip yüklenmeyeceği konusu hassas bir meseledir ve ibn Abbas’ın hadisi de buna hamledilmektedir. Fakat bu husus dahi “Allah’ın şirk, kati, zina dahil her günahı affedeceği” yönündeki ayetin zahirine münafi değildir. Ayet tüm günahlar için ve tüm şahıslar
için mutlaktır.
Bunun benzeri şu ayeti kerime’dir: ‘Müşrikleri bulduğunuz yerde ö!dürün”(Tevbe: 9/5) Ayet tüm şahıslar için ve tüm’durumlar için mutlaktır. Şu ilahi kavi de aynı şekildedir:
“Başlarınızı meshedip, (ve) topuklarınıza kadar ayaklarınızı mesh edin (yıkayın)” (Maide: 5/6) Ayet ayaklar için de mutlaktır fakat ayakların halleri için mutlaktır. Çünkü bazen zahir olabileceği gibi, bazen de ayakkabılar .ile örtülmüş olabilir. Ayetin lafzı, ahvale (durumlara) değinmemektedir. Aynı şekilde şu kavli ilahi:
“Allah çocuklarınız hakkında size vasiyet eder (emreder)” Nisa: 4/11) Bu ifade de tüm çocuklar için âm, ve ahval için mutlaktır. Çünkü çocuk ana babanın dini üzerine olabilir veya olmayabilir, hür veya köle olabilir. Ayetin lafzı bu husularda bir açıklama getirmemiştir.
“Günahları bağışlar” (Zümer: 39/53)
kavli ilahisi de aynı şekilde, tüm günahlar için umumi, ve haller için mutlaktır.
Günah sahibi o günahından tevbe etmiş veya etmemiş bilir. Ayetin lafzı bu konuda herhangi bir açıklama getirmemektedir. Bilakis ayetin lafzı, herhalükarda günahın bağışlanacağını beyan etmektedir.
Cenabı Hakk günahları bağışlatan davranışlar işlenil-mesini ve kıyamet gününde bağışlanmaksızın azabı gerektirecek davranışlardan kaçınılmasını emrederek şöyle buyurdu:
“Siza azap gelip çatmadan önce Rabinize dönün, o’na teslim olun, sonra size yardım edilmez.
Kendiniz farkında olmayarak, ansızın başınıza azap gelmezden önce, rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’an’a) tabi olun.
Kişinin “Allah’a karşı aşırı gitmemden dolayı bana yazıklar olsun! Gerçekten ben alay edenlerdendim!” diyeceği günden sakının.
Veya, “Allah bana hidayet verseydi, elbette sakınanlardan olurdum” diyeceği, yahut azabı gördüğünde “keşke benim için (dönüş) imkanı bulunsa da iyilerden olsam!” diyeceği günden sakının.
Evet, ayetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, kibirlenmeye kalkışmış ve inkarcılardan olmuştun.” (Zümer: 39/54-59)
Bu Cenabı hakk’ın imtihanıdır ki kıyamet gününde bazılarını bağışlamayacak ve onlara azap edecektir. Ayetlerini yalanlayan, tevbeden yüz çevirenler, ve kendilerini kurtaracak hiçbir salih amel işlemeyenler bu akibete maruz kalacaklardır. Fakat aynı günahları işleyen insanlardan diğerleri ise, tevbe etmeleri, Allah’a yönelmeleri ve salih ameller işlemeleri nedeniyle bağışlanacaklardır.
Eğer denilse ki cenabı Hakk Kur’an’ın bir başka yerinde şöyle buyurdu:
“İnandıktan sona kafirliğe saplanıp sonra inkarcılıkta daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendisidirler” (Al-i imran: 3/90)
Ve bir başka ayette de şöyle buyuruldu: “İman edip sonra inkar edenleri, sonra yine iman edip inkar edenleri sonra da inkarlarını artıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları doğru yola iletecektir.” (Nisa: 4/137) Bu itiraza şöyle cevap verilir: Kur’an başka bir yerde irtidad etse bile kafirin tevbesini beyan etmiştir:
“İman ettikten, Rasul’ün hak olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine apaçık deliler geldikten sonra inkarcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. İşte onların cezası: Allah’ın meleklerin ve bütün insanlığın laneti onların üzerinedir.
Bu lanete ebedi gömülüp gidecekler. Zira onların azapları hafifletilmez; yüzlerine de bakılmaz.
Ancak, bundan sonra tevbe edip yola gelenler başka. Çünkü: Allah, çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” (Al-i imran: 3/86-89)
“Allah nasıl hidayet nasip eder?” kavli Allah, mürted ve zalim olanları bu halleriyle nasıl hidayet eder demektir. Bu nedenle “Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez” buyurdu. İslam dininden dönen, sapıklığa dönmüştür. Dolayısıyla onun bu sapıklığı bırakmadıkça doğru yola dönmesi mümkün değildir.
Ayet tevbe etmedikleri sürece Alah’ın kafirleri hidayet etmeyeceğini ve bağışlamayacağını ilan etmektedir. Yine Kur’an’m bir başka yerinde şöyle buyruldu: “Kalbi iman ile mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) zorlanan hariç, kim, iman ettikten sonra Allah’ı inkar ederse.”(Nahl: 16/106)
İmandan sonra, bir zorlama olmaksızın Allah’ın dinini inkar edenler mürtedlerin ta kendileridirler.
Cenebı Hakk şöyle buyurdu:
“Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin yardım-cısıdir. Çünkü Rabbin, onların bu amellerinden sonra, elbette çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”(Nahl: 16/110)
Cenabı Hakk, Al-i imran suresinde mürtedleri ve sonra onlardan tevbe edenleri zikretikten sonra, tevbesi kabul edilmeyenleri ve küfür üzere ölenleri zikretti ve şöyle buyurdu:
“İnandıktan sonra kafirliğe sapıp sonra inkarcılıkta daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendisidirler.
Gerçekten, inkar edip kafir olarak ölenler var ya onların hiçbirinden -dünya dolusu altını fidye olarak verecek olsalar dahi kabul edilmeycektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” (Al-i imran: 3/90-91)
Tevbeleri kabul edilmeycek bu kimseler hakkında çeşitli görüşler öne sürülmüştür.
Nifaklarından dolayı ve şirkten değil de onun dışındaki günahlarından tevbe ettikleri için, denilmiştir.
Bazıları da, onların tevbeleri öldükten sonra kabul edilmez, demişlerdir.
Hasan, Süddi, Katade ve Ata el-Horasani[457] ise, ölüm geldiği esnada tevbeleri kabul edilmez” dediler.
Şu ayeti kerime de böyledir:
“İman edip sonra inkar edenleri, sona yine iman edip tekrar inkar edenleri, sonra da inkarlarını arttıranları
Allah ne bağışlayacak ne de onları doğru yola iletecektir.” (Nisa: 4/137) Mücahid ve diğer bazı müfessirler “inkarlarını artıranlar” ifadesini şöyle tefsir ettiler: “Ölünceye kadar küfür üzerine sabit kaldılar”[458]
Ben derim ki: Çünkü tevbe eden kişi, küfür ve diğer günahlardan dönmüştür. Tevbe etmeyen ise küfrü üzeredir ve günbegün küfürünü artırmaktadır.” Sonra inkarlarını artırdılar” yani, sonra inkar’da ısrar ederek, küfürlerine devam ettiler ve küfürde daim oldular demektir.
İşte bu kimselerin tevbeleri kabul edilmez yani ölüm esnasında, tüm ölümün geldiği sırada yaptıkları tevbe makbul değildir. Ölüm gelmeden önce tevbe edenler ise, yakından tevbe etmişler ve küfürlerinden dönmüşlerdir. Onlar küfür olarak artmaz, bilakis azalırlar. Dolayısıyla yaptıkları tevbe makbuldür. Küfür ve isyan üzere ısrar edenler ise tam aksine ölüm anına kadar, küfürlerinde azalma değil, artma üzerinedirler.
Başka bir ayeti kerimede şöyle buyuruldu: “İman edip sonra inkar edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkar edenleri, sonra da inkarlarını artıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları doğru yola iletecektir.” (Nisa: 4/137)
Denildiki: Çünkü mürted tevbe ettiği zaman küfrü bağışlanır. Bundan sonra tekrar küfre dönüp kafir olarak ölürse, imanı düşmüş olur, birinci ve ikinci küfrünün cezasını çeker. Zira sahiheynde İbn Mesud’dan rivayet edilen hadiste şöyle geçmektedir: Denildiki:
“Ya Rasulallah, Cahiliye döneminde işlediğimiz günahlarımızdan sorumlu tutulacak mıyız?” Rasululauh (s.a.v) buyurduki:
“Kim islarmnı güzel yaparsa, cahiliye döneminde işlediği günahlardan sorumlu tutulmaz. Kim de islamını kötü yaparsa, birinci ve ikinciyle sorumlu olur.”[459]
Yani hem cahiliye döneminde yaptıklarından, hem de islam döneminde yaptıklarından sorumlu tutularak cezaya çarptırılır.
Eğer, imanlarından sonra, inkar edenler , sonra inkarlarını arttıranlar, Allah onları bağışlamayacaktır denilseydi, o zaman bunlarla Al-i imran süresindeki şu insanlar murad ediliyor olurdu:
“İnandıktan sonra kafirliğe sapıp sonra inkarcılıkta daha ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir”
(Al-i imran: 3/90)
Bilakis burada önce iman edip sonra küfür eden ve sonra tekrar iman edenler ki, bunlar tevbe eden mürtedlerdir-zikredildi. İşte bu kimseler tevbelerinden sonra tekrar küfre dönecekler, Allah onların geçmiş küfürlerini de affetmeyecektir. Fakat iman edip, sonra küfredenler, sonra tekrar iman edip küfredenler ve sonra iman edip imanlarında sebat edenler bu ayetin kapsamında değillerdir.
Fakihler, irtidat edip, bunu birkaç kez tekrarlayanların tevbelerinin kabulü konusunda ihtilaf ettiler, zındıkların tevbeleri de ihtilaf konusudur. Çünkü onların tevbelerine de güvenilmemektedir.[460]
Ancak bu kimselerin samimi bir kalp ve tevbe ettiklerini varsayarsak o zaman şu ayetin kapsamına girerler:
“Deki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki, o çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (Zümer: 39/53)
Bu konuda bizim görüşümüz şudur: Tevbe eden, ne bu dünyada ne ahirette, ne şer’an ne takdiren azap edilmezler. Ancak, delillerin subut bulmasından sonra had ve tazir cezaları, kişinin,tevbe etmesine bakmaksızın uygulanır. Çünkü bu durumda kişinin tevbesine güven olunmaz ve itibare alınmaz. Aksi takdirde zina ettiği kati delillerle sabit olan herkes, seri cezadan kurtulmak için, ben tevbe ettim, diyerek, kendisini cezadan kurtarınca yoluna gider.
Eğer gerçekten, samimi bir şekilde tevbe etmiş ise, Ona uygulanan seri ceza günahlarına kefaret olmuş olur ve o buna sabır göstererek mükafat alır. Kişinin kendisi gizli olarak işlediği günaha tevbe ettikten sonra, imama gelerek onu itiraf etmesi halinde, Ahmed’in mezhebine göre had uygulanmaz. Bu mesele Talik kitabında açıklanmıştır. Kadı[461] çeşitli hadislerle bu görüşü teyid etmiştir.
“Ben bir haddi gerektirecek bir günah işledim diyen adama, Rasulullah (s.a.v)’in had uygulamaması, hadisi buna delildir.[462]
Ancak haddi gerektirecek günah işleyen kişi tıpkı Maiz[463] ve Gamidiye[464] gibi günahlarını itiraf edip, kendilerine had uygulanması konusunda İsrar ederlerse o zaman, had uygulanır, aksi takdirde uygulanmaz. Maiz için peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Onu bıraksaydmız olmaz mıydı.”[465] Gamidiye’yi ise tekrar tekrar geri göndermiş fakat o, kendisine had uygulanmasında ısrarcı davranmıştır.
İmam ve insanlar bu durumda had uygulamak hakları yoktur. Ancak haddi gerektirecek davranışta bulunan kişi, kendisine had uygulanmasını isterse o başka.
Kişi bir şeyi ikrar ettiği zaman kendisi aleyhine şahitlik yapmıştır. Buna binaen had uygulanırken kişinin birinci şehadetinden dönmesi makbul değildir. Bu durumda onun yalan söylemiş olması sözkonusudur. Allahu A’lem.
Bu durumda kendisine had uygulanan kişinin Allah katında dereceleri yükselir. Zira peygamber (s.a.v.) Gamidiye için şöyle buyurdu:
“O öyle bir tevbe etti ki, hilekar öşürcü bu tevbeyi yapsa Allah onu bile affeder.”[466]
Maiz hakkında, onun itirafından geri döndüğü söylendi.
Bu Ahmed’in ve diğerlerinin mezheblerinin iki görüşünden biridir. Fakat bu zayıf bir görüştür. Doğru olan birinci görüştür. Bunlar haddin, Maiz’in ikrardan dönmesi nedeniyle düştüğünü söylediler ki o’nun ikrardan dönmesinin makbul olduğunu iddia ettiler. Fakat bu görüş zayıftır. Bilakis haddin tevbe ile düşmesi, ikrardan dönmek ile düşmesinden daha evladır. [467]
Fasl
“Kim bir iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de bir kötülükle gelirse o, sadece onun misliyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (En’am: 6/160)
“Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi vardır. Ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar.
Kötülükle gelen kimseler ise yüzükoyun cehenneme atılırlar. Ancak yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz!” (Neml: 27/89-90)
“Hayır! Her kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.
İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalacaklar” (Bakara: 2/81-82)
Bu üç ayet hakkında ibn Ebu hatim şu rivayetleri yaptı:
Ebu Said el-Eşec’den[468] O da ibn Fadl’dan,[469] O da Hasan b. Ubeydullah’tan[470] O da Cami b. Şeddad’dan,[471] O da Esved b. Hilal’den,[472] rivayet ettiğine göre Abdullah b. Me-sud “Kim bir iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır” kavli ilahi ile ilgili olarak şöyle dedi: “bu, “La ilahe illallah”tır.[473]
İbn Hatim şöyle dedi: Abdullah b. Abbas, Ebu Hureyre,[474] Ali b. Huseyn,[475] Said b. Cübeyr, Hasan, Ata, Mücahid, Ebu Salih, Zekvan,[476] Muhammed b. Ka’b el-Karzi[477], en-Nahai, ed-Dahhak, ez-Zühri,[478] İkrime,[479] Zeyd b. Eşlem[480] ve Katade’ den de buna yakın bir rivayet nakledildi”[481]
İbn Ebi Hatim, Ayeti kerimede geçen “kötülük” ile ilgili olarak da şöyle rivayet etti: “Muhammed b. Uzeyz el-Eyli[482] Selame’den[483], O.’da Ukeyl’den,[484] O’da ibn Şihab’dan rivayet ettiklerine göre Ukbe b. Amir[485] şöyle dedi: Arkadaşlarımla karşılaştım. Onlar Peygamber (s.a.v) şöyle dediğini söylediler:
“Kim de bir kötülükle gelirse” bu şirk kelimesidir.”[486]
Aynı şekilde Valibi ibn Abbas’dan rivayet ‘ederek” o şirktir” demiştir.[487]
Bunun benzerini Abdullah b. Mesud, Enes b. Malik[488] Ebu Vail,[489] Ata, Hasan, Said b. Cübeyr, İkrime, Nehai, Ebu Salih, Zühri, Zeyd b. Eşlem, Muhammed b. Ka’b, Süddi, Katade ve Dahhak da rivayet ettiler.”[490]
İbn Ebu Hatim,
“Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha üstün karşılık verilir.
Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler” (Kasas: 28/84)
ayeti kerimesi ile ilgili olarak isnadı[491] ile beraber Süddi’den şöyle rivayet etti.
“Kim bir kötülük işlerse, bunun cezası, tüm günahlarda, misli iledir. Hesab gününde, her iyilik karşılığında on günah silinir. Eğer bir tek iyilik kalırsa, o da ona katılır ve bununla cenenete girer. Fakat her iyiliğe karşı on günah atıldıktan sonra da, yine de günahı sevabından çok olursa kişi cehenneme girer. Ancak Allah (c.c)’ın affetmesi hariç”[492]
Sevapların on misli ve yediyüz katı ile değerlendirilmesi hususu ibn Abbas,[493] Ebu Hureyre[494] ve Ebu Zerr’in[495] rivayet ettiği sahih hadislerle sabittir. Bu aynı zamanda kişinin işlediği günahın ancak misli ile cezalandırıldığı, iyiliğe niyet etmenin sevap olarak yazıldığını, kötülüğe niyet ise, o kötülük işlenmedikçe yazılmadığını, kötülüğün artırılmaksızın sadece aynı ile yazıldığını ve kişi işlemeye niyet ettiği kötülüğü sırf Allah korkusundan dolayı terkettiği takdirde ona da bir sevap yazıldığını öğreniyoruz.
Bu tafdil birçok amel için zikredilmiştir. Abdullah b. Amr’ın[496] hadisinde şöyle buyurmuştur:
“Her aydan üç gün oruç tut. Bu tüm yılı oruçlu geçirmek gibidir. İyilikler on katı ile ölçülür”[497]
Başka bir hadiste de şöyle buyurdu:
“Sabır ayı ve her aydan üç gün oruç, tüm yılı oruçlu geçirmek gibidir”[498]
Ve yine başka bir hadiste:
“Kim Ramazan’ı tutar sonra da bunun peşine şevval ayında altı gün oruç tutarsa, tüm yılı oruçlu geçirmiş gibi olur. İyilik on katı ile değerlendirilir.”[499]
Zira otuz gün Ramazan artı altı gün şevval orucu on ile çarpıldığına 360 güne tekabül eder ki bu da bir yıldır. Yine aynı şekilde her ay üç gün oruç ta bunun gibidir.
Miraç hadisinde ise beş vakit namazın 50 vakitmiş gibi on katı ile değerlendirileceği vaad edilmiştir.[500]
Sahabe ve tabiinden Ayeti kerimede geçen iyiliğin tev-hid, kötülüğün ise şirk olduğunu rivayet edenler, bu konuda herhangi bir ihtilaf nakletmemişlerdir. Şu ayeti kerime de buna delildir:
“Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi vardır. Ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar.
Kötülükle gelen kimseler ise yüzükoyun cehenneme atılırlar” (Nemi: 27/89-90)
Çünkü tüm iyilikler tevhidin kapsamı içindedir. “La ilahe illallah “in manası olan tevhid, Allah’a, o’nun emrettiği gibi kulluk etmektir. Yani Allah’ın emriyle, Allah için amel etmektir. Ki Cenabı Hakk şöyle buyurdu:
“Bilakis, muhsinlerden olarak kim yüzünü Allah’a döndürürse onun ecri Rabbisi katındadir. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de onlar üzülürler.” (Bakara: 2/112)
Her iyilik tevhidden bir cüzdür ve Allah için ameldendir. Allah’a ibadet tevhidin bir gereğidir ki bunun dalları ile ilgili olarak Cenabı hakk şöyle buyurdu:
“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir-sözü; kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti) O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkanı olmayan pis bir ağaca benzer.” (İbrahim: 14/24-26)
Güzel söz, bir ağaç gibi olan tevhid, ameller ise, tevhid ağacının meyvalarıdır. Tüm güzel ameller “la ilahe illa-lah’ın” birer dallarıdır ve hepsinin karşılığı kat kat verilir. Hatta ameller “La ilahe illallah” sözünün tahakkuk etmesidir. Çünkü iman, söz ve amel’dir. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “İman altmış küsur veya yetmiş küsur şubedir. Bunun en yükseği “La ilahe illallah”, en düşüğü ise eza veren şeyleri yoldan kaldırmaktır”[501]
İyilik “La ilahe illallah’tır” diyenler, bunun gereği olan diğer iyilikleri dışlamazlar. Bilakis diğer iylikler de buna dahildir ve tevhid ağacının dallan ve ürünleridirler.
Aynı şekilde kötülük de, Allah’tan başkası için amel işlemektir ki bu da şirktir. İnsan mutlaka amel işlemeye ve bir tanrıya kulluk etmeye meyyal olarak yaratılmıştır. Allah için amel, ihlas ve tevhid ile ona bağlanmaktır.
Allah’tan başkası için amel ise, şirktir. Hem Allah, hem-de başkası için amel de şirktir.
Günahların tamamı şirk’ten bir cüzdür ve onun dallarıdır. Günahlar şeytana itaat ve onun izinde yürümektir. Cenabı Hakk şöyle buyurdu:
“Ey insanın oğlu! “Şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdir” demedim mi? (Bunu size peygamberim vasıtasıyla açık seçik bildimedim mi?) Ve dedim mi? sadece bana ibadet ve kulluk ediniz. Çünkü dosdoğru yol budur” (Yasin: 36/60-61)
“Şeytan ise şöyle dedi: “Kuşkusuz daha önce ben, (beni Allah’a) ortak koşmanızı reddettim” (İbrahim: 14/22)
Ebu Hureyre şöyle dedi: “Ebu Bekr es-Sıddık Peygamber (s.a.v)’den kendisine sabah-akşam okuyacağı bir dua öğretmesini istedi.
“Şöyle söyle” buyurdu.
“Allahim” Ey gaybı ve aşikarı bilen, gökleri ve yeri yaratan! Hey her şeyin Rabbi ve yegane sahibi! Senden başka ilah olmadığına şehadet ederim. Nefsimin şerrinden, şeytanın şerri ve şirkinden sana sığınırım”
İşte sabah – akşam bunu söylersin, yattığın zaman da bunu söylersin.”
Bu hadisi Ebu Davud[502], Tirmizi[503] ve Nesai[504] Amr b. Asım’dan[505] rivayet ettiler. Tirmizi, Hasen, sahih hadis, dedi.
Fakat insan muvahhid olmakla beraber, bazı günahlar işlerse, işlediği günahlar ölçüsünde imanı ve tevhidi eksilmiş olur. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Zina eden, zina ederken, mümin olarak zina etmez.”[506]
Mümin olmayan, muhlis değildir. Çünkü Allah için muhlis olanlar ancak gerçek müminlerdir.
Buhari, Ebu Salih’den o’da Ehu Hureyre’den rivayet ettiği hadiste peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Altın, gümüş ve elbise kulu olan kişiler sürünsün, kahrolsun. Böyle menfaat düşkünü kişiye işlediği hayrın bedeli Allah tarafından verilirse memnun olur. Verilmezse Allah’ın takdirine kızar. Böyle menfaat düşkünü sürünsün, hüsrana yuvarlansın, vücuduna diken batsın da cımbızla çıkaran bulunmasın.”[507]
Ve yine şöyle buyurdu:
“Kim Allah’tan başkasına yemin ederse, muhakkak ki şirk koşmuştur.”[508]
Ve şöyle buyurdu:
“Bu ümmet içinde şirk karıncanın kıpırtısından daha gizlidir.” Ebu bekir:
“Bundan nasıl kurtuluruz ey Allah’ın elçisi?” dedi. Ra-sulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“De ki: “Allah’ım! Bildiğim şeyleri sana şirk koşmaktan sana sığınırım, bilmediğim şeyler için de senden bağışlanma dilerim.”[509]
Gizli şirk böyle iken, açık şirk halinde durum ne olur? Her şeyden çok Allah’ı seven ve herkesten çok Allah’tan korkan ve o’na bağlanan kişi kendisini büyük şirkten kurtarmış olur.
Küçük şirkten ise, ancak kendini tüm günahlardan koruyan insanlar kurtarabilirler.
Peygamber (s.a.v)’den şöyle buyurduğu sabit oldu:
“Kim, Allah’tan başka ilah olmadığını bilerek ölür cennete girer”[510] “Kimin son sözü”la ilahe illallah” olursa cennete girer”[511]
“Kıyamet gününde benim şefaatim ile en çok mutlu olacak olan kimse, kalbinden yahut içinden, ihlaslı olarak “La ilahe illallah” diyen kimsedir”[512]
“Allah’tan başka ilah olmadığı ve Benim Allah’ın elçisi olduğuma şehadet eden birisi, bu ikisinden şüpheye düşmeksizin Allah’a kavuşursa cennete girer”[513]
“Kim, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muham-med’in o’nun elçisi olduğuna şehadet ederse, Allah cehennemi o’na haram kılar”[514]
“Bir kimse, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Mu-hammed’in o’nun elçisi olduğuna tüm kalbiyle doğru olarak şehadet ederse, Allah cehennemi o’na haram kılar.”[515]
Tevhid’in hakikati, ruhun Allah’u Teala’ya incizabıdır. Kim, kalbi ile ihlasla Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederse ve bu hal üzere ölürse cennete girer. Çünkü Ması, kişinin kalbini Allah’a çekerek, onu tüm günahlardan tev-be ettirir. Ve eğer bu hal üzere ölürse cennete girer. Peygamber (s.a.v)’den şöyle buyurduğu sabit oldu: “Bu iki papucumla git, bu bostanın arkasında kimi, kalbiyle inararak Allah’tan başka hiç bir ilahın bulun-madığına şehadet getirdiğini bulursan, onu cennet ile müjdele!”[516]
“Bir kimse, Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın rasulu olduğuma şehadet etmesin ki, o cehenneme girsin” veya “ona cehennem dokunsun”[517]
“Kullardan hiç kimse yoktur ki: La ilahe illallah, desin sonra bunun üzerine ölsün, mutlaka cennete girer. Zina yapsa, hırsızlık yapsa dahi. Eğer ölmeden önce tevbe edip, pişmanlık duyar ve La ilahe illallah” derse”[518]
“İki şey vacip oldu: Kim, Allah’a hiç bir şey şirk koşmadan ölürse, cennete girer. Ve kim de Allah’a bir şeyi şirk koşarak ölürse, cehenneme girer.”[519]
Tüm bu hadisler, bu kelimeyi söylemek bu kelime üzerine ölmek kaydıyla gelmiştir.
La ilahe illallah deyip te, kalbinde bir buğday tanesi, veya hardal tanesi veya zerre kadar hayır olan herkesin cehennemden çıkacağı tevatür yoluyla gelen hadislerle sabittir.[520] Yine bu hadislere göre: La ilahe illallah diyenlerin çoğu veya onlardan bir çoğu cehenneme girecekler sonra oradan çıkacaklardır.
“La ilahe illallah” diyen ve Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed (s.a.v)’in o’nun elçisi olduğuna şehadet eden kimseye cehennemin haram olduğu yine tevatür yoluyla gelen hadislerle sabittir.
Fakat bu hadisler, ihlas, yakin ve bu kelime üzerine ölmek gibi ağır kayıtlarla gelmişlerdir.
Fakat bu kelimeyi (yani tevhidi) söyleyenlerin çoğu ihlas ve yakin’i bilmemektedirler. Bu insanların ölüm anında fitneye düşmesinden korkulur.
Yine bu kelimeyi söyleyenlerin çoğu, .bu kelimeyi taklit ve adet olarak söylemektedirler, dolayısıyla bu kelime onların kalplerine iman girdirmemektedir.
Ölüm esnasında ve kabirde fitneye düşenlerin çoğu sahih hadiste de geldiği gibi bu tür insanlardır:
“Bilmiyorum, der. İnsanlarını öyle dediğini duydum
ben de öyle söyledim.”[521]
Bu tür insanların işi hep taklit ve kendileri gibilerine uymaktır. Cenab’ı Hakk’ın şu kavline en yakın bu insanlardır:
“Biz babalarımızı bir din üzerine bulduk, biz de onların izlerine uyarız, dediler” (Zuhruf: 43/23) Bu konuda Peygamber (s.a.v)’den şöyle rivayet edilmiştir:
“Dünyayı ahirete tercih etmedikleri sürece La ilahe illallah ile savunulmaya devam ederler. Ancak dünyayı ahirete tercih ettikleri zaman Allah onlara cevap vererek şöyle buyurur: Yalan söylüyorsunuz. Siz bu kelimenin ehlinden değilsiniz”[522]
Bu konu başka yerlerde ayrıntısıyla ele alınmıştır. O halde bu konuda varid olan hadisler arasında bir çelişki yoktur. Kişi tevhid kelimesini ihlas ve yakin ile söylediği ve bu hal üzere öldüğü zaman, günahlarının sevaplarından daha çok olması mümkün değildir. Bilakis bu durumda sevapları daha çok olduğundan cehenneme girmekten kurtulur. Çünkü bu kelimeyi tam bir ihlas ve yakin ile söyleyen müs-lümanın, ısrarla günah işlemesi mümkün değildir. İhlas ve yakinin kemali, Allah’ı her şeyden daha çok sevmesini ve herkesten çok Allah’tan korkmasını gerektirir. Hali böyle olan kişinin kalbinde, Allah’ın haram kıldığına muhabbet bulunamayacağı gibi yine Allah’ın emrettiği şeylere karşı hoşnutsuzluk olamaz.
Her ne kadar bazı günahları olsa da tevhid ehline cehennemi haram kılan husus budur.
İşte bu iman, tevhid, ihlas, muhabbet, yakin ve kerahet gündüzün geceyi silmesi gibi, sahibinde silinmemiş günah bırakmazlar.
Bu kelimenin kemal ile söylenmesi büyük ve küçük şirke engeldir. Böyle bir insan, aslında günah üzere ısrarcı da değildir. Dolayısıyla bu kişi bağışlanır ve cehennemden kurtulur.
Kişi eğer bu kelimeyi sadece büyük şirkten kurtulacak şekilde söyleyip, sonra da bunu bozucu davranışlardan sakınırsa, bu durumda iyilik tarafı, günah tarafından daha ağır basar ve yine cehennemden kurtulur. Fakat derecesi az olur. Aynen bitaka (kimlik)[523] hadisinde geçtiği gibi.
Fakat günahları iyiliklerine galip gelen ve bu hal üzere ölenler, kendilerini büyük şirkten kurtaran “La ilahe illallah” kelimesini söyleseler de, cehenneme girerler. Bu insan “La ilahe illallah’ demiş fakat bu kelime üzerine ölmemiştir. Bilakis bu kelimeyi söylemiş ve daha sonra günahlara dalarak, bu iyiliğini gölgelemiştir. Bu kelimeyi ihlas ve yakin ile söylediği zaman, iyilik tarafı daha ağırdı, eğer bu hal üzere ölseydi cennete girerdi.
Fakat o, bu hal üzerine ölmeden önce günahlara dalarak, günah yükünü artırdı. Küçük ve büyük şirke engel olacak ihlas ve yakin ile kelimeyi tevhidi söylemedi. Bilakis küçük şirk üzere kalmaya devam etti. Küçük şirkine günahları da eklenince, günahı sevabını geçti. Çünkü günahlar, iman ve yakini zayıflatır. Bu nedenle “La ilahe illallah” sözü de zayıflar ve kalpteki ihlas uçup gider. Ondan sonra kişi kelimeyi tevhidi milyonlarca kere söylese bile, bu onda hiçbir etki meydana getirmez. Bunun durumu aynı alay eden veya uyuyan veya hiçbir şey anlamadan güzel sesiyle Kur’an okuyanın durumu gibidir.
Bu tür insanlar kelimeyi tevhidi tam bir sıdk ve yakin ile söylemezler. Bilakis bu kelimeyi söyledikten sonra, günahlara dalarak, bu zayıf, sıdk ve yakini hepten yok ederler. İhlassızca söylenmiş kelimeyi tevhid ve günahlar yığını üzere ölürlerse cehenneme girerler. Bu kelimeyi yakin ve tam bir doğruluk ile söyleyen kişi, ya günahlarda ısrarcı değildir veya sıdk ve yakın ile söylediği tevhid kelimesi iyiliklerine eklenerek, sevap tarafının ağır basmasını sağlar. Cehenneme girenler mutlaka şu iki şarttan birini kaybetmişleridir: Onlar bu kelimeyi ya günahlara veya günahların baskın çıkmasına engel olacak kadar sıdk ve yakin ile söylememişler veya söyledikleri halde daha sonra günah bataklığına dalmışlar ve günahları ilk sıdk ve ihlaslarını zayıflattığından daha sonra, günahlarını giderecek veya sevaplarını üstün getirecek aynı sıdk ve yakin ile söyleyememişlerdir.
“Kim bir iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır” (En’am: 6/160)
“Ve onlar o gün korkudan emin kalırlar” (Neml: 27/89)
buyrukları ile ilgili selefin sözü daha önce de geçtiği gibi “La ilahe illallah” sözüdür. Rasulullah (s.a.v)’ın de beyan ettiği gibi, bu kelimeyi doğruluk ve yakin ile söyleyip, bu hal üzere ölürseler cennete gireceklerdir. Bu farzları yerine getirmek ve sevapların günahlara ağır gelmesi ile olur.
İnsanı yüzü koyun cehenneme sürükleyen günah ise şirk’tir. Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. İki vacip hadisinde geçtiği gibi.
“Kim şirk koşmadan ölürse cennete girer. Kim de Allah’a birşeyi şirk koşarsa cehenneme girer.”[524]
İnsanların çoğu veya birçoğu önce iman ve tevhide girdiği halde, sonra günahlara dalarak, kalbini kirletir ve onu şirk ve nifağa açık hale getirir.
Şirk iki kısımdır: Büyük ve küçük şirk.
Kim kendisini bu ikisinden de kurtarırsa cennet ona vacip olur. Kim de büyük şirk üzere ölürse ona da cehennem vacip olur. Kim kendisini büyük şirkten kurtardığı halde, bazı küçük şirk çeşitleri işler, bununla beraber sevapları ağır basarsa, cennete girer.
Kul, işlediği şirk büyük veya küçük olmakla beraber çok ise cezalandırılır. İhlas’la beraber az miktarda küçük şirk, azabı gerektirmez. Büyük şirk ve günahların ağır basmasına neden olan küçük şirkten korunan insan kurtulmuştur.
“Hayır! Kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.(Bakara: 2/81) ayeti kerimesine gelince:
Ebul Ferec b. Cevzi şöyle dedi:
“Burada kötülük, şirk’tir. İbn Abbas, İkrime, Ebu Vail,[525] Ebu’l Aliye, Mücahid, Katade ve Mukatil[526] de böyle demişlerdir.”[527]
Bu son sözün, tevhid ehlinin ebediyen cehennemde kalmasını gerektirdiğine inanması nedeniyle bu konuda herhangi bir hilaf zikretmemiştir. Fakat bu ehli sünnetin görüşü değildir.
“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktir. Rab-lerine bakacaklardır.” (Kıyamet: 75/22-23)
ayeti kerimesini “Rabbinin sevabına bakacaklardır” şeklinde tefsir edilmesinden yüz çevirdiği gibi, bundan da yüz çevirmiştir.[528]
Aynı şekilde Beğavi de tefsirinde bu görüşten yüz çevirmiştir.[529]
“Hayır! Kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa…” (Bakara: 2/81)
ayeti kerimesinin tefsirinde Beğavi şöyle dedi:
“Yani, şirk.”
Kuşatma: Bir şeyin etrafını sarmak ve kuşatmak demektir. İbn Abbas, Ata, Dahhak, Ebul Aliye, Rebii[530] ve başkaları “Bu kişinin şirk halinin üzerine ölmesidir,” dedi.
Kötülük, büyük günah, kuşatılması ise; kişinin günahlara devam etmesi ve tevbe etmeden ölmesidir, de denildi. Bu görüşü ikrime ve Rebii b. Haysem[531] dile getirdiler.
Mucahid de şöyle dedi: Bu her günah işlemesi ile, kalbin kararması ve günah ile kuşatılmasıdır, Kelbi[532] ise, kişinin günahları yüzünden helak olmasıdır, dedi.”
Ben derim ki (İbn Teymiyye):
Bu konuda selefin görüşlerini zikretmek, müteahhirin görüşlerini zikretmekten daha evladır. Şayet selefin görüşünde, bir zaaf sözkonusu olursa, bu zaaf delilleri ile ortaya konur ve zayıf olduğu açıklanır.
Yoksa Bidat ehlinin bazı sözlerine uygun düşüyor diye, selefin görüşlerinden yüz çevrilemez.
Bazıları seleften, vahiy yazıcısının bu ayeti kerimenin yazımında hata ettiğini rivayet ettiler.
Aynı iddialar şu ayeti kerimeler için de yapılmıştır:
“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana, babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti.”
(İsra: 17/23)
Bazıları bu ayeti kerimedeki (Ve kada rabbuke) ifadesinin aslında (Ve vassa Rabbuke) olduğunu rivayet ettiler.[533]
“Hani Allah peygamberlerden söz almıştı” (AI-i imran: 3/81)
kavli ilahisinde “ehl-i kitab’m sözü olarak” rivayet etmişlerdi ki Abdullah b. Mesud’un da kıraati böyledir.[534]
Bazıları hata ile, birçok kıraati bu şeklide inkar etmişlerdir. Fakat tevatür ol hıktan sonra kim kur’an’dan birşey inkar ederse, önce tevbeye çağrılır. Tevbe etmediği taktirde öldürülür.
Fakat onun katında tevatürü sabit olmamış ise, tevbeye davet edilmez, bu konuda ona açıklayıcı bilgiler verilir. Keza, hadislerin hilafına geldiği fıkhi, tasavvufi ve itikadi sözler de böyledir.
Aynı “Allah görülmez” diyenin sözünde olduğu gibi.[535]
Bu ayeti kejrime (Bakara: 2/81) ile ilgili her ne kadar seleften mezkur kimselerin aynı kafirler gibi cehennemde ebedi kalacakları rivayet edilmiş ve de, ayette buna dair herhangi bir delil yoktur. Cenabı Hak, ayeti kerimede “O kimseler cehenriemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar” buyurdu, “ebediyete kadar” buyurmadı.
İbn Ebi Hatim bu ayetle ilgili ihtilafı zikretmesine rağmen, ru’yet[536] ve “Çağlar boyu kalırlar”[537] ayeti kerimesi ile ilgili ihtilafları zikretmedi. Ancak büyük imam ve alimlerden Abd b. Humeyd[538] bunlarla ilgili selefin görüşlerini zikretti. İşte doğru ve ilmi olan da onun tutumudur.
Abdurrahman b. Mehdi[539] şöyle dedi: “İlim ehli lehlerine ve aleyhlerine olan herşeyi yazarlar. Heva ehli ise sadece lehlerine olan şeyleri yazarlar”
İbn Ebu Hatim, (sena) Ebu Said el-Eşec, (sena) Abdul-hamid el-Hammani,[540] (sena) Naddar el-Hazzar,[541] (an) İk-rime, (an) ibn Abbas: senedi ile, “Hayır! Kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa…”
şirk’tir, diye rivayet etti.
Ebu Muhammed şöyle dedi:[542] Bu söz aynı şekilde Ebu Vail, Ebu Aliye, Mücahid, Ata, Katade, Hasan, Rebii b. Enes ve İkrime’den de rivayet edildi; dedi:
Hasan’dan başka bir söz daha rivayet edildi.
Hasan: Kötülük; Büyük günahlardır, dedi.[543] Süddi’den de benzer bir söz rivayet edildi.
Mücahid de şöyle dedi: “Kalbini kuşatmıştır”
İbn İshak’ın rivayetinden ibn Abbas’dan buna benzer bir söz rivayet edilmiştir. İbn İshak’ın Muhammed b. Ebu Muhammed’den,[544] O’nun da Said b. Cübeyr veya İkrime’den rivayet ettiğine göre İbn Abbas: “Onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa…” kavli ile ilgili şöyle dedi:
Kim sizin gibi amel işler, sonra sizin küfrünüz gibi küfür işler ve hiçbir iyiliği bulunmadığı halde bu küfrü onu çepeçevre kuşatırsa bu ayetin kapsamına girer.”
İbn Hatim şu isnatla rivayet etti: “(sena) Abdullah b. İsmail el-Bağdadi,[545] (sena) Süreye b. Yunus,.[546] (sena) Yahya b. Ebu Bekr,[547] (an) Ebu Bekr b Ayyaş[548] (an) Yahya b. Eyyub,[549] (an) Ebu Zera, (an) Ebu Hureyre: “Onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa” yani”şirki kendisini kuşatırsa” demektir.
İbn Ebu Hatem şöyle dedi: “Bu konuda üç ayrı görüş rivayet edilmiştir:
1- Yukarıda rivayet ettiğimiz görüş ki Ebu Vail, Ata, ve Abbad b. Mansur’un[550] rivayetine göre Hasan’ın da görüşleri budur.
2- Ebu Said el-Eşec ve Ahmed b. Sinan,[551] Ebu Yahya el-Hammani, o da A’maş,[552] O’da Ebu Rezin[553], O’da Re-bi b. Haysem’den şöyle rivayet etti: “Onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa” yani, Tevbe etmeden günahları üzere ölen kimse, dedi.
Süddi, Ebu Rezin ve A’maş’dan da benzer sözler rivayet edildi.”
3- (İbn Ebu Hatem), Ebu Cafer er Razi[554] yoluyla Rebi b. Enes, o da Ebu Aliye’den şöyle rivayet etti.
“Cehennemi gerektirecek büyük günah”
İbn Ebu Hatem şöyle devam etti: Mücahid, Katade, Rebi b. Enes ve Selame b. Miskin’in[555] rivayetinde Hasan’dan da buna benzer sözler rivayet edilmiştir.[556]
Ben[557] derim ki: Büyük günahlar işleyenleri bu vaide dahil görenler, onların bir daha da cehennemden çıkmayacağına dair herhangi birşey söylemiş değillerdir.
Bilakis bu görüş sahiplerinden birisi olan Hasan el-Bas-ri, Enes b. Malik’in peygamber (s.a.v)’den rivayet ettiği şefaat hadisini ve kalbinde zerre miktarı iman bulunanların cehennemden çıkacağına dair hadisi, sahiheyn’de o rivayet etmiştir.[558]
Bu durumda “İşte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.” kavl-i ilahisi, günahlar miktarınca kalıp, sonra cehnenmden çıkarlar, manasındadır.
Burada “ebediyen” kelimesi geçmemektedir. Dolayısıyla ehli tevhid’den günah sahipleri günahları kadar cehennemde kaldıktan sonra, oradan çıkacaklardır.
Günahkarlar için ebedi cehennem bildiren bazı naslardan biri de şu hadistir:
“Kim bir dağdan atlamak suretiyle canına kıyarsa, cehennem ateşinde de ebediyyen dağda yuvarlanıp duracaktır. Kim kendini zehirleyerek canına kıyarsa, cehennemde de eline bir zehir verilip orada kendisini ebediy-yen zehirleyip duracaktır. Kim kendisini bir demir parçasıyla öldürüp intihar ederse, ebedi olarak elindeki demiri cehennemde de karnına saplayıp duracaktır.”[559]
Tevhid ehlinin ebedi cehennemde kalması ile müşriklerin cehennemde ebedi kalması arasındaki farkı bir başka yerde ayrıntılı olarak ele alıp tevhid ehlinin sonunda cehennemden şefaat v.s ile çıkaracağını, müşriklerin ise cehennemde ebedi kalacaklarını açıkladım.
Cehennem ateşi’nin sönmesi ile beraber, onların orada kalmaya devam etmeleri konusunda bir başka yerde de açıkladığımız gibi iki ayrı görüş vardır. Cehmiyye[560] ve Hüzeyliye’nin[561] dediği gibi cennet ve cehennem fani olacak mıdır, yoksa ebedi olarak kalacak mıdırlar veya selef ve haleften bir taifenin dediği gibi cennet kalacak, cehennem son bulacak mıdır? Bunlar üzerinde ihtilaf edilmiştir.[562]
Bu ayeti kerimede “kötülük” denildi ve kötülüğün “kendisini çepeçevre kuşatması” kaydı konuldu. Küçük günahlar işlediği halde ölen kimsenin sürekli cehennemde kalmayacağı konusunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Daha önce sözlerini aktardığımız tüm alimler kötülüğü şirk ve cehennemi gerektirecek büyük günahla tefsir etmişlerdir. Dolayısıyla küçük günahlar, kesinlikle bu ayetin kapsamı dışındadır.
Kötülük kazanmak ve “Kötülüğün kendisini çepeçevre kuşatması” Çünkü Hak Teala şöyle buyurmuş idi: “Hayır! Her kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa” kötülüğün kişiyi kuşatması iki şeyi gerektirmektedir. ,
1- Cehennemi gerektirecek büyük günah olmasını. Bazı kıraatler de “Hatietuhu”kelimesi “Hatiatuhu” şeklinde çoğul okumuştur.[563]
2- Tevbe etmeksizin kötülük üzerine ölmesi. İnsan günahların en büyüğü olan şirkten tevbe etmesi durumunda dahi, Allah’ın bağışlamasına mazhar olurken, küçük günahları çokça işlemesi, bu vaidi gerektirmez. Şunu da belirtelim ki kötülüğün kuşatması, en büyük günahı ve bunun üzerine ölmeyi de kapsamaktadır.
Selef, ayeti her ikisi ile de tefsir etmiştir. Çoğunluk ise, “Kötülük üzerine ölmek yani şirk veya büyük günahlar üzerine ölmek ile tefsir etmişlerdir.
Daha önce de geçtiği gibi Mücahid şöyle dedi:
“Bu (yani ayette geçen kötülük) kalbi kuşatan günahtır. Kişi her günah işledikçe kalbi kötülük ile kuşatılır”
Mücahid’in bu tefsiri geçerli doğru bir açıklamadır.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta belirir. O günahtan elini çekip tevbe ve istiğfar ettiği zaman, o nokta silinir ve kalbi yine parlar. Aynı günahı tekrar işlerse o siyahlık artar. Nihayet tüm kalbini kaplar. İşte Allahu Teala’nın: “Hayır, bilakis kalplerinde kazandıkları günah, yer etmiş ve pas (iz) bırak-mıştır”(Mutaffîfin: 83/14) kavlindeki “pas” budur.”
Tirmizi ve diğerleri rivayet etmişlerdir.[564] Hadis, sahihtir.
Kalbi kaplayan bu şey, Rin, Tab, Hatm, Kıfl ve daha başka şeyler ile isimlendirilir.
Bu, kişinin günahlarda ısrar etmesi ve günahlarına tev-be etmemesi halidir. İbn Saib’in “Günahlarının onu helak etmesi” sözü de bu anlamdadır.
Günahların kendisini kaplaması: Kişinin içinden çıkamayacağı derecede günah bataklığına saplanması demektir ki, günahlarda ısrar edip, tevbe etmeden ölenlerin hali böyledir.
“Sen yalnız Kur’an’la nasihat et ki, hiç bir kimse kazandığı (günah) yüzünden helaka sürüklenmesin.” (En’am: 6/70)
buyurulmaktadır. Günahlar, sahibi için bir bağ ve hapis ve tevhid fezasında dolaşmaya engeldir. Günahlar hem bu dünyada hapis ve helak, hem de ahirette hapis ve helak
üzerinedir.
Ebu’l Ali el-Farisi[565] şöyle dedi: “Ayetin anlamı ya; kötülükleri iyiliklerini kuşatarak yok etti, ki bu durumda buradaki anlam şu kavli ilahiler ile aynı anlamdadır:
“Çünkü cehennem, kafirleri mutlaka kuşatacaktır” (Tevbe: 9/49)
“…Onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” (Kehf: 19/29)
Veya “kuşatmıştır”; helak etmiştir anlamında olabilir ki bu durumda da. Şu kavli ilahi ile aynı anlamdadır.
“Etrafınızın kuşatılması hariç…” (Yusuf: 12/66)[566] Ben derim ki: Selef, her iki manayı da zikretmiştir:
Her iki mana da birbirini telazüm etmektedir.
“Kendisini çepeçevre kuşattı” ifadesi kuşatan şey ile beraber onun makhur ve mağlub olduğuna delalet eder. Fakat helaki, maddenin hususiyetinden bilinir. Onu kuşatan şeyler günahları olduğuna göre, bu onun helak olarak ölmesine neden olur. Bunun manası, günahları onu helak etti, de denilmiştir.
Yusuf süresindeki: “Etrafınızın kuşatılması hariç” ifadesinin “Hepinizin helak olması hariç”[567] anlamındadır, denildiği gibi “Ancak sizin ile onun arasına girilmesi ve böylece onu getirmenize engel olunması hariç” anlamındadır da denilmiştir.[568]
Arap dilinde: O’nu düşman kuşattı, o kuşatıldı, Borçlar onu kuşattı gibi deyimlerin hepsi istila ve kahr anlamında kullanılır.
Kişi günahlarından çıkmaya bir yol bulamıyorsa hata veya hatalar onu kuşatarak azaba sürüklemiştir demektir.
Bunu açıklığa kavuşturduktan sonra bir başka hususa geçelim:
Bunun büyük günahlarla tefsiri, büyük günah sahibi mutlak olarak azaba müstehaktır, şeklindeki görüşü anımsatmaktadır.
Bu görüşü dile getiren seleften bazıları, bu kişilerin şefaat veya başka bir şeyle.azaptan hiç kurtulmayacaklarına dair herhangi bir şey söylemediler. Fakat ehli sünnete mün-tesip görünen bazıları şöyle dediler: Büyük günahlar işlemeye devam edenler mutlak olarak azaba müstehaktırlar.
Bunlar büyük günah işlemeye devam edenlere fasık adını verirler.
Hariciye ve Mutezile’den de bazıları aynı görüşü dile getirerek, büyük günah sahiplerinin ne şefaat ne de başka bir şey ile cehhennemden çıkamayacaklarını söylemektedirler.[569]
Fakat çoğunluk bu görüşün hilafını savunmaktadır. Cenabı Hakk, kulun iyiliklerini ve kötülüklerini tartacaktır ve bazen kötülükleri tarafında büyük günahlar bulunmasına rağmen iyilikleri ağır basacak, bazen de büyük günahları olmamasına rağmen kötülükleri ağır basacaktır.
Kitab ve sünnetin nassları da buna delalet etmektedir:
“O gün (amelleri tartacak) terazi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
(A’raf: 7/8)
Büyük günah sahibi olan ve terazide günahları ağır basanların bağışlanmaları mümkün olduğu gibi, büyük günahları bulunmayan ve terazide sevapları daha ağır basan kimselerin azaba uğratılmaları da mümkündür.
Zikrettiğimiz bu üç görüş te meşhurdur fakat en doğru olanı vasat olanıdır.
Bu kavle göre, Mücahid, İbn Saib ve diğerlerinin tefsi-rindeki kötülük, içinde şirk bulunan kötülüktür. Hataların kuşatması ise, kötülüklerin iyiliklerden daha çok olması ve kişinin bu hal üzere ölmesidir.
Bu kavi üzerine “hulud” devamlı kalma mücmeldir.
Şirk ehlinin devamlı kalması ayrı, kıble ehlinin devamlı kalması ayrıdır. Ki nebevi nasları her ikisini de tefsir etmiştir.
Çoğunluğun tefsirine göre “kötülük” şirktir. Sözlerin en uygunu da budur. Çünkü cenabı hakkı kazanma/etme lafzı ile” kuşatma lafzını birbirinden ayırarak şöyle buyurdu:
“Hayır! Kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa…”
Eğer böyle olmasaydı, bu iki lafzın birbirinden ayrı olmasına gerek kalmazdı. O halde “kötülük”ten maksat şirk’tir. Müşriğin şirkten başka da hataları da vardır ve burada hatalarının onu kuşattığı ve bundan O’nun tevbe etmediği bildirilmektedir.
O halde ayeti kerimedeki ebedilik, kafirlerin, ebediliğidir ve bu nedenledir ki müminlerin ebediliğiyle kıyaslanmış-tır.
“İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalacaklar.” (Bakara: 2/82)
Aynı şekilde ayeti kerimedeki “seyyie /kötülük” kelimesi nekredir. Ve ititfak ile bu seyyiat cinsi değildir. Kişi küçük günahlar işlemeye devam ettiği halde iman ve güzel amelleri bulunursa kitab, sünnet ve icma ile bu vaide müs-tehak değildir.
Yine şeyyie lafzı Kur’an’da başka yerlerde de şirk manasında kullanıldı.[570]
Ve yine “seyyie” kelimesi, kötü hal ve kötü mekan anlamına da gelir.
Bunun benzeri şu kavli ilahidir:
“Onlardan bir kısmı da. “Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik, ahirette de bir iyilik ver.” (Bakara: 2/201)
Buradaki iyilik herhangi bir iyilik değil, tüm iyilik ve hayırlardır.
“Seyyie” lafzı sıfat olabildiği gibi bazen de vasıflıktan is-miyeye intikal eder. (Sayii)’den maduldür. Lazım ve müteaddi olarak kullanılır ve “sae hazul emr” ve “hüve seyyiun” denilir. Kabiha ve hüve kabih, habise fehuve habis denilmesi gibi. Bu nedenle hasene/iyiliğin mukabilinde söylenir.
Bazen: “Saeni haza’l emr” ve “haza mimma yesuu füla-na” denilir ki, bu şu ayetlerin ifadeleri ile aynı anlama gelmektedir:
“Yüzünüzü kuru etsinler..” (İsra: 17/7)
“İnkar edenlerin yüzleri kararacak” (Mülk: 67/28) “Elçilerimiz Lut’a gelince, onların yüzünde üzüldü (sie binim),..” (Hud: 11/77)
Seyyie/kötülük, hadi zatında çirkinliğin ta kendisidir ve iyiliğin sahibine mutluluk ve iyilik vermesi gibi, mutlak kötülük küfüfdür ki bu durumda kötülük vasfı, onun için lazımdır yani o haddi zatında çirkinliğin ta kendisidir. Ancak küfür dışındaki kötülükler, bağışlanabilir ve dolayısıyla sahibine zararı dokunmayabilir.
“Kötülüğü kendisini çepeçevre kuşattı” denilmesi kötülüğün sahibine zarar verdiği ve onu kuşattığı dolayısıyla ne başka iyiliklerde bundan çıkmanın mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Tevbe ve iman dışında hiçbir iyilik küfre mukabil değildir.
Cenabı Hakk bir başka ayeti kerimede şöyle buyurdu: “Güzel amel edenlere daha güzel mükafaat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz bulaşır ne de bir horluk. İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedi kalacaklardır.
Kötü amel kazananlara gelince, kötülüğün cezası misli iledir. Onları bir de zillet kaplayacaktır. Onları Allah’tan koruyacak hiç kimse yoktur. Onların yüzleri sanki karanlık geceden bir parçaya bürünmüşlerdir. İşte onlar da cehennem ehlidir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.”(Yunus: 10/26-27) İbn Abbas şöyle dedi: “Onlar şirk işlemişlerdir.”[571] Çünkü Hakk Teala, Onların sadece kötülükler işlediklerini belirtmiştir. Eğer mü’min olsalardı, onların sadece kötülükleri değil, iyilik ve kötülükleri olurdu.
Yine bu ayeti kerimede de “ve kötülük eder” denilmiştir, ve iyilik zikredilmemiştir. Cenabı Hakk, kimseye zerre kadar dahi, zulmetmez, Bu ifadenin kullanılmış olması ortada kötülükle beraber iyiliğin bulunmadığını gösterir ki, ancak küfür kötülüğü böyle olur.
Lut kavmi içinde şöyle buyuruldu:
“Daha önce de o kötü işleri yapmaktaydılar.” (Hud: 11/78)
Lut kavmi birçok yönden kafir idiler:
Fuhuşu meşru ve helal kabul etmeleri cihetiyle şirk cihe-tiyle. Ve Peygamberleri yalanlamaları cihetiyle.
Onlar tüm bu küfürleri işlediler. Şirk ve yalanlama bakımından, diğer müşrik kavimlerle aynı olmakla beraber, fuhşu helal kabul etme hususiyeti ile diğerlerinden ayrı bir özelliğe sahip idiler.
Dolayısıyla, başkalarının cezalandırılmadığı bir biçimde, özel bir ceza ile helak edildiler. Tevrat ve Kur’an’ın fu-huşa uyguladığı recm cezası ile yani taşlanarak öldürüldüler.
Aynı şekilde: Mutad olanın ötesinde işlenen suçlar için-fülan skandal işledi veya helak edici suç, büyük günah işledi gibi ifadeler kullanılır.
Şeyyie/kötülük kelimesi de umumi veya giderilmesi mümkün olmayan ve sahibini helaka sürükleyen anlamında mutlak anlamda olabilir ki bu küfürdür.
Umum iki çeşittir: Efradını toplayan umum ve cüzleri için bütün olan umum.
Bunun için şöyle bir örnek verebiliriz:
Fulana ihsan ve ikram -et” denildiğinde burada fiil nekre halindedir ve bu fiilin muktazası “ona ihsan et” demektir. Yani ona sadece bir çeşit iyilik ve ihsan değil, mutlak olarak ihtiyaç duyduğu tüm iyilik ve ihsanları yap demektir.
“Güzel amel edenlere daha güzel mükafat (cennet), birde fazlası vardır” kavli ilahisindeki güzel amel, mutlak olarak emrolunan herşeyi kapsadığı gibi, kötülük de, yasaklananları kapsar, ve kötülüğün başı olan şirk de bu kapsama girer. Aynen iyiliklerin başı olan imanın ihsanın kapsamına girmesi gibi. Ve yine şu ayeti kerimede bu şekilde tefsir
edilmiştir:
“Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi verilir. Ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar.
Kötülükle gelen kimseler ise yüzükoyun cehenneme atılırlar, (onlara) “Ancak yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz!” (denilir)” (Neml: 27/89-90)
Selef: Kötülük şirk’tir derken diğer günahların kötülük kapsamından çıkarılmasını murad etmemiştir. Başta şirk olmak üzere, tüm günahlar kötülüğe dahildir.
Bu nedenle “Ehatat bihi hatietühu” ve bir başka rivayet-tede “Hatiatuhu” yani “hataları/günahları onu kuşatırsa” buyrulmuştur.
Allah Subbanehu ve Teala daha iyi bilir. [572]
——————————————————————————–
[1] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 3.
[2] Hutbetul Hace’ ismiyle meşhur olan bu duayı cuma, nikah vesa-ir konuşmalarında okuyan Rasulullah (s.a.v) bizzat sahabelerine öğretmistir. Bu hadisi Abdullah b. Mesud (r.a)’dan şunlar tahric etmişlerdir.
Ahmed : 1/392, 393, 432, Ebu Davud: 2/591 -592, İbn Mace: 1/609-610, Tirmizi: 3/413-414, Nesai: 6/89. Hadis sahihtir.
[3] Abdullah b. Reşik el – mağribi. İbn Teymiyre’nın eserlerini yazardı. Dindar, alim ve abid bir şahıstı. Aile sahibi idi ve insanlara borçlan vardı.
[4] Menakıb Şeyhu’l islam s: 21-22, ibn Abdulhadi.
[5] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 3-8.
[6] el-Kamil fi’t Tarih: 9/330
[7] el- Kamil fi’t Tarih: 9/330
[8] el-Bidaye ve’n Nihaye (ibn Kesir) 13/91.
[9] Hakkında bilgi için Tarih ibn Verdi 3/430 ve el- Bidaye ve’n Nihaye 13/354
[10] el-Bidaye ve’n Nihaye 13/338.
[11] Barbarlığı ile meşhur Tatar hükümdarı. Ülkeleri yıktı, yağmaladı, halkı köleleştirdi. 624′de öldü. Hakkında bilgi için Siyerül A’lam (Ze-hebi) 22/243-244. sh. bakınız.
[12] Bidaye ve’n Nihaye 13/90.
[13] El- Kamil fi’t-Tarih: 9/329-330
[14] Abdulah b. El Müstansır billah. Irak’daki son Abbasi halifesi.
[15] el- Bidaye ve’n Nihaye 13/216
[16] Harran: Türkiye’nin Güneydoğusunda bulunan eski bir yerleşim alanı. Urfa kentine bağlı bir ilçe. Tatar yıkımından sonra tekrar eski mamur hale getirilmiştir.
[17] el-Bidaye ve’n Nihaye: 14/8
[18] Sultan Nasır Muhammed Kalavan b. Abdullah es- Salihi 745′de vefat etti. El-Bidaye ve’n nihaye: 14/202, Şuzurutuz zeheb: 6/134.
[19] el- Bidaye ve’n Nihaye : 14/17.
[20] el- E’lamu’l Uliyye (Bezzar) sh. 67
[21] el- Bidaye ve’n Nihaye: 14/24-28.
[22] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 9-13.
[23] El-Bidaye ve’n-nihaye: 14/20.
[24] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 14-15.
[25] Yusuf b. Abdurrahman b. Yusuf Ebu’l Haccac el- Mezi Mu-haddislerin şeyhi. Büyük hadis hafızı zamanın da imamı. “Tehzibul Kemal fi Esmai’l Rical “”Tuhfetu’l Eşraf bi marifeti’l Atraf” gibi değerli eserleri vardır. Hicri 742 yılında vefat etti. bkz. el- Bidaye ve’n Nihaye 14/203 Mucemu’ş Şuyuh (Zehebi) 2/384-390, Şuzuratu’z zeheb 6/137.
[26] Yahya b. Şeref en-Nevevi. zamanının büyük muhaddis ve faki-hi. “et- Tibyan fi Adab Cümleti’l Kur’an ve “Şerh Sahihi Müslim” gibi eserleri vardır. 676 yılında vefat etti. bkz: el-Bidaye ve’n Nihaye: 13/294.Şuzurut’uz Zehebi: 5/354.
[27] Muhammed b. Ali b. Veheb Takyüddin b. Dakik el-lyd. Başta hadis ilmi olmak üzere bir çok ilim dalında imam. “el-imam fil Hadis”, ve “Şerh Umdetu’l Ahkam li Hafız Abdulğani” gibi eserleri vardır. 703 yılı Safer ayında vefat etti. bkz: Mucemu’l muhtas bi’l Muhaddisin (zehebi) sh. 250-251, Şuzurutu’z Zeheb: 6/5
[28] Ebu’l Muzaffer Yusuf b. Eyyub b. Şazi, Salahuddin el- Eyyubi el- Kürdi. 589 yılında vefat etti. bkz: Vefiyatul A’yan: 7/139-218, Şuzuratu’z Zeheb: 4/298.
[29] Hal tercümesi için bkz: Vefiyatu’l A’yan: 5/196.
[30] Muhammed b. Abdillah b. Tumurt el- Masmudi el-Berberi -524′de öldü. bkz: Şuzuratu’z Zeheb: 4/70-72.
[31] Abdulmümin b. Ali et- Tilmisani Muğrib ve Endülüs hükümdarı 558′de vefat etti. bkz. Şuzuratu’z Zehebi: 4/183.
[32] Hutat el-Makrizi 3/358-359
[33] Hükümdar ez- Zahir Rüknüddin Baybars el-bunduk dari Mısır ve Şam hükümdarı. 676′da öldü. bkz: el- Bidaye ve’n-Nihaye: 13/289
Şuzuratu’z Zeheb: 5/349-350.
[34] Mukaddime sh. 496.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 15-17.
[35] Muhammed b. Ahmed b. Ebi Bekr. el- Ensari el- Hazreci el- Maliki Ebu Abdullah el- Kurtubi. “el Camiul Ahkamul Kuran” isimli meşhur tefsirin müellifi. Başka eserleri de mevcuttur. 671 ‘de vefat etti. bkz: Tabakatul müfessirin (suyuti) sh. 79
[36] Muhammed b. Yusuf b. Ali b. Hayyan el- Endiilisi el- Gırnati. Nahiv, lügat, tefsir ve edebiyat imamı. 654′de doğdu. Tefsir’de “Bahrul Muhit” i yazdı. Başka eserleri de mevcuttur, bkz: Tabakatul kurra 2/285-286.
[37] Ahmed b. Yusuf b. Muhammed el- Halebi. “Semin” diye bilinir. Kıraat ve Nahiv alimi “Tefsirul kur’an,” “Ahkamul kur’an” gibi eserleri vardır. 756′da vefat etti. Tabakatu’l kura (İbn Cezeri) 1/152
[38] İsmail b. Ömer b. Kesir ibn Teymiyye’nin öğrencilerinden biri. Hal tercümesi ileride gelecektir
[39] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 17-18.
[40] Biz İbn Teymiyye’nin sadece kısa bir öz geçmişini aktaracağız. Yoksa Şeyhu’l islam’ın hayatı hakkında yeni ve eski birçok müstakil eser yazılmıştır. O’nun hakkında daha fazla bilgi için şu eserlere bakılabilir.
el- Ukud ed- Dürriye fi menakib Şeyhu’l islam ibn Teymiyye (İbn Abdulhadi)
el- ‘E’lamu’l ilıyye (Ömer el-Bezzar)
el- Kevakibu’d Düriyye (Meri b. Yusuf el- Kermi)
eş- Şehadetü’z zekiyye fi senail Eimme ala ibn Teymiyye (Meri elKermi)
er- Reddül vafir: (ibn Nasri’din ed- Dımeşki)
Bais en-Nahda : (Prof. Muhammed Halil Haras)
İbn Teymiyye ve Cevdetuhu fit Tefsir: (İbrahim Halil Bereke)
İbn Teymiyye hayatuhu ve asruhu (Muhammed Ebu Zehrel)
Batalul İslah (Mahmud Mehdi el-İstanbuli)
Şeyhul islam. (Sadık Muhammed)
Takiyuddin Ahmed b. İbn Teymiyye. (Kamil Muhammed Üveyde)
Şeyhul İslam… (Abdurrahman Abdulhalık)
İbn Teymiyye … (Selim el- Hilali) /
Hayat ibn Teymiyye… (Muhammed Behçet el- Baytar)
Evrak mecmua… (Nasıf Muhammed eş-Şeybenil)
el- Bidaye ve’n Nihaye (ibn Kesir 14/41-145)
ez- Zeyl (İbn Receb) 2/387-408
ed- Dürer el- Karnine (ibn Hacer) 1/154-170
Tabakat (Davudi) 1/46-50.
Tezkiretül Huffaz..(Zehebi) 4/496-İ492.
el- Mucem (zehebi) 54.23-27.
[41] Bkz. el – Ukud ed- Dürriye fi menakib Şeyhul islam ibn Teymiyye, sh. 3.
[42] el Ukud ed- Dürriye. 54.4
[43] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 18-19.
[44] Bkz. Fevatu’l Vefiyat 1/26.
[45] Hakkında bilgi için: Şuzuratu’z-Zeheb: 5/376.
[46] Bkz. Marifetul kurra (Zehebi) 653-655
[47] Hakkında bilgi için. Şuzuratuz Zeheb 6/76-77
[48] Bkz. el- Ukud ed- Dürriye sh 4-5.
[49] el- A’lamsh. 18
[50] Bkz. Mecmuu Fetva Şeyhu’l islam 5/5-121.
[51] Dımeşk valisi
[52] Ş afi fcadıst
[53] el- Bidaye vern Nihaye: 14/4-5
[54] Bkz. el- Bidaye ve’n Nihaye 14-54.
[55] Şeyhu’l-islam bu risaleden “Akidetu’l vasıtıyye” yi kastediyor.
[56] Bkz. el-Ukud ed- Düriyye sh. 137-138, ez- Zeyl ala’t Tabakat el-Hanebile 3/396.
[57] Muzaffer Ruknuddin Baybarı el- Caşinkir. Sultan nafiz Muham-med b. Kalavin’in tahtan inmesi üzerine, o’nun yerine tahta oturmuştur. Sultan Nasır inmesi üzerine, o’nun yerine tahta oturmuştur. Sultan nasır geri dönünce kaçmak zorunda kaldı ve 709 yılında öldü.
[58] Şerefüddin Abdullah b. Abdul halim b. Abdul selam b. Teymiyye. Ve; Zeynüddin Abdurrahman b. Abdulhalim b. Abdul selim b. Teymiyye. Abdullah’ı daha önce tanımıştık.
Abdurrahman’a gelince; diğer kardeşleri gibi o da faziletli bir alim idi. Ömrü boyunca kardeşi takıyuddin’e hizmet etmiş ve sevgisinden dolayı yanından hiç ayrılmamıştır. Hapishaneye girdiğinde dahi ondan ayrılmamıştır. 747 yılında vefat etti. Bkz: Mucemu’ş şuyuh el- Kebir (Ze-hebi) 1/361-362
[59] el- Ukud ed- Dürrize 54-184, Bidaye ve’n Nihaye 14/55-56.
[60] el- ukud ed. Dürriye: 54-177.
[61] Bkz. – el- Ukud ed- Dürriye: Sh. 177 -178
[62] Bkz. el- Ukud ed- Dürriye sh. 184.
[63] el- Ukud ed- Dürriye sh 192.
[64] el- Ukud ed- Dürriye 54-212.
[65] el- Ukud ed- Dürriye 54-218.
[66] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 19-25.
[67] el- Ukud ed- Dürriye sh. 4
[68] Hakkında daha geniş bilgi için. Bkz. Fevatül Vefiyat 1/81-82
[69] İbn Teymiyye Mecmuu Feteva (18/77)’de Şeyh Ahmed b. Ab-duddaim’den hadis nakletmiştir.
[70] Feteva (18/95)’de Şeyh Abdurrahman b. Muhammed’den hadis nakletmiştir.
[71] Hakkında daha geniş bilgi için bkz: el-Bidaye ve’n-nihaye: 13/320, ez-zeyl ala Tabakat el-Hanabile: 2/304-310.
[72] Hakkında bilgi için: el- Bidaye ve’n Nihaye: 13/361-362
[73] Hakkında bilgi için Bkz: el- Bidaye ve’n Nihaye: 13/365
[74] Hakkında bilgi için. Bkz. ez-Zeyl ala Tabakatul Hanabile: 3/342.
[75] Bilgi için. Bkz. el- Bidaye ve’n Nihaye: 14/62.
[76] Hakkında bilgi için. Bkz. mucemu’ş Şuyuh el-Kebir (Zehebi): 2/13-14.
[77] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 25-27.
[78] ez-Zeyl ala Tabakatul Hanabile 2/388
[79] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 27.
[80] el-Bidaye ve’n Nihaye: 14/21-222.
[81] ez-Zeyl ala Tabakat 2/436.
[82] Hakkında bilgi için. Bkz. el-Bidaye ve’n Nihaye: 14/221-222. Tezkiretül Huffaz: 4/1508
[83] Bkz. Gayetun nihaye fi Tabakatil Kurra: 2/71
[84] Bkz. Bidaye ve’n Nihaye: 14/246-247 Şuzuratuz zehebi 6/168-170
[85] Bkz. el-Bidaye ve’n Nihaye: 14/308 Şuzuratuz zeheb: 6/199-200.
[86] Daha geniş bilgi için: Bkz. ed- Dürerül karnine: 1/129.
[87] Bkz: ed-Dürerül karnine: 1/399-400
[88] Diğer öğrencilerini öğrenmek için Şeyhul islamin hayatını anlatan kipatlara bakabilirsiniz.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 28-30.
[89] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 30.
[90] el-Ukud ed-Dürriye sh: 20
[91] el-A’lamsh, 20-21
[92] el-Ukud ed-Dürriye s: 4 10-11; Tabakatul Hanabile 2/391
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 30-31.
[93] el-A’lam: sh.30
[94] El-Ukud ed-Dürriye sh: 20.
[95] El-Zeyl: 2/391.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 31.
[96] El-Ukud: 18.
[97] El-Zeyl: 2/389.
[98] El-Bidaye ve’n Nihaye: 14/142.
[99] Ed-Dürerü’l Karnine: 1/160.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 31-32.
[100] El-Ukud: 18-19.
[101] El- A ‘lam: 31-32.
[102] El-Zeyl: 2/389-390
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 32-33.
[103] El-Ukud ed-Dürriye sh: 10-11; Şehadetü’ Zekiyye sh: 48; El- Ke-vakibu’d Dürriye, sh: 59
[104] El-Mucemul muhtas bil muhaddisin (Zehebi): 54, 25, 26.
[105] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 33.
[106] Bl-Ukud ed-Dürriye sh. 20-21.
[107] El-Ukud ed-Dürriye sh. 48.
[108] El-Ukud ed-Dürriye sh. 48.
[109] El-A’lam. sh. 23.
[110] Ihlas Suresi.
[111] Taha Suresi.
[112] El-A’lam sh. 20-21.
[113] El-A’lam sh. 26.
[114] Tezkiretu’l Huffaz: 4/1496.
[115] Ez- Zeyl ala Tabakat: 2/405.
[116] El-Vafi bi’l vefiyat sh: 23-30.
[117] Fevatul vefiyat: 1/75-80.
[118] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 33-36.
[119] Kahire’de İbn Teymiye yayınevi tarafından basıldı.
[120] Riyad’da el-Abikan yayınevi tarafından basıldı.
[121] İbn Abdulhadi Ukud.ed-Dürriye’de bildirdi.
[122] İbn Abdulhadi, Ukud ed-Dürriye’de bildirdi.
[123] Beyrut’ta islam yayınlan tarafından basıldı.
[124] Medine’de ulum ve’l hikem yayınları tarafından basıldı.
[125] Riyad’da el-Abikan yayınları tarafından basıldı.
[126] Elinizde bulunan bu kitap.
[127] Hindistan’da, Daru’s selefiyye tarafından basıldı.
[128] Hindistan’da, Daru’s selefiyye tarafman basıldı.
[129] İmam Muhammed b. Suud ünv. tarafından 11 cilt halinde.
[130] Beyrut’da, Daru! marife tarafından basıldı.
[131] Kahire’de, ibn Teymiyye yayınevi tarafından basıldı.
[132] Beyrut’da İslam yayınları tarafından basıldı.
[133] Beyrut’da islam yayınları tarafından basıldı.
[134] Riyad’da maarif yayınları tarafından basıldı.
[135] Tanta’da Daru’s sahabe tarafından basıldı.
[136] 11 cilt halinde kahire’de ibni Teymiyye yayınları tarafından basıldı.
[137] Beyrut’da, Darul Küttab el- Arabile tarafından basıldı.
[138] Abdurrahman b. Muhammed b. Kasım tarafından derlendi ve 37 cilt halinde Kahire’de basıldı.
[139] Prof. Muhammed Seyyid el-Celind tarafından 6 cilt halinde derlenip, Ulumu! Kur’an müesseseleri tarafından Dımeşk’de basıldı.
[140] Abdurrahman Umeyra tarafından derlenip 7 cilt halinde Bey-rut’daki Darul kütübil ilmiyye tarafından basıldı.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 36-37.
[141] Bkz. el-Ukud ed-Dürriye: sh. 246; El- A’lam: sh. 482; Tezki-retu’l Huffaz 4/1498; el-Bidaye ve’n-Nihaye: 14/141; ez-Zeyl ala Taba-latıl Hanabile: 2/405.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 37-38.
[142] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 38.
[143] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 338.
[144] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 39.
[145] Bkz. Mecmuu feteva: 15/10-19
[146] Tefsirul Kayyım. Sh: 240-250.
[147] İlamül Muvakkin Bkz: S: 438-458.
[148] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 39-44.
[149] Bkz. Tefsirul Kayyim: 4/48.
[150] Tefsirul Kayyım: 4 404, 405
[151] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 44-45.
[152] Bkz. Dakaiku’t Tefsir: 3/273-275
[153] Bkz. Tefsiru’tTabari: 16/140.
[154] Tefsir ibn Kesir: 4/319-320.
[155] Bkz: en-Nükt ve’1 Uyun: 3/47
[156] Tefsir ibn Kesir: 4/320
[157] Tefsir ilm Kesir: 4/320.
[158] Tefsir ibn Kesir: 6/554.
[159] Tefsir ibn Kesir: 6/559.
[160] el- Cavabu’s Sahih limen beddele Dine’l Mesih: 1/32.
[161] Aynı kaynak: 1/318.
[162] el-Cevabu’s Sahih: 1/318.
[163] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 45-50.
[164] Muhammed Cemaluddin b. Muhammed Said b. Kasım el-Hal-lak. Hüseyn Sabit’in neslinden. 1283′de doğdu.
Döneminde Şam’ın imamı idi. Alim ve Edib. Taklide karşı idi. Birçok eserinden bazıları şunlardır. Büyük tefsiri “Mahasinu’t Tevil” 17 cilt. “Kavaidu’tTahaddüs..Hicri 1332 yılında vefat etti. Hakkında bilgi için Zerkeli’nin el- A’lam (2/135)’na bakınız.
[165] Mahasinu’t Tevil 1/16-18.
[166] Mahasinu’t Tevil 1/16-18.
[167] Mahasinu’t Tevil 1/16- 18 ve mukaddime fi usulüt Tefsir sh: 76-77
[168] Huhari, İman Kitablannda: 1/8′de rivayet etti.
[169] Buharı, İmam kitabı: 1/18′de rivayet etti.
[170] Mahasinu’t Tevil: 1/222, Kitabu’l iman sh. 83.
[171] Mahasinu’t Tevil 1/222 249, Kitabul İman: 83-114.
[172] Mahasinu’t Tevil 4/752-784, Mecmuu’l Feteva 13/270-313.
[173] Mahasinu’t Tevil 4/784
[174] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 50-53.
[175] Muhammed Reşid Rıda b. Ali Rıda Aslen Bağdat’h ve Hüseynin neslinden. İslami İslah liderlerinden biri idi. Hadis, Edebiyat ve Tarih ve Tefsir alimi. Muhtelif eserleri vardır. Bunlardan en meşhur olanı “Tefsirul menar” ismini verdiği Kur’an-ı Kerim tefsiridir ki bu tefsirin ismini verdiği kuranı kerim tefsiridir ki bu tefsirin 12 cildi basılmış gerisi tamamlanmadan vefat etmiştir. Ayrıca Menar dergisi ki 34 sayı yayınlanmıştır. Hicri 1354 yılında vefat etti.
Hakkında bilgi için Zirikli’nin el A’lam (6/126)’ına bakınız.
[176] Tefsiru’l Menar: 8/356.
[177] Buhari 8/160 (el-i’tisam bi’l kitab vessünne)
[178] Tefsiru’l menar 1/8
[179] Aynı kaynak 1/9.
[180] Aynı kaynak 1/9
[181] Aynı kaynak 1/9.
[182] Tefsiru’l-menar: 1/9.
[183] Bkz. Mukaddime fi usuli’t-tefsir s: 95.
[184] Bkz. İbn Teymiyye ve minhecihi fi’t-tefsir. (Nasır b. Muhammed el-Hamid)
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 53-57.
[185] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 58.
[186] el- Ukud ed- Dürriye: Sh, 24-22.
[187] Bkz. el- Mesail (Muhammed b. Abdulvehhab) sh 71-80.
[188] Bkz. Mecmua Feteva 14/68-69.
[189] el -Ukud ed- Dürriye sh. 240. 58-59.
[190] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 60-61.
[191] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 62.
[192] Bkz. Müşkil ayetlerin tefsiri (sh 234-238).
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 62-63.
[193] Mukaddime fi usulit Tefsir sh, 92 .
[194] Bkz. Müşkil Ayetlerin Tefsiri sh, 282-284 64
[195] Bkz: Müşkil ayetlerin tefsiri Sh 243-245.
[196] Bakınız: Müşkil Ayetlerin Tefsiri, sh 383.
[197] Bkz. Müşkil Ayetlerin Tefsiri sh, 508- 509 66
[198] Bkz. müşkil Ayetlerin Tefsiri sh: (349-351).
[199] Bkz. Aynı kaynak: s: 345.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 63-67.
[200] Mukaddime fi usulü’t Tefsir Sh: 93.
[201] Aynı kaynak (sh, 97)
[202] Bkz: Müşkil ayetlerin tefsiri Sh 335-339.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 68-69.
[203] Bakınız: Muşkil Ayetlerin Tefsin: 429-430.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 69.
[204] Müşkil ayetlerin tefsiri sh 149-150.
[205] Müşkil ayetlerin Tefsiri, 167-168.
[206] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 69-70.
[207] el-A’lam sh, 22.
[208] Bkz. Müşkil Ayetlerin Tefsiri, sh, 364-365.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 70-71.
[209] Müşkil ayetlerin Tefsiri sh, 196
[210] Müşkil Ayetlerin Tefsiri sh 466
[211] Aynı kaynak, sh, 467.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 71-72.
[212] Müşkil Ayetlerin Tefsiri sh, 241-242.
[213] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 72-73.
[214] Aynı kaynak, sh – 275- 276.
İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 73-74.
[215] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 74-75.
[216] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 75-76.
[217] Nasb ile okuyanlar: Nafi el-Medeni, İbn Amir eş- Sami, Asım el- Kufi, Hamza el- Kufi, Ali el-Kesai el- Kufi
Elifi kesra ile okuyanlar: Abdullah b. Kesir, Ebu Amr el- Basri, Yakub el- Basriye Halef. Ebu Bekir ise her iki kraatle de okumuştur.
[218] “Enne”, “Lealle” anlamındadır diyenlerden arasında Yahya b. Ziyad el-Ferra ve, ez- Zuccac’da vardır.
Bkz. Meanil kur’an (Ferra) 1/ 350.
Meanil Kur’an ve irabuhu (Züccac) 2/282-283.
[219] “Ma edri enneke sahibuka” yani “Lealleke sahibuhu” anlamındadır dediler.
[220] Ceza’, küfürde İsrar edenler içindir ve Allah (c.c.) tevbe edenleri bağışlamaktadır.
Kur’an’da bu hussu teyid eden birçok ayet vardır.
Nisa suresinin 17 ve 18 ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır:
“Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de so nra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesi-ni kabul eder, Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
Yoksa kötülükleri yapıp yapıpda içlerinden birine ölüm çatınca “Ben simde tevbe ettim diyen ve kafir olarak ölenler için tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.”
[221] Abdullah b. Osman b. Amir el- Kurşi, Ebu Bekir es-Sıddık b. Ebu Kuhafe. Rasulullah (s.a.v)’in halifesi. Sıddık lakabını, doğruluğundan dolayı Cahiliye döneminde aldığı rivayet edildiği gibi, Rasulullah (s.a.v)’in isra ve mirac’ını doğruladığı için aldığı da rivayet edilmiştir. Fil vakasından iki yıl sonra doğmuştur.
Rasulullah (s.a.v)’in peygamberliğinden önce de arkadaşı idi ve ilk müslümanlardan oldu. ve vefatına kadar Rasulullah (s.a.v)’in yanından ayrılmadı ve tüm gazvelerine katıldı. H. 13 yılında vefat etti.
[222] Ebu Bekir’in bu sözü Buhari ve Müslin’in Katede (r.a)’den rivayet ettikleri “Ganimet malının tamamının bir kişiye mahsus olması” hadisinde geçmektedir.
La ha Allah izen aslında Le ha Allah izen’dir, Hemze tahfifen hazfe-dilmiştir. Anlamı: (Hayır, böyle olmaz, demektir.)
[223] Bu ayetin kıraati konusunda 20′ye yakın rivayet vardır. Fakat İbn Teymiyye’nin tasvip ettiği kıraat, yani Ba’nın (Abede) fetha ile okunması ve ta’nın (Tağut) nasbi en sahih kıraattir. Bu kıraat aynı zamanda Abdullah b. Amir, Abdullah b. Kesir, Asım b. Ebi’n-Nucud, Ebu Amr b. Ala, Nafi b. Abdirrahman, Ali b. Hamza, Ebu Cafer Yezid b. Ka-kaa, Yakub b. İshak, ve Half b. Hişam’ın da kıraatidir. Hamza zamme (Abude) ve (Tağuti) kere ile okumuştur.
İbn Teymiyye’den önce Taberi de Tefsirinde bu kıraati tasvip etmiştir.
[224] Tabari, bu “ma”ya istifham içindir derken, Zemahşeri nafiye olduğunu söylemiş ve istifham olmasının da mümkün olduğunu belirtmiştir. Fakat Zemahşeri’nin bu görüşü Mekki b. Ebi Talib ve Ebul Baka el-Akberi tarafından reddedilmiştir.
[225] Cenabı Hakkın şu ayetinde buyurulduğu gibi; “(Allah’a) ortak koşanlar, ortaklarını gördükleri zaman, der-
Ierki: Rabbimiz! işte bunlar, seni bırakıp da tapmış olduğumuz or-taklarınıızdır. Onlar da bunlara, “siz mutlaka yalancılarsınız” diye söz atarlar.” (Nahl: 16/86).
[226] Abdurrahmen b. Ebi Hatim Muhammed b. İdris er- Razi el- Hafız es- Sebt. ilmini babasından ve Ebu Zera’dan aldı. Muhtelif ilimlerde ve rical konusunda bir okyanıs gibi idi. Fıkıh ve fıkhi ihtilaflar konusunda eserler yazdı. En önemli eseri “et-tefsiru’l-kebir”dir. 327 yılında vefat etti.
[227] Abdullah b. Necih Yesar es- Sekafi. Tefsir sahibi. Sahabi Ab-nes b. Şerik’in kölesi. Sika’dır. Mücahid’in öğrencilerinden. 135′de vefat etti.
[228] Mücahid b. Cebr. Mekke ehlinden. Tabiinin müfessirlerinden ibn Abbas’ın öğrencisi. Kurra ve müfessirlerin Şeyhi Hicri 101 veya 102 yılında vefat etti.
[229] Hasan b. Yesar el- Basri Tabiinden, Hicri 21 yılında doğdu ve Zeyd b. Sabit’in kölesi idi. Sika, fakih, faziletli ve meşhur bir zattır. “Tefsiri” i vardır. Hicri 110 yılında vefat etti.
[230] Dahhak b. Müzahim el-Hilali Müfessir ve sika, ilim okyanusu 105 yılında vefat etti.
[231] Abdurrahman b. Ali, Ebul Ferec ibn Cevzi olarak meşhurdur. Başta tefsir olmak üzere bir çok ilim dalında otorite idi. Birçok değerli eseri vardır. Bunlardan en meşhuru Zadul mesir fi ilmit-tefsir” adlı tefsiridir.
[232] Atyye b. Sa’d Cünade el- Avfin. Tabiinden. Hadis otoriteleri tarafından genellikle eleştirilmiş ve zayıf olduğu söylenilmiştir. Sika’dır diyenler de vardır. 111 yılında vefat etti.
[233] Abdullah b. Abbas b. Muttalip peygamber (s.a.v)’in amcası oğlu. Hicretten 3 yıl önce doğdu. Sahih rivayete göre Rasulullah (s.a.v) onu kucaklayarak “Allah’ım ona hikmeti öğret” buyurdu. Hibrul Arab olarak bilinir. Hicri 68 yılında vefat etti.
[234] İmamul Allame Ali b. Muhammed b. Habib el- Basri. el- Ma-verdi. Şafii fıkhı konusunda son söz sahibi. Döneminde baş kadılık yaptı. Meşhur eserlerinden bazıları şunlardır: Tefsir alanında “en- Nüket ve’l uyun” şafii fıkhı alanında: el-Havi ve “Kitabu’l Ahkamu’s Sultaniye” 450 yılında vefat etti.
[235] Mesela Buharı Enes b. Malik (r.a)’den şöyle rivayet etmiştir. “Siz öyle ameller işliyorsunuz ki bu ameller sizlerin gözünde bir arpa tanesi kadar dahi önemi yok. Oysa biz peygamber (s.a.v)’in döneminde bu tür davranışları, helak edici ameller olarak görürdük.”
[236] Übey b.’Ka’b.Kays el-Ensari, Kari. Peygamber (s.a.v)’de o’nu ilminden dolayı tebrik etmiştir. Ömer (r.a) birçok zor meselede onun görüşüne başvururdu. Hicri 30 yılında vefat etmiştir.
[237] Abdulmelik b. Habib el-Cevni el-Basri Tabiindendir. İbn Ha-cer O’nun için “Sika” dedi. 128 yılında vefat etti.
[238] İbrahim b. Ebi Able, Ali Semi b. Yakzan’dır. ed-Dımeşki Tabi-inlerin sonuncularından büyük bir alim sika’dır. 152 yılında vefat etti.
[239] Bu kıraat şazdır. Aynı kıraati Kermani ve ibn Cevzi de zikretmişlerdir.
[240] Muammer b. El -Müsni et-Teyemi 110 yılında Hasan el- Bas-ri’nin vefat ettiği gece doğdu. Dil alimidir. “Mecazu’l Kur’an” meanil Kur’anı ve “irabül Kur’an” gibi eserleri vardır. 209 yılında vefat etti.
[241] Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dinari. Dil alimidir. Alim ve Fazıl bir şahıstır. “İ’rabü’l-Kuran”, “Tefsiri Garibul Kur’an” ve “Tevil müşkilil Kur’an” gibi eserleri vardır. 276 yılında vefat etti.
[242] Ebu Bekr el- Enbari, Muhammed b. Kasım kıraat ve Nahiv Alimi. Bağdat’lı. “Kitabu’l Vakfı ve’l ibtida” ve “Kitabu’l Red ala men halefe mushafı Osman” gibi eserleri vardır. H. 328 yılında vefat etti.
[243] Bu görüşleri Taberi Tefsir’inde (29-20) ve Zücac, Meani’l Kur’an’ında (5/205) nakletmişlerdir.
[244] Taberi Tefsirinde bu kişinin Ebu Celil olduğu rivayet edilmişti. Bkz. 30/225.
[245] Semud kavmi. Dedi ki Semud’un ismini almışlardı ki Semud, Asir b. İrem b. Sam b. Nuh’un oğludur. Arap idiler ve Hicaz ile Tebuk arasındaki Hicr bölgesinde yaşamaktaydılar. Putlara tapmaktaydılar. Allah onlara Salih peygamberi göndererek tevhid’e davet etti. Çok azı müstesna iman etmediler.
Salih’i öldürmeye çalıştılar. Allah’ın mucize olarak gönderdiği de-ve’yi öldürdüler ve Allah’ın gönderdiği şiddetli bir sayha ile helak oldular.
[246] Kendilerine Beni Rasib denilen Nuh kavmi. Putlara tapmakta idiler. Allah Nuh’u göndererek onları putları bırakıp sadece kendisine tapmaya çağırdı. Ancak çok azı müstesna, iman etmişler. Nuh (as) onlardan umut kesince, Allah’a dua etti ve onların helakini istedi. Cenabı Hakk da Tufan ile onları helak etti.
[247] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 77-86.
[248] Muhammed b. Cerir b. Yezid et-Taberi. Müfessir, Tarihçi, İmam. 224 yılında Tabaristan’da doğdu ve Bağdad’a yerleşip orada vefat etti. Döneminin imamı. Bazı eserleri şunlardır: “Camiul Beyan an Tevili Ayel Kur’an.” “Tezhibul Asar” ve “Ahbarur Rasul vel Mülük”. 310 yılında vefat etti.
[249] Muhammed b. Sa’d b. Muhammed b. Atiyye el- Avfi. İmam Ta-bari’nin hocası, 286 yılında vefat etti.
[250] Ebu Muhammed b. Sa’d. Adı Said b. Muhammed’dır. Babası ve Başkalarından hadis rivayet etti. Ondan da oğlu Muhammed ve başkaları rivayet aldılar. Ahmed b. Hanbel, onun cehmi olduğunu söylemiştir.
[251] Sa’d'ın amcası: Hiiseyn b. Hasan b. Atiyye b. Sa’d el- Avfi Bağdad’daki Şarkiyye bölgesinin kadısı. Hadislerinin zayıf olduğu rivayet edilmiştir. 201 yılında vefat etti.
[252] Ebul Hüseyn: Hasan b. Atiyye’dir. Hadis rivayetinde zayıftır.
[253] Ebul Hasan: Atiyye b. Sa’d b. Cenade.
[254] Bu isnad çoğu ricalinin zayıf olması nedeniyle, zayıf bir rivayettir.
[255] el- İmam, el Hafız el- Allame Ahmed b. Muhammed b. İbrahim en- Nisaburi, es-salebi. Büyük alim. Bazı eserleri şunlardır: “el-Keşf ve’l Beyan fi Tefsiril Kuran” ve “el-Arais fi kısasil enbiyası. 427 yılında vefat etti.
[256] Ali b. Ahmed b. Muhammed el-Vahidi, en- Nisaburi Büyük alim ve müfessir el-Basit, el-vasit, “el-veziz” “esbabun-nuzul” gibi eserleri vardır.
[257] Muhammed Huseyn b. Mesud el- Bağavi. Büyük imam ve tefsir alimi. İbn Teymiyye ondan övgü ile bahsetmiştir. 516 yılında vefat etti.
[258] İsmail b. Abdurrahman b. Ebi Kerime imam ve müfessir Hadis imamları genelde o’nun sika olduklarını söylemişlerdir. 127 yılında vefat etti.
[259] Müslim b. Haccac b. Müslim el- Kuşeyri en- Nisaburi Ebul Huseyn. Büyük hadis imamı. Meşhur “Sahih-i müslimin müellifi. 261 yılında vefat etti.
[260] Ebu Malik, Gazvan el- Gıffari. Ammar b. Yasir, ibn Abbas ve diğer sahabelerden hadis rivayet etti. İbn Hacer onun sika olduğunu söylemiştir.
[261] Ebu Salih, Bazim. Ebu Talib’in kızı Ümmü Hani’nin kölesi. Ta-biindendir. Ali ve İbn Abbas’dan rivayet nakletti. Ondan da A’maş, is-mali es-Süddi, Süfyan es-sevri ve başkaları rivayet almışlardır. Hadis’inin zayıf olduğu söylenilmiştir.
[262] Merre b. İsmail şerahil el-Hemadani. el-kufi. ibadet ve ilmindin dolayı kendisine merretul hayr da denilir. Ebu bekr es -Sıddık, Ömer ve ibn Abbas’dan hadis rivayet etmiştir. Ondan da Eşlem el-Kufi, Zebid el-Yemani, Ata b. Saib gibileri hadis almışlardır. Sikadır. 76 yılında vefat etti.
[263] Abdullah b. Mesud b. Gafil, Ebu Abdirrahman. Meşhur büyük sahabilerden. İslama ilk girenlerden ve Mekke’de ilk kez açıktan Kur’an okuyanlardan. Peygamber (s.a.v) ondan kendisine Kur’an okumasını istemiştir. Ömer bir gün ona bakarak şöyle dedi: “ilim dolu bir kap” 32 yılında vefat etti.
[264] Mürsel: Lügatta göndermek demektir. İstilanı anlamı ise, tabiinden sonraki isnadının sakıt olduğu hadistir.
[265] Müsned. Esnede’den ilmi faildir. Bir şeyi nisbet veya izafe etmek demektir ki istihahi manası şudur: Senedi merfu olarak peygamber (s.a.v) ‘e ulaşan hadistir.
[266] Abdulhak b. Galib b. Abdulmelik b. Galib b. Temam b. Atiyye Büyük imam. Müfessirlerin zirvesi. Fakih, tüm ilimlerde otorite “el-muharreu’l veciz fi Tefsiri’1 Kitabı’1 Aziz” isimli tefsiri meşhurdur. 541 yılında vefat etti.
[267] el-Muharrerul veciz: 10/71.
[268] Bkz. el muharreul veciz: 7/110.
[269] Ka’b b. Sa’d el – Ganevi’nin bir mısrası.
[270] Ebu ishak, ibrahim b. Muhammed ez- Züccac, el- Bağdadi. Edebiyat ve nahivci “Meani’l kur’an” adlı eseri ile ünlüdür. 311 yılında vefat etti.
[271] Ebu’I Berekat Abdurrahman b. Muhammed b. Abdullah el-Enbari. Nahivci. Fakih, Salik ve Abid bir şahıs, “el- Bayan fi Garibi irabil Kur’an”, “Esraru’l-Arabiyye” gibi eserleri vardır. 577 yılında vefat etti.
[272] “Kafir olanlar peygamberlerine dedilerki: Elbette sizi, ya yurdumuzdan çıkaracağız, yada mutlaka dinimize döneceksiniz! Rableri de onlara, “zalimleri mutlaka helak edeceğiz!” diye va’detti.” (İbrahim: 14/13)
[273] Bkz: Mealimut Tenzil: 3/28
[274] Yani Şeyhul islam ibn Teymiyye.
[275] Lebid b. Rebia b. Amir b. Malik. Ebu Akil el- Amr. Cahiliye dönemi ünlü şairlerindendir. Şiirlerinin Kabe’ye asıldığı büyük şairlerden biridir. Peygamber (s.a.v)’e gelerek müslüman oldu. Küfe’ye yerleşti ve H. 41 ‘de orada vefat etti.
[276] Ümeyye b. Abdullah Ebis Salt. Cahiliye dönemi meşhur şairlerden islam’dan önce Şam’a göç ederek orada yaşadı. Dinler hakkında bilgi sahibi idi. İçkiyi ve putlara tapmayı kendine yasak etmişti. Peygamber (s.a.v)’in risalesini işitince Mekke’ye gelip kur’an dinledi ve geri döndü. Kureyş bir heyet gönderip, görüşünü sordulanÜmeyye: “Şahitlik ederim ki Muhammed’in söyledikleri haktır”, dedi. Müslüman olacak mısın diye sorduklarında ise, “Biraz bekleyeceğim” dedi.
Hicetten sonra müslüman olmak için Medine’ye gelirken Bedir savaşında müşrik akrabalarının öldürülmüş olduğunu duyup, müslüman olmadan Taife geri döndü ve müşrik olarak H. 5 yılında orada öldü.
[277] Bu beyt, Habeş’lileri Yemen’den kovan ünlü yemen hükümdarı Seyf b. Zi Yezne ithafen söylenilmiş bir övgü kasidesinden alınmıştır.
[278] Hadisi Buhari, Müslim, Tirmizi ve Ebu Davud, ibn Abbas’dan rivayet etmişlerdir.
[279] Hadisi Ebu Davud ve Tirmizi ibn Ömer ve ibn Abbas’dan rivayet etmişlerdir.
[280] Ömer b. Hattab b. Nefil el-Adevi. Ebul Hafs Hulafai Raşid’inin ikincisi. Emirul müminin. Büyük sahabi. Kahramanlık, cesaret ve adalet timsali. Muğire b. Şube’nin kölesi Ebu lulu tarafından H. 23 yılında şe-hid edildi.
[281] Buhari rivayet etti.
[282] Buhari’nin rivayet ettiği şu meşhur hadisin bir bölümüdür: “Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar. Allah ve Rasulünü bu ikisi dışında kalan herşeyden ve herkesten daha çok sevmek bir kulu sırf Allah rızası için sevmek…”
[283] Zihar: Kocanın karısını veya herhangi bir organını kendisine ebedi olarak haram olan annesi veya kız kardeşi gibi birisine benzetmesi olayı.
[284] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 87-94
[285] Mutezile: Tevhid, adalet, va’d ve Vaid, menzile beynel men-zileteyn ve emri bi’l maruf nehyi anil münker esaslarına bağlı büyük bir kelam ekolü.
[286] Kadı Ebu Bekir, Muhammed b. Tayb el- Basri, sonra Bağdadi Büyük alim zeka ve dehasıyla meşhur. Rafiziler, mutezile, Hariciler Cehmiyye ve Keramiye fırkalarına reddiyelerde bulunmuştur. “İ’cazu’l Kur’an”, “el- instisar li sıhhati naki’l kur’an” gibi eserleri vardır. 403 yılında vefat etti.
[287] Mutezile imamlarından Ebu Ali el-Cubbai şöyle dedi. Peygamberlerin taammüden küçük veya büyük günah işlemeleri
mümkün değildir. Fakat hata ve tevil yolu üzere günah işlemeleri mümkündür.
Ebu İshak ibrahim b. Seyyar Nazzam da şöyle dedi. Hata ve tevil yoluyla da olsa peygamberlerin küçük veya büyük günah işlemeleri mümkün değildir. Ancak sehv ve unutkanlık durumu mümkündür.
[288] Şeyhul islam ibn Teymiyye.
[289] Bkz. el- Beyan fi Garibi’l Kur’an (1/368).
[290] Bkz. Meani’l Kur’an 2/357.
[291] Bkz. Muharremi Veciz 7/112.
[292] Bkz. Zadul Mesir 3/230.
[293] Bkz. Mealimut Tenzil.
[294] Bkz. Mealimut Tenzil: 4/99.
[295] Ahmed Muhammed b. Hanbel, Ebu Abdullah eş- Şeybani Han-beli mezhebinin imamı. 164′de Bağdat’da doğdu. Küçük yaşta ilim talep etti ve bu yolda birçok yolculuklar yaptı. Halkı’l Kur’an meselesinden dolayı Me’mun ve Mu’tesim tarafından işkence ve hapis ile cezalandırıldı.
“Müsned” , “Tefsirr” ve “Nasih Mensufi” gibi eserleri ardır. 241 yılında vefat etti. Ve cenazesi büyük bir cemaat ile kaldırıldı.
[296] Ahmed’in bu sözünü Kitabu’s sünne (1/145-196) de el- Hallal tahric etmiştir.
[297] Suddi’nin sözü için, Bkz. Taberi tefsiri 30/232. Müharrerul veciz (ibn Atiyye) 16/321-322.
[298] Abdullah b. Bekr. b. Muhammed b. Amr b. Hazm-imam ye Hafız. Mağazi yazarı ve ibn ishak’ıri şeyhi sika’dır. 130 yılında vefat etti.
[299] Mekke kadısı. Osman b. Ebi Süleyman b. Cübeyr b. Mutim b. Adiy b. Nevfel. Sika’dır.
[300] Nafi b. Cübeyr. b. Mutim b. Adiy. Fakih, imam. Sika 99 yılında vefat etti.
[301] Cübeyr b. Mutim b. Adiy b. Nevfel. Kureyş’in ileri gelen liderlerinden Peygamber (sav)’in amcası oğlu esir alınıp serbest bırakıldıktan sonra islam’a girdi. Babası gibi, ileri görüş ve güzel ahlakı ile tanınırdı. 58 yılında vefat etti.
[302] Bu eser, ibn Hatim’in elimizde mevcut olan tefsirinde bulunmamaktadır. Bu tefsirin kaybolan bazı bölümleri içinde olabilir.
[303] Ashab-ı hadis: Hadise önem gösteren ve kıyastan kaçınıp hükümleri nakil üzerine bina eden Hicaz’lılar ki bunlar: Malik b. Enes’in Şafii’nin, Süfyan es-Sevri’nin, Ahmed b. Hanbel’in ve Davud b. Ali el-İsfahani’nin arkadaşlarıdır.
[304] Razi’nin İsmetu’l Enbiya” kitabında söylediği gibi, bu, tüm şiilerin görüşüdür.
[305] Ebu Ali, Muhammed b. Abdil vahhab el- Basri el- Cubbai mutezile’nin büyüklerinden ilmi, zekası ve eserleri ile bilinir. Kelam ilmi ni kolaylaştıran o’dur. Bazı eserleri:
“Tefsirul Kebir”" Kitabul Müteşabihil Kuran” “ictihad” ve başka birçok kitabı vardır. 303 yılında vefat etti.
[306] Ebu ishak ibrahim b. Seyyar en-Nazzam. Mutezile’nin şeyhlerinden. Kader konusunda konuştu ve bazı meselelerde aykırı görüşler beyan etti. “Nübüvvet”, “Harakatu ehl-i cennet” ve “el- vaid” gibi kitapları vardır. 231 yılında vefat etti.
[307] Hirakl: Rum kiralı
[308] Sahr b. Harb b. Omeyye. Muaviye’nin babası. Kureyş’in lideri ve Rasulullah (s.a.v)’in amansız düşmanı iken Mekke’nin fethi’nde müs-lüman oldu. H. 31 veya 32 yılında öldü.
[309] Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri uzun bir hadisten bir bölüm.
[310] Musa (a.s.)’ya indirilen kitabın adı.
[311] İbn Hazım, Yusuf’un kardeşlerinin peygamber olduklarına dair Kur’an’dan sünnetten, icma’dan ve sahabelerinin sözlerinden hiçbir delil olmadığını söyleyerek, haklı bir şekilde onların peygamber olmadıklarını söylemiştir. Bilakis Kur’aıı onlar için şöyle diyor: “siz daha kötü durumdasınız” Oysa Allah’ın salih kullarının böylesi bir şer içinde olmaları düşünülemez.
[312] Araf: 88.
[313] İbrahim: 13.
[314] Ahmed, Müsned: 4/127-128.
[315] İbn Hacer Fethul Bari’de (7/103) Hattabi’nin şu sözünü zikreder “Peygamber (s.a.v) risaletten önce Allah’ın adı anılmasa da putlar için kesilen şeyler dışında, kavminin kestiği şeyleri yerdi. Çünkü o zaman daha şeriatı inmiş değildi. Bu konudaki hüküm peygamberliğinden çok sonraları geldi.”
[316] “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) Canavarların yediği hayvanlar-ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı.” (Maide: 5/3)
[317] “Deki: Bana vahyolunanda (Kur’an’da) Onu yiyecek kimse için, leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti- ki pisliğin kedisidir- yada Allah’tan başkası adına kesilmiş bir haayvandan başka haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ama kim çaresiz kalırsa, tecavüz etmemek ve sınırı aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir). Çünkü Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.” (Enam: 6/145)
[318] “Sonra şüphesiz rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin (yardımcısıdır). Çünkü Rabbin, onların bu amellerinden sonra elbette, çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Nahl: 16/110)
[319] Taberi Tefsirinde Süddi’den rivayet etti (30/232).
[320] Şeyhu’l islam ibn Teymiyye şöyle dedi: “Kuteybe’nin Arapların üç talak ile boşanma konusundaki sözü gerçeği yansıtmamaktadır. Bilakis bu husus Medine’de teşrii kılınmıştır. Bu hüküm gelmeden önce müs-lümanlar, kadınları tek bir talak ile diledikleri gibi boşuyorlardı. Kadınların zararına olan bu husus Medine’de gelen üç talak hükmü ile düzeltilmiştir” Bu husus hadis, tefsir ve fıkıh kanusunun en meşhur meselelerin-dendir.”
[321] Bu konuya ileriki sayfalarda tekrar değineceğiz.
Cenab-ı Hakk Nisa suresi’nin 23. ayetinde şöyle buyurdu:
“Analarınız, kızlarınız, kizkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin halaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla henüz birleşmemişseniz kızlarını almamanızda size bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındığı anda geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyendir.”
Taberi, bu ayetin tefsiriyle ilgili ibn Abbas’dan şöyle rivayet etti. Neseb’den dolayı yedi sınıf, hısımlıktan dolayı da yedi sınıf kadın haram kılınmıştır.
Sonra bu ayeti okudu. Ve yedincisi de “Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın ayetidir” dedi. Taberi (8/141)
[322] Bkz. Tevilu muhtelifi’l hadis (ibn Kuteybe) sh. 126-128.
[323] Said b. Misade el-Belhi, sonra Basri Ahfeşül Evsat olarak tanınır. Sibeveyh’in öğrencilerindendir. Arap dili imamlarındandır. 215, 211 veya 225 yılında öldüğü rivayet edilir. “Meanil Kuran, el- Mekayis el-Urud gibi eserleri vardır.
[324] Said b. Ebu Urube. İmam, Hafız, Basralı alim.
Sünneti ilk tasnif eden şahıstır. Ömrünün son dönemlerinde hadisleri birbirine karıştırmıştır. 156 yılında vefat etti.
[325] Katade b. Deame es-Sedusi. Hafız, Allame, doğuştan ama idi. Müfessir. Tabiinden idi. Hadis ve tefsirde döneminin en büyük alimlerin-dendir. 117 yılında vefat etti.
[326] Bkz. “Tefsiru ibn Ebi Hatim “Bakara Suresinin başları”
[327] Bkz. Ali b. EbiTalha’nın ibn Abbas’dan rivayet ettiği tefsir ‘e sh. (88)
[328] Bkz. Tefsiru ibn Ebi Hatim 1/397 ve 2/323-324.
[329] Tirmizi (3/176) tahric etti Hadisin garib ve zayıf olduğunu
söyledi.
[330] Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri “İslam beş temel üzerine kurulmuştur” meşhur hadis.
[331] İleride bu konu tekrar gelecek.
[332] “Boşanma iki defadır. Bunlar, ya iyilikle tutmak, ya da güzel ve adaletli bir biçimde salıvermektir. Kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şey almanız size helal olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah’ın sınırlarında kalıp evllilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. Ey müminler! Siz de karı ile kocanın, Allah’ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, (kadının serbest boşanması için) erkeğe fidye vermesinde her iki taraf için de günah yoktur. Bu söylenenler Allah’ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın, Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.” (Bakara: 2/229)
[333] İbn Teymiyye’nin görüşünü teyid için Bkz:
Tefsiru’t Taberı (4/538) Esbabu’n Nüzul (Vahidi) 73, Mealimut Tenzil (Beğavi) 1/206, Ahkamu’l Kur’an (İbn Arabi) 1/257, Zadul Mesir Sh. 262-266, el-Camiu’l Ahkami’l Kur’an (kurtubi) 3/125-131.
[334] Abdulmuttalib b. Haşim b. Abdi Menaf; Ebul Harir. Cahiliye döneminde kureyşin lideri. Aklı, fesahati ve şerefi ile tanınır. Peygamber (s.a.v)’in dedesidir. Asıl adının “Şeybe” olduğu söylenir.
[335] Abdulmuttalib’den önce kureyş ve diğer araplarda diyet miktarı 10 deve idi.
[336] Peygamber (s.a.v)’nin babası Abdullah b. Abdilmuttalib. Mekke’de doğdu. Abdulmuttalib’in en küçük oğludur.
[337] Bu olayın aynntılarnı ibn Hişam’ın Siretün nebeviye (1/151-155)’de bulabilirsiniz.
[338] Zeyd b. Amr b. Nefil b. Abdil Uzza el-Kurşi el- adevi Eski arap düşünürlerinden biri.
Ömer b. Hatab’ın amcaoğludur. İslam’a yetişemedi. Putlara tapmaz, putlar için kesilen şeylerden yemez ve kız çocuklarının diri diri gömülmesine karşı mücadele ederdi. Peygamber (s.a.v)’in bisetinden 5 yıl önce vefat etmiştir.
[339] Bkz. el- Muharrerul Veciz 16/321.
[340] Muhammed b. İsmail b. İbrahim el- Buhari. Ebu Abdullah Hadis hafızı. 194 yılında doğdu. 210 yılında hadis talebi için uzun bir yolculuğa çıktı. Horosan, Irak, Mısır ve Şam’a giderek 1000 den fazla Şeyhten hadis dinledi. “el-Camius sahih” isimli hadis kitabı ile meşhurdur ki bu kitap, en güvenilir hadis kitabıdır. 256 yılında vefat etti.
[341] Musa b. Ukbe b. Ebi Ayyaş. İmam. Siyer konusunda ilk eser yazan şahıstır. Tabiinin küçüklerinden sayılır. 141 yılında vefat etti.
[342] Salim b. Abdillah b. Emir il Müminin Ömer b. Hattab’m kölesi idi. imam zahid Hafız medine müftüsü 106 yılında vefat etti.
[343] Buhari iki yerde rivayet etmiştir. Ensar’ın Menakıbı kitabında: “Peygamber (s.a.v) ‘e yiyecek takdim edildi” lafzı ile. Kurban ve av kitabında: Peygamber (s.a.v) ona yiyecek takdim etti” lafzıyla rivayet etmiştir ki doğrusu kadı Iyaz’ın dediği gibi birinci lafızdır.
[344] Ahmed b. Ali el-Mavsıli, Hafız Ebu Yala Muhadis sünen ve mucem’in sahibi. 307 yılında vefat etti.
[345] Muhammed b. Beşşar b. Osman. İmam ve hafız döneminin en meşhur muhaddislerinden. 252 yılında vefat etti.
[346] Abdulvahhab b. Abdilmecid es-Sakafi. Büyük imam ve Hafız. Ömrünün son döneminde karıştırmaya başlamıştır. 194 yılında vefat etti:
[347] Muhammed b. Ömer b. Alkame b. Vakkas imam, muhaddis. saduk. 144 yılında vefat etti.
[348] Ebu Seleme b. Abdirrahman b. Avf ez-Zühri. Sika Fakih Çok hadis rivayet edenlerden 94 yılında vefat etti.
[349] Yahya b. Abdirrahman b. Hatib b. Ebi Belta Tabiinden si-ka’dır. 104 yılında vefat etti.
[350] Üsame b. Zeyd b. Harise Sahabi. Rasulullah (s.a.v)’in çok sevdiği, aile efradından biri. Büyük emir onu şam ordusuna komutan yaptı ki Ömer ve diğer büyük sahabiler onun komutası altında idiler. Rasulullah (s.a.v) vefat edince, aynı orduyu Ebu Bekir gönderdi. Hicri 54 yılında vefat etti.
[351] Zeyd b. Harise (Üsame’nin babası) Şehid emir. Ahzab Suresinde ismi geçti. Peygamber (s.a.v)’in azadlı kölesi. İslam’ı jlk kabul edenlerden. Allah Rasulünün en yakın ve sevgili dostlarından biri. Hicri 8 yılında Mute savaşında şehid edildi.
[352] Cahiliye selamlaşması, “Günaydın anlamında Enim saba-han’dir.
[353] Fedek: Medine’ye üç mil mesafede Hicaz’da bir yerleşim birimi.
[354] Hira: Necef bölgesinde bir yerleşim birimi.
[355] Bu hadisi Ebu Ya’la el-Mavsili, Müsned’inde rivayet etti. (13/170-173) Hadis no. 7212
[356] Büyük hafız Ziyauddin Ebu Abdullah Muhammed b. Abdilvahid el- Hanbeli. Zehebi Şöyle dedi: Şeyhül imam, önder muhakkik, hüccet, seleften bakiyye.Fedailul Kur’an, delalilun nübüvve, Ehadisul muhtara” gibi eserleri vardır. 643 yılında vefat etti.
[357] Ebu Bekr Ahmet Huseyn b. Ali el-Beyhaki, el- Horasani! Küçük yaşta hadis talebine başladı ve bu ilimde imam oldu.
İmamul Harameyn Ebul meali el-Cuveyni şöyle demiştir. Beyhaki dışında tüm şafii fakihleri imam Şafiiye borçludurlar. İmam Şafii ise Bey-haki’ye borçludur. Çünkü yazdığı eserler ile bu mezhebi o ayakta tutmuştur. “Sünenil kebir” “Esma ves sıfat” “şuabul iman” gibi eserleri vardır. 458 yılında vefat etti.
[358] Bahira: Hristiyan rahibi. Adının Cercis olduğu söylenir. Bus-ra’da kendisine ait bir manastırı vardı.
[359] Şeyhul islam ibn Teymiyye “Sıratı müstakim” isimli eserinde (2/643) Cahiliye araplarınm kendileri için yolculuk yapılan büyük putları Lat, Uzza ve Menat’la ilgili yazısında şöyle dedi:
Lat, Taif lilerin putu idi. zikredildiğine göre Lat aslında hacılara hizmet eden. Salih bir kişi idi. Öldükten sonra, mezarını ziyaret etmeye başladılar. Sonra resim ve heykellerini yaptılar, sonra da türbesini yaparak ona tapınmaya başladılar.”
Buhari sahihinde ve “Tefsirul Kur’an’da” “Lat ve Uzzayı gördünüz-mü?” ayetinin tefsirinde ibn Abbas (r.anhuma)’dan “Lafın aslen hacılara hizmet eden bir adam olduğunu” rivayet etmiştir.
Uzza’ya gelince, ibn Teymiyye aynı eserinde şöyle diyor: “Arafat yakınlarında bulunan Mekkelilere ait bir puttu. Rasulullah (s.a.v) Mekke’nin fethinden sonra Halid b. Velid’i göndererek bu putu yaktırdı.
[360] Bu kıssanın ayrıntıları için ibn Hişam’in siretün-Nebeviy-ye’sinebkz. (1/180-182)
[361] Bkz. Delailu’n-Nübüvet (Beyhaki) 1/316-317
[362] Cabir b. Abdullah b. Amr. Büyük imam ve Müctehid Meşhur sahabi. Rıdvan Beyatı ehlindendir. Peygamber (s.a.v) Ömer ve Ali’den birçok ilmi hususları rivayet etmiştir. Zamanında Medine’nin müftüsü idi. 1540 civarında hadis rivayet etmiştir. H. 77 yılında vefat etti.
[363] Hadisin metni şöyledir. Ömer b. Dinar’dan, şöyle dedi: Cabir b. Abdillah şöyle dedi: Rasulullah (s.a.v) kavmiyle beraber kabe için taş taşıyorlardı ve üstünde de izan vardı. Amcası Abbas ona: “Kardeşim oğlu, izarını çıkarıp boynuna bağlasan da, öyle taş taşısan”dedi. Peygamber (s.a.v) Abbas’ın dediği gibi yapıp, izarını çıkarınca, bir anda bayılıp yere düştü. O günden sonra da bir daha çıplak olarak görülmedi.”
Bu rivayeti Buhari ve Müslim tahric etmişlerdir.
[364] Amir b. Vasile b. Abdillah b. Amr. Ebut Tufeyl Hicri 3. yılda Uhud savaşının olduğu yılda doğdu. Peygamber (s.a.v) ve ondan sonra Ebu Bekir’i gördü. Hicri 110 yılında, en son vefat eden sahabidir.
[365] Bkz. Müsnedü Ahmet 5/454.
[366] İbn Esir şöyle dedi: Hilf: Yardımlaşmada, dayanışma ve ittifak için yapılan sözleşme, antlaşma ve akitleşme demektir. Zulüm üzerine yapılan hilf islam’la yasaklanmıştır: (İslam’da hilf yoktur- müslim) Fakat öte yandan mazluma yardım gibi iyi niyetlerle yapılan hilf islamda da caiz ve müstahaptır.
[367] Benzer bir hadisi İbn İshak senedi ile Talha b. Abdillah b. Âvf ez-Zühri’den rivayet etti. İbn İshak, Rasulullah (s.a.v) ‘in bu sözüyle Hil-fu’l Fudul’ü kastettiğini söylemiştir. Hadisin metninde bu anlaşmanın Abdullah b. Cüdan’ın evinde yapıldığı anlaşılmaktadır.
Bu anlaşma Peygamber (s.a.v)’in bisetinden 20 yıl önce zilkade ayında yapılmıştır. Anlaşmaya şu olay neden olmuştu. Mekke’ye mal getiren Zebid’li bir tacirden, mallarını satın alan As b. Vail, adama malın ücretini vermeyi red-deti. Adam, ona karşı daha önce Hilf kurmuş olan ve ahlaf diye anılan Ab-duddar, Mahzum, Cemh, Sehm ve Adiy b. Kab kabilelerini yardıma çağırdıy-sa da onlar, As b. Vail’e karşı hareket etmeyi reddettiler.
Bunun üzerine mazlum tacir sabah vakti Kureyş’in Kabe’nin etrafındaki meclislerinde oturduğu bir sırada Ebu Kubeys dağına çıkarak, acıklı bir dille uğradığı zulmü haykırdı ve yardım talep etti. Adını duyan Rasulullah (s.a.v) ‘in amcası Zübeyr b. Abdu’lmuttalip kabileleri Abdullah b. Cüdan’ın evinde toplanarak, zalime and içtiler. Kureyş onların bu andını işitince, ahidleşmeyi “Hilful Fudul” Faziletliler andlaşması olarak isimlendirdi.
Hilful Fudul mensupları As b. Vail’e giderek ondan gaspettiği Zebid’li tüccarın hakkını alıp sahibine geri verdiler.
(Bkz. el-Bidaye ve’n-Nihaye: 2/270-271).
[368] Abdumenaf b. Abdilmuttalib b. Haşim, Ebu Talib. Ali (r.a)’nın babası ve peygamber (s.a.v)’in amcası Yeğenini korudu, himaye etti ve davasına destek oldu. Kureyş’in ileri gelenlerindendir. Peygamber o’nun evinde büyüdü ve küçüklüğünde Şam’a o’nunla beraber yolculuk etti. İslam’a çağırıldığı halde, girmedi. Hicretten üç yıl
önce vefat etti.
[369] Ebu Bekir Sıddık’ın kızı Aişe. Annesi Ümmü Ruman binti Amir’dir. Bi’setten 4 veya 5 yıl sonra doğdu. Rasulullah (s.a.v.) Hatice’nin ölümünden sonra onunla evlendi. Allah Rasulünden birçok ilim nakletti. 2210 kadar hadis rivayet etmiştir. Hicri 57 yılında vefat etti.
[370] Hadis’in nassı şöyledir: Hz Aişe (radiyallahu anha) anlatıyor: “Rasulullah (s.a.v)’a vahiy olarak ilk başlayan şey uykuda gördüğü sa-lih rüya idi. Rüyada her ne görse, sabah aydınlığı gibi aynen vukua geliyordu.
Bu esnada ona yalnızlık sevdirilmişti. Hira mağarasına çekilip orada, ailesine dönmeksizin bir kaç gece tek başına kalıp, ibadette bulunuyordu. Bu maksatla yanına azık, alıyor, azığı tükenince Hz Hatice radiyallahu anha’ya dönüyor, yine aynı şekilde azık alıp tekrar gidiyordu. Bu hal, kendisine Hira mağarasında hak gelinceye kadar devam etti. Bir gün ona melek gelip:
“Oku’ dedi. Aleyhissalatu vessellem:
“Ben okuma bilmiyorum!” cevabını verdi. (Aleyhisselati vessellem hadisenin gerisini şöyle anlatıyor. “Ben okuma bilmiyorum deyince melek beni tutup takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı.
Tekrar: “Oku” dedi. Ben tekrar:
“Okuma bilmiyorum!” dedim. Beni ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar bıraktı ve: “Oku” dedi. Ben yine “Okuma bilmiyorum” dedim!” Beni tekrar üçüncü sefer takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve: “yaratan Kabinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin kerimdir, o kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti:” (Alak: 96/1-5) dedi.”
Resulullah aleyhisselatu vessellem bu vahiyleri öğrenmiş olarak döndü. Kalbinde bir titreme (bir korku) vardı. Hatice’nin yanına geldi ve:
“Beni örtün, beni örtün!” buyurdu. Onu örttüler. Korku gidinceye kadar öyle, kaldı. (Sükunete erince) Hz Hatice radiyallahu anha’ya başından geçenleri anlattı ve:
“Nefsim hususunda korktum!” dedi. Hz Hatice de:
“Asla korkma! Vallahi Allah seni ebediyen riisvay etmeyecektir. Zira sen, sıla-i rahim’de bulunursun, doğru konuşursun işini göremeyenlerin işini taşırsın. Fakire kazandırısın. Misafire ikram edersin, Hak yolunda zuhur eden hadiseler karşısında (halka) yardım edersin!” dedi. Sonra Hz Hatice Aleyhisselatu vesellemi alıp Varaka ibnu Nevfel ibni Esed ibni Abdi’l -uzza İbni Kusay’a götürdü.
Bu zat, Hz. Hatice’nin amcasının oğlu idi. Cahiliye devrinde hıristi-yan olmuş bir kimseydi. İbrani (okuma) yazma bilirdi. İncil’den, Allah’ın dilediği kadarını ibranice olarak yazmıştı. Gözleri ama olmuş yaşlı bir ihtiyardı. Hz Hatice kendisine:
“Ey amcaoğlu!Kardeşinin oğlunu bir dinle, ne söylüyor!” dedi.
Varaka Aleyhissilatu vesselam’a:
“Ey kardeşimin oğlu! Neler de görüyorsun?” diye sordu.
Aleyhisselatu vessellem gördüklerini anlattı. Varaka da ona:
“Bu gördüğün melektir. O H.z Musa’ya da inmiştir. Keşke ben genç olsaydım (da sana yardım etseydim); keşke, kavmin seni sürüp çıkardıklar vakit hayatta olsaydım!” dedi. Rasululah aleyhisselatu vessellem:
“Onlar beni buradan sürüp çıkaracaklar mı?” diye sordu. Varaka:
“Senin getirdiğin gibi bir din getiren hiç kimse yok ki, O’na husumet edilmemiş olsun! O gününü görürsem, sana müessir yardımda bulunurum!” dedi. Ancak çok geçmeden Varaka vefat etti ve vahiy de kesildi.
Buhari, Bed’ül -Vahy, Enbiya 21, Tefsir, Alak, Ta’bir 1; Müslim, iman 252 (160); Tirmizi, Menakıb 13, (3636).
[371] Kisra’nın sarayının sarsılması, Mecusilerin taptıkları ateşin sönmesi, doğumunda o’nunla beraber bir nurun çıkması gibi olaylar.
Bkz. el-Vefa bi Ahvali’l Mustafa (ibn Cevzi) 1/165-168.
[372] O’nun peygamberlerin en üstünü ve Ademoğullarının efendisi olduğunun delillerinden biri de şu hadistir.
Ebu Hureyre’den; Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ben, kıyamet günü Ademoğullarının efendisiyim. Kabirden ilk çıkan, ilk şefaat eden ve şefaati kabul olunan benim” Müslim: Kitabul Fedail 2/1782.
[373] Cenabı Hakk, Ankebut: 29/26. ayetinde şöyle buyurdu: “Bunun üzerine Lut o’na iman etti ve (ibrahim) “Doğrusu ben rab-
bime hizmet ediyorum. Şüphesiz o, mutlak güç ve hikmet sahibidir.” dedi.”
[374] Cenabı Hakk, Saffat: 37/133. de şöyle buyurdu: “Lut da gönderilmiş peygamberlerdendi”
[375] Yuşa b. Nun b, Efrasim b. Yusuf. b. Yakup b. İshak. b. İbrahim (a.s). Kehf suresinde geçtiği gibi Musa (a.s)’in yanında bulunan genç’tir. Musa ve Harun’dan sonra, İsrailoğullarına peygamber olarak gönderildi.
[376] Buhari, Kitab’ul Enbiya, Bab ma zükire an Beni İsrail, 4/144.
Müslim, Kitabul Mesacid ve Mevadiu’s-Salah. Babu’n Nehy an Bi-nail Mesacid alel-Kubur: 1/376-377
[377] Müslim Kitabu’l-cenaiz sh: 668.
[378] Ali b. Ebi Talib b. Abdulmuttalib, Ebu’l-Hasan. Emirü’l-mü’minin, hulefa-i raşidin’in dördüncüsü, cennetle müjdelenen on kişiden biri. Peygamberin amcası oğlu ve damadı. H. 40 yılında şehid edildi.
[379] Müslim kitabul cenaiz sh: 666, Ebu Davud Kitabul cenaiz: 5/548, Tirmizi kitabul cenaiz: 3/366, Nesai kitabul cenaiz: 4/88.
[380] Buhari kitabul hacc: 2/166, Nesai Mevakit: 1/288.
[381] Bu hususa değinen alimlerden bazıları:
el-Beğavi (Mealimu’t-Tenzil: 1/368), İbn Atiyye (Muherreru’l-Veciz 8/306.) İbn. Atiyye birinci görüşün cumhura, ikinci görüşün ise Züc-cac’a ait olduğunu söyleyip, cumhur’un görüşünü doğru bulduğunu bildirdi, eş- Şevkani (Fethul Kadir, 1/394)
[382] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 95-124.
[383] Maide suresinin 69. ayeti: “İman edenler ile yahudiler, sabiiler ve hristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp, iyi amel işleyenler üzerine asla korku yoktur; onlar üzülecek değilerdir”.
[384] Sabiiler: ibn Kesir, Sabiilerin kim oldukları hakkında ulemanın görüşlerini naklettikten sonra şöyle dedi:
- Allahu A’lem – en uygun görüş, sabiilerin Yahudi, Hristiyan veya mecusi olmayan, herhangi bir dine bağlı bulunmayan, fıtratları üzerine kalmış insanlardır. Bu nedenle müşrikler, müslümah olanlara sabiiler diye alay ederlerdi. Bazıları da: Sabiilerin, kendilerine peygamber (s.a.v)’in daveti ulaşmamış insanlar olduğunu söylemişlerdir. Bkz. İbn- Kesir tefsiri: (1/149)
[385] Şu ayeti Kerime’de olduğu gibi.
“De ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım; Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırma-sın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, “Bizim müslüman olduğumuza şahitler olsun!” deyiniz. (Al-i imran: 3/64)
[386] Miicahid, Süddi ve Atiyye de bu görüştedirler. Bkz. Tefsirut Ta-beri 2/150-155.
[387] Selman Ebu Abdillah el- Farisi Kendisine Selman b. İslam denilir. İran asıllıdır. Araştırmaları sonucu peygamber (s.a.v)’in çıktığını öğrenerek, Medine’ye gelip biat etti. Hendek ve diğer savaşları iştirak etti. Aklı, dehası, nezaketi ve ibadeti ile meşhurdur. H. 36 veya 37 yılında vefat etti.
[388] Bkz. “Tefsiru ibn Ebu Hatem. 1/ 198.
İbn Ebu Hatem’in tefsirinde zikrettiği bu hadis, senet ve metin olarak münkati (kopuk)’dur. Miicahid, Selman-ı Farisi’den hadis dinlemiş değildir.
[389] Iyad b. Himar b. Ebu Hımar et- Temimi. Basra’da oturdu. Eskiden beri Peygamber (s.a.v)’in arkadaşı idi. Sohbetine katılarak, ondan hadis rivayet etmiştir.
[390] Müslim Sahihinde “Kitabul cennet ve ehluha 3/2198′de ve Ahmed Müsnedin’de 4/162 rivayet etti.
[391] Esved b. Amir eş-Şami. sonra Bağdadi İmam ve hafızdır. İbn Hacer “Sika’dır” dedi. 208 yılında vefat etti.
[392] Şerik b. Abdillah el-Nehai el-küfi. Kadı. Saduk, çok hata ederdi. Kadı’hğa başladıktan sonra ezberi kötüleşti. Adil, Faziletli ibadete düşkün idi ve bidatçilere karşı sert idi. 177 yılında vefat etti.
[393] Selm b. Abdirrahman en-Nehai. İbrahim Nehai: O’nun yalanca olduğunu söylemiştir. Fakat Ahmed, Acluni ve Darakutni o’nu teşvik ettiler. Darakutni, “o, altıncı tabakadan ve saduk’tur” dedi.
[394] İbrahim b. Yezid en-Nehai. İmam, Hafız, Fakih büyük Alimlerden biri. Tabiindendir. İbn Mesud’un ilminden istifade etmiştir. Birçok fazilet ve üstünlükleri vardır. H. 95 yılında vefat etti.
[395] Bkz: Ahmed b. Hanbel’in rivayeti için. (İlel ve marifetür Rical 1/201.)
[396] Ubeydullah b. Abdulkerim b, Yezid b. Furruh Hadis hafızı, imam. Sika meşhur H. 264 yılında vefat etti.
[397] Amr b. Hammad b. Talhatu’l-Kannad. Saduk, Rafizi, 222 yılında vefat etti.
[398] Bkz. Tefsir ibn Ebu Hatim: 1/198-199
[399] Said b. Cübeyir. b. Hişam. İmam, Karii, Müfessir, şehid Ebu Muhammed. ibn Abbas’ın en meşhur öğrencilerinden, Tefsir, Fıkıh, muhtelif ilimler ve salih ameller bakımından ümmetin imamı. Haccac (aleyhi ve ala men sallatehu alennas ellaneh), tarafından şehid edildi.
[400] Bu rivayete, ibn Kesir tefsirinde (1/147) işaret ederek ibn Ebu Hatem’e isnat etti.
[401] Bkz. Tefsir ibn Ebu Hatim: 1/198
[402] Ali b. Ebu Talha b. el Maharik. Babası ibn Abbas’ın kölesi Salim b. Maharik’tir. ibn Abbas’dan işitmemesine rağmen ondan rivayet etmiştir. Ahmedi “O’nun bazı hoş olmayan durumları vardır.” dedi.
İbn Hacer de ibn Abbas’ı görmemesine rağmen, o’ndan irsal yapmıştır. Saduk’tur. Bazen hata eder” demiştir. O’nun ile ibn Abbas arasındaki vasıta Mücahid veya Said b. Cübeyir’dir H. 143 yılında vefat etti.
[403] Nisa suresinin 80. ayeti örneklerden sadece bir tanesidir.
“Kim Rasule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik”.
Aynı Surenin 150-151. ayetlerinde de şöyle buyurulmaktadır:
“Allah’ı ve peygamberini inkar edenler ve Aİlah ile peygamberini birbirinden ayırıp “Bir kısmına iman ederiz, ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyen yok mu;
İşte gerçekten kafirler bunlardır. Ve biz kafirlere alçaltıcı bir azap hazirlamışızdir”.
[404] Nesh ile ilgili olarak seleften maksat, imam Şafii’den önceki alimlerdir. Çünkü nesh ile tahsis, istisna, takyid’ul am, tebyinu’l mücmel’i birbirinden ilk ayıran alim safidir. İmamı Safı neshi sadece, bir önceki nassın hükmünün kaldırılması şeklinde anlamış ve bu şekilde kullanımıştır.
Bkz. er, Risale Sh, 361
[405] Kurtubi de bu ayetin muhkem olduğu görüşündedir.
[406] Bkz. Zadül mesir: 1/92.
[407] Muhammed b. Ali b. etT Tayb Mutezile’nin büyüklerinden. İlmi, zekası ve dehası ile meşhurdur.
[408] Bkz. el-mutemed fi usuli’1-fıkh: 2/425
[409] Bakara: 2/109 Ayetin tamamı şöyledir.
“Ehli kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sona sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”
[410] Beytül makdis, Rasulullah (s.a.v)’in isra ve miraç olayının gerçekleştiği Mescidul Aksa’dır.
[411] Buharı, Berra (r.a)’dan, müslümanların 16 veya 17 ay beytül Makdise yönelerek namaz kıldıklarını rivayet etmiştir. (5/102)
[412] Oruç ile fidye arasında seçim yapma meselesi Bakara suresinin 183-184 ayetlerinde gelmiştir.
“Ey iman edenler! Oruç, sizden önce gelip- geçmiş ümmetlere yazıldığı gibi sizin üzerinizede yazıldı. Umulur ki korunursunuz.”
“Oruç size sayılı günler olarak yazıldı. Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa, tutmadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar, ihtiyarlık veya şifa umudu kalmamış gibi devamlı mazereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlere fidye gerekir. Fidye, bir fakir doyumu miktarıdır. Bunun dışında kim gönüllü hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer gerçekten anlıyorsanız, her güçlüğe rağmen oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”
[413] Beğavi (Mealimu’t-tenzil de) gibi.
[414] Bakara 126 ayeti şöyledir:
“İbrahim de demiş ki, ” Ey Rabbim! Bu şehri emin bir şehir yap, halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: İnkar edeni de az bir süre geçindirir, sona onu cehennem azabına (girmeye) zorlarım. Ne kötü varılacak yerdir arası.”
[415] Zadül mesir: 1/92.
[416] Bkz. Salebi4nin tefsiri (el-Keşfü’1-beyan an tefsiri’l-Kur’an: 1575-76
[417] Muattıla: Allah’ın sıfatlarını inkar eden sapık bir akım.
[418] Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir. Buhari bu hadisi dört yerde zikretmiştir. 1/32., 4/20, 4./132 ve 6/ 120 Müslim ise 1/34 -125′de zikretmişlerdir.
[419] Ünlü Habeş kralı. Ashame b. Ebhur. Necaşi lakabıdır. Sahabeden sayılır. Müslüman olmuş fakat hicret etmemiştir. H. 9 yılda vefat etti. Resulullah (s.a.v) O’nun için gıyabında namaz kıldırdı. Ülkesine sığınan mülümanlara tanıdığı özgürlük ve hoşgörü ile meşhurdur.
[420] Kur’an’da bu hususta delalet eden birçok ayetten sadece birta-nesi Nahl suresinin 36. ayetidir.
“Andolsun ki biz, “Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının” diye (emretmeleri için) her millete bir peygamber gönderdik. Allah onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklığa düşmek hak oldu. Yeryüzünde gezin de görün. İnkar edenlerin sonu nasıl olmuştur!”
[421] Bakınız “Safdiyye 2/308.
[422] Yemen melikesi. Hakkında çok net bilgiler yoktur. Bilgi için Nemi suresine bakınız.
[423] Bkz. “el- Furkan beyne Evliyair Rahman ve Evliyaiş-Şeytan” Sh, 86-89.
[424] Kur’an’da bu hususu işaret eden birçok ayet vardr. Bunlardan Nisa suresi 54. ayette şöyle buyurmaktadır.
“Yoksa onlar, Allah’ın lutfundan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna Kitab’ı ve hikmeti verdik ve onlara büyük hükümranlık bahşettik”
Ankebut zuresinin 27. ayetinde de şöyle buyurulmaktadır:
“Ona ishak’ı ve Yakub’u bağışladık. Peygamberliği ve kitapları, onun soyundan gelenlere verdik.Onu dünyada mükafatlandırdık, şüphesiz o, ahirettede salihlerdendir.”
[425] Cenabı Hakk, Araf suresi 157. ayette şöyle buyurdu.
“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye o üm-mi peygamber’e uyanlar, işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyler helal, pis şeyleri haram kılar. Ve üzerinizdeki ağırlıkları, sırtınızdaki zincirleri atar (yani, hata ile adam öldürmekte kısas icrasını ve günah işleyen azaların, pislik değen elbisenin kesilmesi gibi ağır teklifleri kaldırır). O peygambere inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyalar var ya işte kurtuluşa erenler onlardır.”
[426] İbn Sa’d Tabakatu’l-kübra: 1/192, Ahmed Müsned: 5/266, 6/116, Hatibü’l-Bağdadi Tarihu’l-Bağdad: 7/209, Elbani öayetü’l-Meram’da bu hadisin zayıf olduğunu söyledi.
[427] Hadis bu şekliyle Beğavi’nin Şerhü’s-sünen 2/371, ve İbn Teymiyye’nin İktidau’s-sırat-ı Müstakim 1/157′de yer almaktadır. Ayrıca benzer ifadelerle diğer birçok imam tarafından tahric edilmiştir. Sil-siletü’ 1-ehadisu’s-sahih’a bakınız
[428] Hadisi Ahmed Müsned’inde 1/215, 347, İbn Mace sünen 2/1008, Nesai Sünen: 5/268, Hakim Müstedrek 4/274′de tahric etti ve
şeyheynin şartlarına göre sahih olduğunu bildirdi.
[429] Hadisi Ahmed Müsned, 3/387, Dar/mLS&nen 1/5-116, İbn Ebu Asım “sünnet 1/27 de tahric etmişleridir.
Elbani (Irvail Galil 6/34-38′de hadise nasen hükmünü verdi.
[430] Ebu Davud Kitabul Merasil sh 223, Taberi Tefsir 21/7, el-Maverdi Nüket ve’l Uyun 4/288-289.
[431] Bu hadisin tahrici saptanamadı.
[432] Havariler, İsa (a.s)’in ashabıdır. Elbiselerinin beyazlığından dolayı bu ismi aldıkları söylenir.
Peygamber (s.a.v.) Buhari’nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurmuştur:
“Zübeyr halamın oğlu ve ümmetimin havarilerindendir.”
Bu hadisten, havarilerin peygamberlerin en samimi ve özel dostları, olduğu anlaşılmaktadır. Bkz. Meanil Kur’an, 5/164-165 (Züccac)
[433] Bu hadisi, Darimi süneninde 1/731′de, Tirmizi Sünenin’de 5/172-177′de rivayet ettiler. Hadis Haris b. Abdullah el Avar’dan rivayet edilmiştir. Albani Şerhu’l Akidetü’t Tahaviye’ye yazdığı talik sh, 68′de bu hadisin, Harisu’1-Avar nedeniyle isnadında zaaf bulunduğunu ve Haris’in bazı hadis tenkidçileri tarafından yalan ile ittiham edildiğini söyledikten sonra bu güzel sözün aslen hadis değil de Ali’ye ait olma ihtimalini zikretti.
[434] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 124-154.
[435] Bkz. mecmua feteva. 4/475
[436] Yani Nisa Suresinin ayeti şirki, Allah’ın bağışlamayacağı hükmüne tahsis etmekte, şirk dışında kalan günahları ise, Allah’ın dilemesi ile takyid etmektedir.
[437] Zümer suresinin ayetinde tamim, yani Allah’ın tavbe edenlerin tüm günahlarını affedeceği umumi hükmü vardır. Itlak olması da, günahkarlar hakkında mutlak olması demektir.
[438] Tahkim olayından sonra, Hz Ali (r.a)’ye karşı gelip, başkaldı-ranlar. Daha sonra onlarca fırkaya bölünmüşlerdir. Hariciliğin temel ilkeleri şunlardır. Ali’yi, Osman’ı, Cemel Savaşma katılanlar, iki hakemi ve onların hükmüne razı olan herkesi tekfir ederler. Zarba idareciye karşı ayaklanmayı öngörürler. Ve büyük günahları işleyenlere kafir derler.
[439] Buhari 4/149′da ve Müslim 3/2118′de Ebu Said el- Hudri’den rivayet ettiler.
[440] Bu hadis Enes b. Malik ve Ebu Hureyre tarafından birbirine yakın lafızları ile rivayet edildi. Buhari – Kitabul Vudu 1/61, Müslim – ki-tabul Tahare 1/236, Ahmed – Müsned 2/239, Darimi – Sünen kitabul Vudu 1/189, Ebu Davud – Sünen Kiabut Tahare 1/263, İbn Mace Sünen Kitabu’t Tahare 1/175
[441] Bu durumda kişinin orucunun sahih olup olmaması konusunda fakihler ihtilaf etti. İbn Kudame Muğni’de (3/63) şöyle dedi.
Kişi cinsel ilişki halinde iken fecir doğar doğmaz, zekerini çekçe ne olur. Bu konuda ibn Hamid el-kadi şöyle dedi. Kişinin kaza ve kefaret vermesi gerekir, çünkü çekme de lezzet hasıl eden bir cimadir, dedi.
Ebu Haf da şöyle dedi. Bu durumu da kişiye ne kaza ne de kefaret gerekir. Ebu Harife ve Şafii de bu görüştedirler. Çünkü, nez’yani çekme, cimayı bitirmektir. Dolayısıyla cima ile ayn müteaala edilmesi gerekir. Aynı kişinin bulunduğu yere girmeyeceğine dair yemin emesi, ve yeminine mütakip oradan çıkması gibi.
Malik de şöyle dedi: Orucu batıl olur ancak kefaret gerekmez”
[442] Muhammed b. İdris eş- safii. Ebu Abdillah dört büyük fıkıh, imamından biri. Muhtelif konularda eserleri vardır.
Bunlardan en meşhurları “el-ümm”, “Ahkamu’l Kur’an” ve “er-risa-le’”dir. 204 yılında vefat etti.
[443] Malik b. Enes b. Malik. Dört imamdan biri ve Medine imamı. İbn Uyeyne şöyle dedi: “Malik Hicaz ehlinin en alimi ve zamanının hüccetidir”. İmam Ahmed b. Hanbel ise şöyle dedi: “Malik hadis ve fı-kıh’da imamdır” Kendisi Tabi-i Taiindendir. Muvatta’sı meşhurdu. 179 yılında vefat etti.
[444] Bu rivayeti Gazali, ihyaü Ulumüd Din (4/35) de zikretmiştir. Rivayete göre insanları bidat ile saptıran bir alim, daha sonra tevbe eder ve bundan sonra İslah için çalışır. Allah o dönemin peygamberine vah-yederek sözkonusu alime şöyle demesini buyurur:
“Eğer günahın benim ile senin aranda kalsa idi onlan bağışlardırm Fakat kullarımdan saptırıp da cehenneme gönderdiğin kimseler için nasıl olacak?” Hafız el-ıraki, bu rivayet hakkında sukut etmiş ve herhangi bir ta-lik’de bulunmamıştır.
[445] Ebu Ali el- Hasan . Ali el- Ehvazi. Döneminin Şam kıraat alimi. Hadis ile de meşgul olmuştu. Zehebi şöyle demiştir: Sıfatlar konusunda bir eser yazmıştırki, yazmasaydı daha iyi olurdu. Çünkü kitabını uydurma ve saçma rivayetlerle doldurmuştur. 447 yılında vefat etti.
[446] Haris b. Hişam b. Muğeyre. Ebu Cehl’in kardeşidir. Fetih günü müslüman oldu ve islam’ını güzeleştirdi. Cahiliye döneminde olduğu gibi, islam’da da şerefli ve saygıdeğer bir liderdi.
Ömer döneminde cihad niyetiyle Şam’a göç ederek, şehid oluncaya kadar orada kaldı.
[447] Süheyl b. Amr b. Abdi Şems. Kureyş’in hatibi, fasihi en şereflilerinden idi. Mekke’nin fethi günü müslüman oldu ve islam’ını güzel-leştirdi. Müslüman olduktan sonr a adamlarıyla beraber cihad için Şam’a çıktı. Gündüzlerini oruç, gecelerini de ibadet ile geçirirdi. Kur’an’ı her dinleyişinde ağlar idi. H. 18 yılında vefat etti.
[448] Safvan b. Ümeyye b. Halef. Fetih’den sonra müslüman oldu. Bazı hadisler rivayet etmiştir. Müslümanlığını güzel yaptı. Yermük savaşına katıldı. Cahiliye ve islam döneminde Kureyş’in en ileri gelenlerinden idi. H. 41 yılında vefat etti.
[449] İkrime b. Ebu Cehl Amr b. Hişam b. Muğeyre. Şerif, Reis ve Şehid. Babası Ebu Cehl öldükten sonra Mahzumaoğullarının reisliği İk-rime’ye geçti. Sonra Fetih yılı müslüman oldu. Ve müslümanlığını güzel yaptı. H. 15 yılında Yermük savaşında veya yine o yıl meydana gelen Ec-nadın vakasında şehid edildi.
[450] Amr b. As b. Vail b. Abdullah Zekası, dehası ve kurnazlığı ile meşhurdur. H. 8 yılda müslüman oldu. ve 43 yılında vefat etti.
[451] Müslim Kitabul iman 1/112
[452] Buhari, Tefsirul Kuran 5/227, Müslim, kitabut Tefsir, 3/2321
[453] “Kim teammüden bir mümini öldürürse onun cezası cehennemdir” ayeti kerimesi ile ilgili Buharı Sahihinde kitabut Tefsir (5/182) de Sa-id b. Cübeyr’den şöyle rivayet etti: “bu ayet konusunda küfelilerin ihtilaf etmeleri üzerine, ibn Abas’a giderek, o’na sordu.
tbn Abbas, bu ayetin, Kur’an’m en son indirilen ayetlerinden biri olduğunu ve kesinlikle nesh edilmediğini bildirdi”.
Bu hadisi Nesai de Tefsirinde 1/397 rivayet etti.
İbn Abbas’dan aynı görüşü daha başka bir çok kimse de sahih isnatlarla rivayet etmişlerdir.
Fakat Beğavi Mealimut Tenzil (l/465)’de şöyle dedi.
“Ehli sünnetin de içinde bulunduğu çoğunluğun görüşü, bir müslümanı teammüden öldürenin tevbesinin makbul olduğu görüşüdür. Çünkü cenabı Hakk şöyle buyurmuştur:
“Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra doğru yolda giden kimseyi bağışlarım” (Taha: 20/82)
“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışalamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar”. (Nisa: 4/48)
İbn Abbas’in görüşü ise, Adam öldürmekten kaçındırma cihetiyle teş-did ve mübalağa cihetiyledir” tevbe ettiği zaman Beğavi’nin dediği gibi ki cumhur’un görüşü budur- Katil tevbe ettiği zaman Allah onun bu günahını bağışlar. Çünkü tevbe ayetinin hükmü umumidir.
[454] Bu görüşleri “mesailul Fıkhiye (2/247)’de Kadı Ebu Yala zikretti ve birinci görüşün, yani katilin tevbesinin makbul olduğu görüşünün sahih olduğunu söyledi.
[455] Nisa suresi, 93 ayet şöyledir: “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona ga-zapetmiş, ona lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”
[456] Müslim – kitabul iman 2/150, Malik, muvatta, kitabul cihad 2-461, Ahmed, müsned – S 4- 308-330, Tirmizi, sünen, Kitabul Fedailul cihad 4/175, Nesai kitabul cihad 6/33.
[457] Ata b. Ebu Müslim Ebu Osman el-Horasani,Dara kutni o’nun için şöyle dedi. Bizzat sikadır. Fakat ibn Abbas’ı görmüş değildir. Yani müdellistir. 135 yılında vefat etti.
[458] Taberi Tefsirinde (9/315) tahric etti. 170
[459] Buhari, Kitabül istitabetül mümin, 8/49, Müslim kitabül iman 1/112.
[460] Zındık’ın tevbesinin kabulü konusundaki ihtilaf, haklarındaki islam hükümlerinin uygulanıp uygulanmaması konusundadır. Fakat Allah’ın onlara tevbelerini kabul etme konusu ayrıdır.
Birkaç kez irfidat eden veya zıdıkların tevbeleri konusunda fukaha ihtilaf etmişlerdir. Safiye göre tevbeleri kabul edilir. Malik, leys, ishak ve Ebu Hanife’den bir rivayete göre ise tevbeleri kabul edilmez.
[461] Muhammed b. Hüseyn b. Muhmmed b. Halef b. Ahmet el, Ferra. Ebu Yala el Kadı 5 h.y Hanbeli ulemasınn meşhurlarından. Ahkamus sultaniye, el- kifaye, el idde gibi eserleri vardır. 458 yılında vefat etti.
[462] Buhadisi buhari kitabul hudud 8/23, Müslim kitabut tevbe 3/218′de rivayet ettiler, Ahmed müsned 3/491, Ebu Davud Sünen – Kitabul Hudud 4/544′de rivayet ettiler.
Hadis şöyledir: Enes b. Malik şöyle dedi: Peygamber (s.a.v)’in yanındaydım. Adamın birisi gelerek,
“Ya Rasulallah ben haddi gerektirecek bir günah işledim, bana had uygula” dedi. O sırada namaz vakti girdi. Adam da peygamber (s.a.v), ile beraber namaz kıldı. Peygamber (s.a.v) namazı tamamladıktan sonra adam, peygamber (s.a.v)’e kalkarak,
“Ya Rasulallah, ben haddi gerektirecek bir günah işledim. Allah’ın kitabını bana tatbik et”, dedi. Peygamber (s.a.v)
“Az önce bizimle beraber namaz kılmadın mı?” buyurdu. Adam:
“Evet,” dedi. Bunun üzerine peygamber (s.a.v)
“Allah senin günahını bağışladı” buyurdu.”
[463] Maiz b. Malik el-Eslemi. Sahabidir. Zina etmiş sonra pişman olarak, gelip günahını itiraf etmiştir. Bunun üzerine peygamber (s.a.v) o’na recm uygulanmasını emretti ve recm edildi.
[464] Zina edip de suçunu itiraf eden Gamid’li kadının adının Sebia olduğu rivayet edilir.
[465] Hadis şöyledir. Maiz b. Malik peygamber (s.a.v)’e gelerek ben zina ettim, dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) yüzünü ondan çevirdi. Malik bu sözünü ısrarla üst üste dört kere tekrar edince, Rasulullah (s.a.v) o’nun recm edilmesini emretti. Recm esnasında, Maiz taşların acısını duyunca kaçmaya başladı. Fakat peşinden bir adam yetişerek, elindeki deve kemiğiyle vurup, onu öldürdü. Bu olay Rasuhıllah’a (s.a.v) bildirilince; “Onu bıraksaydmız olmaz mıydı” diye buyurdu.
Hadisi rivayet edenlenTirmizi, Sünen, Kitabul Hudud, 2/854 Tirmizi, Sünen, Kitabul Hudud 4/36, Ahmed, müsned. 5/216 Ebu Davud, Sünen, Kitabul Hudud, 4/573.
[466] Müslim Hudud: 23
[467] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 155-174.
[468] Abdullah b. Said b. Husayn el-Kindi Sika’dır. 257 yılında vefat etti.
[469] Muhammed b. Fadil b. Gazvan, İmam, Saduk, hafız Şiilik ile ittiham edilmiştir. Zehebi onun sahih hadis erbabı tarfından hüccet kabul edildiğini söyledi. Tefsir, Kitabı Zühd, siyam ve başka eserleri vardır. 195 yılında vefat etti.
[470] Huseyn b. Ubeydullah b. Urve en-Nahai sika ve fadıldır. 139 yılında vefat etti.
[471] Cami b. Şeddud el-muharibi. Sika’dır, 118 yılında vefat etti.
[472] Esved b. Hilal el-Muharibi. Tabiinin büyüklerindendir. Sikadır 84 yılında vefat etti.
[473] İbn Ebu Hatim bu rivayeti tefsirinin muhtelif yerlerinde nak-letmiştir. – Enam suresinin tefsirinde – Nemi suresinin tefsirinde ve Kasas suresinin tefsirinde.
[474] Sahabi, imam, fakih, müctehid. İsminin Abdurrahman b. Sahr olduğu rivayet edildi. En çok hadis rivayet eden sahabidir. 57 yılında vefat etti.
[475] Ali b. Hüseyn b. Ali b. Ebi Talib el Haşimi. İbadetinden dolayı kendisine Zeynül Abidin denilirdi. Tabiindendir. Vera, takva sahibi, alim ve abid idi. H. 94 yılında vefat etti.
[476] Zekvan’us-seman ez- Zayyaf. Bazı sahabelere yetişti ve onlardan hadis rivayet etti. Sika’dır 101 yılında vefat etti.
[477] Muhammed b. Ka’b b. Selim el-Karzi Tabiindendir. Görmediği insanlardan rivayetler nakletmiştir. Acluni, O’nun sika olduğunu söyledi. Zehebi de o’nun tefsir imamlarından biri olduğunu bildirdi. 108 yılında vefat etti. Başka bir tarihte vefat ettiği de söylendi.
[478] Muhammed b. Müslim b. Ubeydullah, Ebu Bekr Zühri el-Me-deni. Şam’da ikamet etti. Büyük imamlardandır. Zamanının hafızı idi. 124 yılında vefat etti.
[479] İkrime b. Abdullah. Allame, müfessir, Hafız, Ebu Abdullah 104 yılında vefat etti.
[480] Zeyd b. Eşlem el-Adevi. El-medeni. Fakih, imam, hücet, Kud-ve. İlmiyle amil ulemadan idi. 136 yılında vefat etti.
[481] İbn Ebi Hatim bu rivayeti tefsirinin muhtelif yerlerinde nakletti: Enam suresinin tefsirinde (896-898), Nemi suresinin tefsirinde (438-440), Kasas suresinin tefsirinde (443-445)
[482] Muhammed b. Uzeyz b. Abdillah el- Eyli. Sika, Saduk ve zayıf olduğu konusunda çeşitli görüşler vardır. İbn Hacer, Takrib’de “O’nda zayıflık vardır”, dedi. 268 yılında vefat etti.
[483] Selame b. Ruh b. Halid b. Akil ibn Hacer Takrib’de o’nun için “Saduk ancak evhamlıdır”, dedi. 198 yılında vefat etti.
[484] Ukeyl b. Halid b. Akil el-Eyli.Saduk’tur. İbn Hacer, Takrib’de o’nun “sika” olduğunu söyledi. 144 yılında vefat etti.
[485] Ukbe b.Amir el- Cüheni. Sahabi, alim, karii, fasih, fakih ve şair. 58 yılında vefat etti.
[486] İbn Ebu Hatim “Enam suresinin tefsiri (sh, 906-907′de) tahric etti.
[487] İbn Ebu Hatim bu rivayeti tefsirinde üç yerde zikretti. Enam suresinin tefsiri sh 907. Nemi suresinin tefsiri sh. 443, Karas suresinin tefsiri sh, 447-449.
[488] Enes b. Malik b, Nadr. Peygamber (s.a.v)’in arkadaşı ve hizmetçisi. İmam, Müftü, karii, muhaddis, H. 93 yılında vefat etti.
[489] Şakik b Seleme el-Esedi. Ebu Vail el- Kufi. Büyük imam. Peygamber (s.a.v)’e yetişti fakat göremedi. İlim ve amel’de imam idi. 82 yılında vefat etti.
[490] Bkz. Tefsir ibn Ebi Hatim. Tefsiru suretil Enam, sh. 907-908. Tefsiru sureti’n Nemi sh, 443-445, Tefsiru suretil Kasas. sh 449-451
[491] İbn. Ebi Hatim’in isnadı şöyledir: Haddesena Abdullah b. Süleyman, sena el- Huseyn b. Ali b. Mehran, sena Amir b. Furat, an Esbat, an Süddi.
[492] İbn Ebi Hatim ve Tefsiru suretul Kasas,(451-452)’de tahric etti.
[493] İbn Abbas’ın peygamber (s.a.v.)’den rivayet ettiği hadis şöyledir. “Allah (c.c) iyilik ve kötülüğü yazıp, sonra bunu beyan etti. Kim bir sevap işleyip, sonra bunu yapmazsa, Allah kendi katında ona bir sevap yazar. Eğer niyet ettiği o sevabı yaparsa Allah kendi katından ona on sevaptan yediyüz sevaba kadar ve daha çok sevap yazar. Kim bir kötülüğe niyet ettikten sonra, onu yapmazsa Allah ona da kendi katında tam bir sevap yazar. Kişi niyet ettiği bu kötülüğü yaparsa, ona bir kötülük günahı yazılır.”
Hadisi, Buhari sahih “Kitab’ul Rekaik (7/187) de, Müslim, sahih Kitabul iman (1 /118)’ de zikrettiler.
[494] Ebu Hureyre’nin hadisi de İbn Abbas’ın hadisiyle aynı anlamdadır. Müslim Sahih’inde kitabul iman (sh 117) de zikretti.
[495] Cündeb, Cünade el-Gıfari ilk müslümanlardandır. Peygamber (s.a.v)’in ashabının şn seçkinlerinden alim, abid, zahid, mücahid bir zat idi. Kınayanın kınamasından çekinmeden, hak sözü her yerde söylerdi. H. 32 yılında vefat etti.
Ebu Zerr’in hadisi şöyledir. Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah şöyle buyuruyor: kim bir iyilikle gelirse ona bunun on katı sevap vardır ve daha da arttırırım. Kim de bir kötülükle gelirse onun cezası da, aynısı ile bir kötülüktür veya bağışlarım. Kim bana bir karış yaklaşırsa,ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben koşarak giderim. Kimbana şirk koşmadığı halde, dünya dolusu günah ile gelse, ben onun günahlarının aynısına mağfiret ile gelirim” Hadisi, Müslim, kitabu’z-zikr ve dua ve’t-tevbe ve’1-istiğfar (3/2068) Ahmed , Müsned 5/148′de, İbn Mace kitabul edeb 2/1255′de rivayet ettiler.
[496] Abdullah b. Amr b. As Peygambar (s.a.v)’in arkadaşı. İmam ve abid. İlim ve amel önderi. Sayısız faziletlerin sahibi. H. 65 yılında vefat etti.
[497] Hadisi, Buhari kitabu’s savm 2/245, Müslim Kitabus siyam 1/812′de
[498] Ebu Hureyre’den Ahmed, müsned 2/263′de Beyhaki Süne-nü’l Kübra, 4/293′de rivayet ettiler. Sahihül Camius sağir’inde Albani bu hadisi “Sahih” kabul etti.
[499] “İylikler on katı ile değerlendirilir” ziyadesi olmaksızın bu hadisi Ebu Eyyub el-ensari’den Müslim Kitabu’s-siyam 1/822′de, Ebu Davud Sünen. Kitabu’s-savm: 2/812, İbn Mace Sünen Kitabu’s-sıyam 1/547, Tirmizi sünen kitabu’s-savm 3/132′de rivayet ettiler. Ziyadeli hali ile de, Sevban’dan İbn Mace, Kitabu’s-siyam 1/547′de rivayet etti.
[500] Uzun miraç hadisinden. Bu hadisi Müslim Sahih’inde Kitabu’l-iman: 1/147′de rivayet etti.
[501] Ebu Hureyre’den bu hadisi rivayet edenler Buhari sahih’inde kitabu’1-iman 1/8 Müslim Sahihinde kitabu’1-iman 1/63.
[502] Ebu Davud, Süleyman b.Eşas, imam, sünnet önderi, büyük hafız, es-Sicistani. Hadis ilminde otorite olmakla beraber fıkıhta da imamdı. Yazdığı eserlerle bunu ispat etmiştir. En önemli eseri ise sünen-dir. 275 yılında vefat etti. Bu hadisi sünen, kitabul Edeb 5/310′da rivayet etti.
[503] Tirmizi, Muhammed b. İsa. Hafız, imam. Hadis ilminde otorite. 279 yılında vefat etti. Bu hadisi, sünen’inde kitabu’d Daavat, 5/468′de rivayet etmiştir.
[504] Ebu Abdurrahman, Ahmed b. Şuayb b. Ali el-Horasani en- Nesai büyük hadisçi ve imam sünen, tefsir ve duafa gibi önemli eserleri vardır. 302 yılında vefat etti. Nesai bu hadisi Kubra’da kitabu’n nuat 4/401 ‘de rivayet etti.
[505] Amr b. Asım b. Ubeydillah el, Kilabi Hafız. Buhari’nin büyük şeyhlerinden biridir. 213′de vefat etti.
[506] Hadis’in tamamı şöyledir:
“Zina eden, zina ederken, mümin olarak zina etmez; hırsızlık yapan, hırsızlık yaparken mümin olarak hırsızlık yapmaz; Şarap içen şarab içerken mümin olaak şarap, içmez”
Ebu Hureyre buna şunu da ilave ediyordu:
“Şerefli bir kimse yağmalarken, mümin olarak yağmalamaz.”
Buhari, Kitabul Mezalim, 3/107. Müslim, Kitabu’l iman 1/76.
[507] Buhari Sahih’inde kitabul cihad ve’s-siyer 3/223′de rivayet etti.
[508] Ahmed, müsned 2/69, Tirmizi, Sünen, Kitabu’n Nüzür ve’l Ey-man 4/110. Hakimi Müstedrek, Kitabul iman 1/65, Beyhaki, sünen, kitabul Eyman 10/29.
[509] Ebu Bekir’in hadisi iki yoldan gelmiştir.
Birinci yol: Suyuti Camiu’s-Sağir’de zikretti. O’nun Hakim ve Tir-mizi’ye nisbet ettiği bu hadisi Albani Daifu’l sağir’de zayıf kabul etti.(502)
İkini yol: İbn Hibban, Mecruhin 3/130, Darakutni, ilel, 1/191, Ebu Na-im ilel, 7/112, Hadis’in isnadında geçen Yahya b. Kesir, Zayıftır.
[510] Müslim, Kitabul iman, 1/55.
[511] Ebu Davud, Sünen, Kitabul Cenaiz 3/486, Hakim, müstedrek, Kitabul Cenaiz 1/503.
[512] Ebu Hureyre’nin hadisinden Buharı, Kitab’ul Rikak-7/204 Kitabul ilim 1/33
[513] Müslim’de Ebu Hureyre ve Ebu Said’den Kitabu’l iman (l/57)’da tahric etti.
[514] Müslim, Ubade b. Samit’ten, Kitabul iman’da tahric etti
[515] Enes b. Malik’in hadisini Buhari, Kitab’ul ilim’de tahric etti.
[516] Bu hadis Ebu Hureyre’den rivayet edilen uzun hadisin bir bölümüdür. Kitabul iman 1/59-61
[517] Müslim, Utban b. Malik’den tahric etti. Kitabu’l iman. 1/61-62.
[518] Ebu Zerr’in hadisinin bir bölümüdür. Buhari, Kitabul Libas 7/43-44. Müslim, Sahihinde, Kitabul iman 1/95.
[519] Cabir b. Abdullah’tan Müslim, Kitabul iman 1/94. Ahmed, Müsned, 3/345
[520] Bu hususa delalet eden birçok hadisten biri de Enes b. Malik’den rivayet edilen şu hadistir:
“La ilahe illallah diyen, cehennemden çıkarılır. O kişinin kalbinde bir arpa tanesi ölçüsünde hayır vardı. Sonra cehennemden la ilahe illallah, diyen birisi daha çıkarılır ki onun kalbinde de zerre ölçüsünde bir hayr vardı” Müslim, Kitabul iman: 1/182
[521] Fatıme bt. Münzir” den rivayet edilen, kabir sorgusuyla ilgili hadisten bir bölüm. Buhari, Kitabul İtisam 8/141.
[522] Ebu Nuaym, el-Hilye 5/33. Zehebi, Siyeri A’lam 5/298 Hadis,
Garib’dir.
[523] Kimlik hadisi özetle şöyledir:.
99 sicil defteri kadar çok günahı olan bir adamın tüm bu günahları ile şehadet kelimesi tartılır ve şehadet kelimesi ağır basarsa
Hadisi Ahmed, Müsned 2/213, İbn Mace, Sünen, Kitabüz Zühd 2/1437, İbn Mace, Sünen, Kitabul iman 5/24′de rivayet ettiler. Tirmizi: Bu hadis hasen, garib’dir, dedi.
[524] Daha önce tahricini verdiğimiz Cabir b. Abdullah’ın hadisi.
[525] Rafi b. Mihran. İmam. Karii, Hafız ve Müfessir. Ebu’l Aliye. Tabiinin büyüklerinden. Gençliğinde Rasulullah’ı (s.a.v) gördü. Fakat Ebu Bekir döneminde müslüman oldu. 93 yılında vefat etti.
[526] Mukatil b. Süleyman b. Beşir el- Ezdi el- Horasani. Yalanlanmış ve terkedilmiştir. “Tecsim” mezhebinden olmakla ittiham edildi. “Necadirut Tefsir, Tefsirul Kebir, Nezairul Kuran” gibi eserleri vardır. 150 yılında vefat etti.
[527] Bkz. Zadul mesir 1/108
[528] Bkz, Zadul mesir, 8/422-423.
[529] Bkz. Mealimut Tenzil 4/424.
[530] Rebi b. Enes b. Ziyad el-Bekri. Takrib’de, sadufc’tur, denildi. Şiilikle ittiham edilmiştir. 139 yılında vefat etti.
[531] Rebii b. Haysem b. Aiz. İmam, Kudve, abid, Ebu Yezid es-Sev-ri, Peygamber (s.a.v)’in dönemine yetişti ve ondan irsalde bulundu. Zühd, Vera, takva ve ilmi ile meşhudur. 65 yılında vefat etti.
[532] Muhammed b. Saib b. Bişr el-Kelbi. Allame ve müfessir.
Zahebi şöyle dedi: Ensab konusunda baş idi. fakat şii olması nedeniyle hadisleri terkolunmuştur. “Tefsir, Nasihu’l Kür’an ve mensuhihi” gibi eserleri vardır. 146 yılında vefat etti.
[533] Kada Rabbük, Vassa Rabbük’tür diyenler: İbn Mesud, ibn Abbas, Übey b. Ka’b ve Dahhak b. Müzahim’dir.
[534] Bu görüşü dile getirenler: Abdullah b. Mesud, Rebii b. Enes ve Mücahid’dir.
[535] Bu söz Mücahid’e aittir: Mücahid “Allah görür fakat kimse o’nu göremez”, diyordu.
Ruyet ayetini ise, Allah’ın rahmet ve sevabını beklemek olarak tefsir etmiştir.
[536] Ru’yet ayeti kıyamet suresinin 22 ve 23. ayetleridir. “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır.”
[537] Nebe: 78/23
[538] Abd b. Humeyd. İmam, Hafız ve Hüccet.Sika ve sebttir. “Tefsir” ve “müsned” gibi eserleri vardır. 249′da vefat etti.
[539] Abdurrahman b. Mehdi b. Hassan. Hadis tenkidi alimi, ilim ve amel’de imam, 198.yılında vefat etti.
[540] Abdulhamid b. Abdurrahman el-Hammani. Hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları onu zayıf kabul ederken, bazıları sikadır demişlerdir. Takrib’de ise “Saduktur, hata eder” denildi. Ebu Davud onun mürcilik mezhebinin davetçilerinden biri olduğunu söylemiştir. 202 yılında vefat etti.
[541] Nadr b. Abdurrahman Ebu Ömer el-Hazzaz. Ahmed ve Dare Kutni O’nu zayıf kabul ettiler. Buhari de O’nun zayıf ve zahibu’l-hadis olduğunu söylemiştir. Takrib’de ise onun için metruk denildi.
[542] İbn Ebi Hatim Tefsirinde.
[543] Bak. Tefsiru Hasanu’l-Basri. 1/106.
[544] Muhammed b. Muhammed, zeyd b. sabit el-ensari’nin kölesi, Sika’dır. İkrime ve Said b. Cübeyr’den rivayet etti. O’ndan da İbn İshak rivayet almıştır.
[545] Tercemesi saptanamamıştır.
[546] Süreye b. Yunus b. İbrahim imanii Hafız Abid imamlardan idi. 230 yılında vefat etti.
[547] Tercemesi saptanamamıştır.
[548] Ebu Bekr. b. Ayyaş b. Salim el- Esedi. Karisi, Fakih, Muhad-dis, Şeyhul islam, Allame Abid ve sika. 193′de vefat etti.
[549] Yahya b. Eyyub b. Ebu Zera. Sika 160′da vefat etti.
[550] Abbad b. Mansur en- Naci. Ebu Hatem O’nun için zayıftır, hadisi yazılır, dedi. Takrib’de o’nun saduk olduğu ve kederiyyeye mensup olmakla ittiham edildiği bildirildi. 152 yılında vefat etti.
[551] Ahmed b. Sinan b. Esed b. Hibban. İmam, Hafız. Zamanının hadis imamı. Takrib’de: “o, sika hafız’dır” denildi. 256 yılında vefat etti.
[552] Süleyman b. Mihran el, E&edi. Sika. Fakat tedlis ve irsal yapardı. İbadet’ve zühd ehlinden. Alim. 148′de vefat etti.
[553] Mesud b. Malik Ebu Rezin el- Esedi el- Kufi. Tabiinden sika ve fadıl’dır. 85 yılında vefat etti.
[554] Isa b. Abdillah b. Mahan et-Temimi, Ebu Cafer er-Razi. Hadis-konusunda kavi değildir ve teferrüd ettiği hadisler hüccet olamaz. Kur’an tefsiri konusunda alimdir. 260 yılında vefat etti.
[555] Selam b. Miskin b. Rebia el-Ezdi. Sika’dır. 167 yılında öldü.
[556] Bkz: Tefsiru ibn Ebi Hatim 1/251.
[557] Şeyhu’l islam ibn Teymiyye’nin kendisi.
[558] Kıyamet gününde peygamber (s.a.v)’in şefaat edip, şefaatinin kabul edileceğini bildiren uzun hadis Buhari, Kitabu’t Tevhid 8/200-202, Müslim, Kitabu’l iman 1/182-184.
[559] Hadis Buharı, Kitabu’t Tıb. 7/32.Tirmizi, kitabu’t Tıb. 4/386.
[560] Cehmiyye: Cehm. b. Safvan’ın tabileri Allah’ın isim ve sıfatlarını inkar ederler, insanın fiilerini işlemeye mecbur olduğu, cennet ve cehennemin fani olduğu ve imanın sadece kalbi bir bilgi olduğu gibi sapık görüşlere sahiptirler. Bkz. el-Fark beyne’l Furuk (Abdulkahir el-Bağdadi) sh 108.
[561] Hüzeyliye: Ebu Huzeyl’in tabiileri. Allah’ın makduratının fena bulacağı gibi sapık bir düşüncenin gereği olarak cennet ve cehennemin de fani olacağına inanırlar. Bkz. Abdulkahir el, Bağdadi’nin: “el-Fark bey-nel Furuk” isimli eseri sh. 85-93.
[562] Bu konuda bilgi için Bkz. Hadil Ervah ila Biladil Efrah (ibn Kayyım) sh 253-254. Şerhul Akidetu’t Tahaviye (ibn Ebi’l izz el Hanefi)
[563] Bu kiraati: “Hatiatuhu” şeklinde çoğul okuyan kariler şunlardır: Nafi el- Medeni ve Ebu Cafer Yezid b. Ka’ka’ el- Mahzumi el-Me-deni. Diğer kariler ise tekil okumuşlardır.
[564] Tirmizi, Tefsirul kur’an 5/434. Ahmet, Müsned. 2/298, İbn Ma-ce, Kitabuz-zühd 2/418
[565] Nahiv imamı, Ebu Ali, Hasan b. Ahmet el-Fars çeşitli eserleri vardır. Zehebi. O’nun eserlerinin çok faydalı olduğunu ve kendisinin mutezile’ye meyyal olduğunu söylemiştir. Hüccet, idah ve et-tekmile gibi eserleri vardır. 377′de vefat etti.
[566] Bunu Ebu Ali el- Farisi’den ibn Cevzi zikretti.(Zadul mesir,1/108)
[567] Bu görüşte olanlardan biri de Mücahid’dir. Bkz, tefsiru müca-hidsh,398
[568] Bkz. Züccaz, meani’l Kuran 3/119.
[569] Hariciler ve Mutezile, Peygamber (s.a.v.)’in büyük günah işleyenlere şefaat etmeyeceği ve fasıklann ebedi olarak cehennemde kalacakları görüşündedirler.
[570] Bu konudaki birçok örnekten biri de Nisa suresinin 18. ayeti ke-rimesidir:
“Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca “Ben şimdi tevbe ettim.” diyen ve kafir olarak ölenler için tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlanmıştır.”
[571] İbn Cevzi, Zadu’l mesir (4/25)’de zikretti.
[572] İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları: 175-204.