Posted by Zahid in islami sohbet on 23-08-2010

İslam, kendi toplumsal yapısının esasına kardeşliği koyar. Kardeşliği ise sadece hukukî bir olgu olarak değil, imanî bir olgu olarak değerlendirir.

Kişi imana eriştiğinde eğer aynı ana rahmini paylaştığı kimse imana erişmemişse iman onların rahim bağını anlamsız kılar.

Müslümanın Müslümana kardeş olması demek,
son tahlilde, kardeşini kendisine tercih etmesi (isâr) demektir.

 

 
İnsanlar Allah’ın kullarıdırlar; imana eriştiklerinde kardeş olurlar. Diğer bir deyişle; iman, onları ‘kardeş’ oldurur. Bu anlamda kardeş olmak, bir şuur ve irade halidir. İnsan bu hali doğuştan getirmez. Doğuştan / tabiattan gelen kardeşlik (karındaşlık) şuur ve irade gerektirmez, zorunludur. Kişi imana eriştiğinde eğer aynı ana rahmini paylaştığı kimse imana erişmemişse iman onların rahim bağını anlamsız kılar. Nuh (as) ile oğlunun bağını anlamsız kıldığı gibi: “O senin ailenden değildir.”¹ Bedir’de, Uhud’da karşı karşıya gelen mü’min ve müşrik kardeşler (!) gibi.

 

Kardeşliği bir şuur ve irade hali kılan şey imanın bizatihi kendisidir. Bu açıdan Müslümanlar arasındaki kardeşlik, akide temeline dayanan bir kardeşliktir. Zira Allah-u Teâlâ Hucurat Suresinin meşhur 10. ayetinde “Mü’minler ancak kardeştirler” yahut “ancak mü’minler kardeştirler” buyurarak bu durumu açıkça ifade eder. Diğer taraftan bu durum bize şunu da gösterir ki kişi ile imana dair meseleler arasında kurulması gereken bağlardan biri ve belki en önde gelenlerinden birisi kardeşlik bağıdır. Onun içindir ki Kur’an’ın pek çok yerinde ve Rasûlallah’ın (sav) sünnetinde bu bağa işaret ediliş, kardeşliği pekiştiren her şey emredilmiş, zayıflatan ve kesen her şey yasaklanmıştır.

 islam, islami, islami sohbet, islami chat, islam sohbet, dini sohbet , islam nurum, nurdua, din sohbet, din chat, asya sohbet, sohbet, chat, aysimam, nur muhabbet, muslumanlar, islami portal, islam sevgisi, sevdasi, muhabbet

Posted by Zahid in Genel on 23-08-2010

Bütün âlemler, kendileri için ‘Rahmet’ olarak gönderilen Yüce Peygamber Aleyhisselatu Vesselam’ın mübarek veladetinin yıldönümüne büyük bir aşk ve heyecan içinde hazırlanmaktadır. Eğer kulaklar duyabilse, gözler görebilse, gönüller hissedebilse, kalpler algılayabilseydi; görünen ve görünmeyen âlemlerin canlı ve cansız varlıklarının bir düğün telaşı içinde, bir bayram coşkusuyla o mübarek gün için sevinç ve neşe içinde merasim yaptıklarına şahid olunabilirdi belki. Gözlerimizin önündeki perdeler kaldırılsaydı ve kulaklarımızın işitme algısı değişseydi eğer, belki her varlığın kendi lisanıyla ‘Rahmeten li’l–Âlemin’ olan Peygamberi gönderdiği için Rablerine hamd ettiğini duyar ve bunun için kendilerine öğretildiği şekilde secde ettiklerini görebilirdik.
Bir Kutlu Doğum yıldönümüne daha ulaştırdığı için Rabbimize hamd olsun. Rabbimize hamd olsun diyoruz, çünkü Habibullah Aleyhisselatu Vesselam’ın mübarek veladetiyle sevinmek, Ona (s.a.v) olan sevgimizi ve bağlılığımızı göstermek, Ona (s.a.v) ve âline salâvatlar getirmek, bu mübarek günler vesilesiyle etkinlikler düzenlemek, hayırda bulunmak, yetimleri sevindirmek, muhtaçlara yardım eli uzatmak ve diğer hayır–hasenatın hepsi, uhrevi mükâfatlar ve dünyevi mutluluklara ulaşma yolunda rahmetin ta kendisidir bizim için…
Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın âlemlere rahmet oluşu, sadece Onun (s.a.v) 63 yıllık mübarek ömrüne has, bir dönemle sınırlı, bir asra sıkıştırılmış bir rahmet değil; bilakis kıyamete kadar, hatta insanların tekrar diriltileceği güne, cennetlik ve cehennemlik olanlar birbirlerinden tamamen ayrılıncaya kadar ve ötesindeki sonsuz hayatta da devam eden bir rahmettir çünkü… Bu nedenle senede bir gün de olsa, yoğun bir şekilde Onunla (s.a.v) hemhal olmak, Onu (s.a.v) yaşamak, Onu (s.a.v) konuşmak, Onu (s.a.v) teneffüs etmek, Onu (s.a.v) hissetmek ve insanlara Onu (s.a.v) tanıtmak, amel bakımından bize büyük hayırlar kazandırmakta ve en küçük bir sevaba ihtiyacımız olduğu Diriliş Günü’nde Onun (s.a.v) şefaatine nail olma ümidi vermektedir bizlere… İşte bütün bunlardan dolayı, Onun (s.a.v) âlemlere rahmet oluş vasfı devam etmekte ve bu rahmetin bizi her an kuşattığını hissetmekteyiz.
İşin bir diğer boyutuna baktığımızda ise, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ı senede bir günle veya yılda bir hafta ile yaşamanın, konuşmanın, teneffüs etmenin yeterli olmayacağını hepimiz biliyoruz.
Evet, Kutlu Doğum kutlamaları yaptığımız günlerde, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ı dağarcığımızdaki en güzel kelimeleri kullanarak inşa ettiğimiz şiirlerle sevdiğimizi dile getireceğiz. En güzel na’tlarla Onu (s.a.v) övecek, Onun (s.a.v) vasıflarını övgü dolu sözlerle methedeceğiz. En duygusal ve en edebi yazı ve nesirlerle Ona (s.a.v) olan sevgimizin sonsuzluğunu, bağlılığımızın sınırsızlığını izaha çalışacağız. Duygularımız galeyana gelecek, gözlerimiz yaşlara boğulacak, kalplerimiz incelecek Onun (s.a.v) ismi anıldığında ya da hayatından kesitler anlatıldığında…
Doğrusu budur ve böyle olması gerektiği muhakkaktır. Çünkü O, hayatımızın tam orta yerinde durması gerekendir ve hayatımızın her anı, yaptığımız her şey, tavırlarımız, davranışlarımız, ibadetlerimiz, İslamî ahlak ve kişiliğimiz, aile yaşantımız, hâsılı her şeyimiz Onun (s.a.v) merkezdeki konumuna göre belirlenmelidir.
Ama bunun böyle olmadığını, çoğumuzun Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ı kendisine mihver edinemediğini, hayat yolculuğumuzda Onun (s.a.v) sünnetini kendimize şemsiye yapmadığımızı veya yapamadığımızı üzülerek kabul etmek zorundayız. Bu nedenle Kutlu Doğum günlerini, Onun (s.a.v) hayatımızdaki merkez olma konumunu sürdürüp sürdürmediğimize dair bir durum tespiti ve tahlili yapmak için bir fırsat olarak görmeliyiz. Ona (s.a.v) olan sevgi ve bağlılığımızı, Onu (s.a.v) takip edip etmediğimizi, emanetlerine ne kadar sahip çıktığımızı, Onu (s.a.v) ne kadar dinleyip nasihatlerine uyduğumuzu test edip sınamamız gereken günler olmalıdır, bu mübarek günler… Hayatımızda terk ettiğimiz sünnetleri hatırlayıp yeniden ihya etmek için bu günden daha güzel bir gün olamaz, biz Müslümanlar için…
Örneğin; Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ı sevdiğimizi söylüyoruz canımızdan, malımızdan, evladı ıyalımızdan, ana–babamızdan daha çok… Bu büyük sevgimizin hayatımızdaki tezahürleri, bunun ispatı olabiliyor mu acaba, hiç düşündük mü?
Sevgi, bir iddiadır ve her iddia gibi bu da ispata muhtaçtır. Mesela sabah kalkışımızdan, tekrar yatağımıza uzanıp uykuya dalıncaya kadar Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’a günlük hayatımızda ne kadar yer verdiğimizi tefekkür edelim. O büyük sevgimizle orantılı bir manzara çıkar mı acaba karşımıza?..
Geçim ve iaşe peşinde koşturduğumuz, günlük meşgalelerle zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız ve yorgun bir şekilde yatağımıza uzandığımızda, Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’dan ne kadar uzak yaşadığımızı idrak edip hayatımızda bir şeylerin eksikliğini hissedebilecek miyiz acaba? Ve bu eksikliğin hem dünyamızı hem de ahiretimizi etkileyecek kadar büyük bir şey olduğunu anlayıp süratle Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’a dönüş yapmamız gerektiğini anlar mıyız, o kısa tefekkür anında…
Farzımuhal o büyük sevgimizi, sahabe içinden herhangi birisinin sevgisiyle kıyas ettiğimizde, iddiamızı ispatlayacak delillerden yoksun olduğumuzu kabul eder miyiz ve bu kabulümüz, bizi vicdanen rahatsız edip kalbimizi teessür içinde yakar mı gerçekten?
“Kanım, ruhum, malım, canım, anam–babam sana feda olsun” diyoruz en gür sesimiz ve en samimi duygularımızla… Peki, ‘feda olsun’ dediğimiz şeylerin feda edilmesi istendiğinde, gereken fedakârlığı ve teslimiyeti kalp huzuru içinde gösterebileceğimizi iddia edebilir ve bu iddiamızı da ispatlayabileceğimizi gösterebilir miyiz zamanı geldiğinde?
Örneğin Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam için hiç düşünmeden feda edeceğimizi söylediğimiz malımızın tamamını değil, sadece cüzi bir kısmını fakirlere, yoksullara, dul ve yetimlere, muhtaçlara ayırabildiğimizi söyleyebiliyor muyuz gönül rahatlığı içinde? Ya da bu ayırdığımızı sağ elimiz verirken, sol elimiz görmeyecek kadar mütevazı, insanları rencide etmeyecek ve başa kakmayacak şekilde elimizden çıkarabiliyor muyuz, sünnetin bize öğrettiği şekilde?
Komşumuzun halinden haberdar mıyız ve kendimiz sırtı pek, geçimimiz yerinde, karnımız tok bir şekilde sıcacık yatağımızda yatarken; hemen yanı başımızdaki, karşımızdaki, alt veya üstümüzdeki komşumuzun aç mı, tok mu; giyecek elbisesi var mı, yok mu; hasta mı, sağlıklı mı; kocası var mı, yoksa dul mu; evde yaşayan çocukların babaları var mı, yoksa yetim mi; evi sıcak mı, soğuk mu; genç mi, yaşlı mı, kendisine yetebiliyor mu, yoksa bakıma muhtaç mı olduğundan ne kadar haberdarız acaba? Oysa Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam; “Cebrail bana komşu hakkında o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya vâris kılacağını zannettim” demiştir.
Farz edelim ki, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam şu an aramızda yaşasaydı ve Tebük gibi bir sefer için Müslümanların yardım etmesini isteseydi, kaçımız Hz. Ebubekir Radıyallahu anh gibi malımızın hepsini ortaya koyup “Aileme Allah ve Resulünü bıraktım” diyebilirdik? Ya da içimizden birileri Hz. Ömer Radıyallahu anh gibi malının yarısını ortaya bırakır mıydı hiç düşünmeden, içlerinde hiç sıkıntı duymadan, gözleri ortaya bıraktıkları malın ardından bakakalmadan?
Çok gerilere gitmeye gerek yok aslında… Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın şahs–ı manevisi hükmünde olan bir yapı içinde yapacağımız her türlü hizmet ve fedakârlık, Ona (s.a.v) olan sevgi ve bağlılığımızın ölçüsünü de ortaya koymada bir mihenk taşıdır bir bakıma… Bu bakımdan içinde bulunduğumuz yapı içindeki fedakârlığımızı, hizmetlerimizi, itaatimizi, koşturmamızı, verilen görevleri hakkıyla yerine getirişimizi, infak, bağış ve sadakalarımızı vs. gözden geçirdiğimizde, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam için söylediğimiz sevgi ve bağlılık cümlelerinin ne kadar doğru olduğunu anlayabiliriz… Çünkü Rabbimiz; “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de…” diye buyurarak emir sahiplerine olan itaati, Allah’a ve Resulü’ne olması gereken itaat ile birlikte zikretmiştir.
Evet; sevmek, sevdiği gibi olmaktır. Sevmek, sevdiğinin hatırını bütün hatırlardan üstün tutmaktır. Sevmek, sevdiğinin gösterdiği yola tereddütsüz bir şekilde girmektir. Sevmek; bağlılıktır, fedakârlıktır, sevdiğinde yok olmaktır. Kısacası Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ı sevmek; Onun (s.a.v) üzerine şiirler yazmak, kasideler söylemek, edebi yazılar yazmak değildir sadece… Onu (s.a.v) sevmek, Onun (s.a.v) yolundan yürümektir. Onun (s.a.v) ayak izlerini takip ederek hayatına çeki düzen vermektir. Onu (s.a.v) sevmek, Onun (s.a.v) ahlakıyla ahlaklanmaktır. Kısacası Onu (s.a.v) sevmek, mübarek sünnet–i seniyesine uymaktır.
O halde komşularımızla münasebetlerimizi, akrabalarımıza gösterdiğimiz sıla–i rahmi, çocuk ve eşlerimize davranışlarımızı, arkadaşlarımız ve Müslüman kardeşlerimizle diyaloglarımızı, kısacası geçmiş ve şimdiki hayatımızı Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın hayatıyla kıyaslayıp gelecekte nasıl olması gerektiği konusunda dersler çıkarılması için bir fırsat olmalıdır Mevlid Kandilleri… Eğer olmazsa, göstereceğimiz sevginin, bağlılık yeminlerinin, sevda şiirlerinin, doğumundan dolayı yaşadığımızı söylediğimiz mutluluk ve sevincin sözlerden öteye bir manası kalmayacaktır. Söyleyeceğimiz sözler, dilimizden dökülüp duvarlara çarpıp dönen, ama kalplerimize inip tesir etmeyen süslü kelimeler olarak kalmaktan öteye bir anlam taşımayacaktır ne yazık ki…
Hayatımızı Sünnet–i Seniyye ile yeniden ihya etme dua, dilek ve temennisiyle…
                                                                                                                                                                             islam, islami, islami sohbet, islami chat, islam sohbet, dini sohbet , islam nurum, nurdua, din sohbet, din chat, asya sohbet, sohbet, chat, aysimam, nur muhabbet, muslumanlar, islami portal, islam sevgisi, sevdasi, muhabbet

Posted by Zahid in islami sohbet on 23-08-2010

1.BİR HADİS, BİZLERE RAMAZAN SONRASINI DÜŞÜNDÜRMEKTEDİR.
MEÂLİ ŞÖYLEDİR:- ALLAH İÇİN YAPILAN İŞLERİN EN MAKBULÜ, DEVAMLI OLANIDIR.
İSTERSE O DEVAMLI İŞ AZ OLSUN.

2.DİYELİM Kİ, BİR İNSAN RAMAZAN BOYU BEŞ VAKTİNE BEŞ DAHA İLÂVE ETMİŞ,
ELİNDEN TESBİHİNİ, BAŞINDAN TAKKESİNİ DÜŞÜRMEYEN BİRİ HÂLİNE GELMİŞ;
AMA BU TİTİZLİK VE DİKKAT, SADECE RAMAZAN AYINA MAHSUS KALMIŞ,
RAMAZAN?DAN SONRA TESBİHLER, SECCADELER SANDIĞA,
DİNÎ TİTİZLİKLER GELECEK RAMAZAN?A BIRAKILMIŞ… İŞTE BU, ALLAH YANINDA MAKBUL OLAN TİTİZLİK DEĞİLDİR.
ALLAH?IN İNSANLARA İHSAN ETTİĞİ EL, AYAK, GÖZ, AKIL GİBİ SAYISIZ NİMETLERİ
NASIL SADECE RAMAZAN AYINA İNHİSAR ETMİYOR, ÖMÜR BOYU DEVAM EDİYORSA,
RABB?İN EMİRLERİNE OLAN BAĞLILIĞIMIZ DA RAMAZAN AYINA İNHİSAR ETMEMELİ,
 ÖMÜR BOYU DEVAM ETMELİ, SON NEFESE KADAR SÜRMELİDİR. ÖYLESİNE DEVAM EDİP SÜRMELİ Kİ,
DİNÎ MÜKELLEFİYETLERİMİZ BİZDE HAVA, SU GİBİ İHTİYAÇ HALİNE GELMİŞ OLMALIDIR.
NASIL İNSAN HAVASIZ, SUSUZ YAŞAYAMAZSA
BİZ DE DİNÎ MÜKELLEFİYETLERİMİZİ YERİNE GETİRMEDEN YAŞAYAMAZ HÂLE GELMELİYİZ.

3.NİTEKİM RAMAZAN?DA BİR YAKINIMI ZİYARETE GİTMİŞTİM.
MARUZ KALDIĞI HASTALIKTAN DOLAYI ORUCUNU YEMEK MECBURİYETİNDE KALMIŞTI.
AMA NASIL BİR YEMEK BU? DİYORDU Kİ:

4.- RAMAZAN GÜNÜ EVİMDE MECBUREN SU İÇERKEN ADETÂ ÜRPERİYOR,
KENDİMİ İTHAM EDİYORUM. İÇİMDE KAVGA, DÖVÜŞ BAŞLIYOR. ?SEN NASIL MÜSLÜMANSIN?
HERKES ORUÇ TUTARKEN ŞU MÜBAREK GÜNDE SANA ORUÇ YEMEK YAKIŞIR MI??
GİBİLERDEN SESLER GELİYOR ADETA KULAĞIMA.
DEMEK Kİ BU KARDEŞİMİZDE İSLÂMÎ HAYAT HAVA, SU GİBİ İHTİYAÇ HÂLİNE GELMİŞ.
BU HAYATIN DIŞINA ÇIKARSA MAZERETİ BİLE OLSA İÇİNDEN İKAZ SESLERİ DUYUYOR,
VİCDAN AZABI ÇEKİYOR.

5.NİTEKİM BİR BÜYÜĞÜMÜZÜN HASTALIĞINA RAĞMEN ORUÇ TUTMAKTA
NASIL BİR ISRARIN SAHİBİ OLDUĞUNU STV?DE GÖRDÜK.
İFTAR SAATİNE DOĞRU İYİCE HALSİZLEŞİYOR, HATTA KENDİNDEN GEÇİYOR,
SADECE DUDAKLARINDA OKUMAYA ÇALIŞTIĞI DUALARI FISILDAYACAK KADAR BİR TAKAT GÖRÜLÜYOR,
ADETA HAYAT MEMAT SINIRINDA BULUNUYOR. BİR ADIM ÖTESİ ÖBÜR ÂLEMDİR.
BUNDA HİÇ ŞÜPHE YOKTUR. KENDİSİNE DOKTORLAR ORUCUNU TUTMAMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLÜYORLAR,
HATTA TUTARSA ÖLEBİLECEĞİNİ DAHİ İMA EDİYORLAR. ONUN CEVABINA BAKIN LÜTFEN:
6.- BEN ORUCUMU YERSEM İŞTE O ZAMAN ÖLÜRÜM! DİYOR,
ORUCUNU YİYEREK ÖLMEKTENSE TUTARAK ÖLMEYİ TERCİH EDECEĞİNİ İFADE ETMİŞ OLUYOR.
ADETA DİNİ HAYATIN İÇİNDE YAŞAYABİLİRİM,
BU HAYATIN MAZERETLE DE OLSA DIŞINDA OLMAK BENİM İÇİN MÜMKÜN DEĞİLDİR, ÖRNEĞİNİ VERİYOR.
7.NİTEKİM YERMÜK SAVAŞI?NDA YARALANARAK SICAK KUMLARIN ÜZERİNDE MECALSİZ DÜŞEN,
 AYNI ZAMANDA DA SON ANLARINI YAŞAYAN BİR SAHABİYE BİR DİĞER SAHABİ KIRBASINDAKİ SUYU UZATIYOR,
ÇABUK ŞU SUYU İÇ DİYOR, YOKSA DUDAKLARIN İYİCE KURUYACAK, DİLİNİ DÖNDÜREMEZ HALE GELECEKSİN.

8.SAHABİNİN CEVABINA BAKIN LÜTFEN:
- SUYU ŞU KALKANIMA BOŞALTIN DİYOR, BEN ORUÇLUYUM ŞİMDİ SU İÇEMEM.
İFTAR VAKTİNE KADAR YAŞARSAM O ZAMAN İÇERİM, YOKSA ORUCUMU BOZAMAM,
RABB?İMİN HUZURUNA ORUÇLU OLARAK GİTMEYİ TERCİH EDERİM.
BUNLAR NEYİN İFADE VE İŞARETLEDİRLER ACABA?

9.DEMEK Kİ KENDİNİ İSLÂMÎ HAYATLA BÖYLESİNE ÖZDEŞLEŞTİREN MÜMİN,
RAMAZAN?DAN SONRA GÖMLEK ÇIKARIR GİBİ DİNÎ HAYATI ÇIKARIP ESKİ GAFLET GÖMLEĞİNİ GİYEMEZ.
BELKİ RAMAZAN?DA KAZANDIĞI GÜZELLİKLERİ BENİMSER,
ÖMÜR BOYU DİNÎ HAYATINI SÜRDÜRME AZİM VE GAYRETİNE GİRER. ONUN İÇİN ?RAMAZAN GİTTİ,
DİNÎ HAYAT BİTTİ? DENEMEZ. RAMAZAN GİDER; AMA DİNÎ HAYAT DEVAM EDER.
 ÇÜNKÜ BİZ ?RAMAZAN MÜSLÜMAN?I? DURUMUNA DÜŞMEK İSTEMEYİZ.

10.SÜLEYMANİYE CAMİİ BAŞ İMAMI MERHUM SADIK EFENDİ,
RAMAZAN MÜSLÜMAN?INI ANLATIRDI SOHBETİNDE.
BAYRAM NAMAZINDAN SONRA YAKLAŞAN BİRİ ELİNİ ÖPMEK İSTEDİĞİ HOCAEFENDİDEN HAKKINI HELAL ETMESİNİ İSTEYEREK ŞÖYLE DER:

12.- HOCAM, RAMAZAN BOYUNCA TERAVİHİMİZİ KILDIRDINIZ,
 BİZE HAKKINIZ GEÇTİ, HELAL EDİN. GELECEK RAMAZAN?DA GÖRÜŞMEK ÜZERE HAYDİ ALLAH?A ISMARLADIK!..

13.HOCAEFENDİ İLE HELALLEŞEN BU ZAT,
 İHTİMAL Kİ ELİNDE SECCADESİ, BAŞINDA TAKKESİYLE EVİNİN YOLUNU TUTAR,
İLK İŞİ HANIMA ŞÖYLE SESLENMEK OLUR:

14.- HANIM! AL ŞU SECCADEYİ, ŞU TAKKEYİ, ŞU TESBİHİ, DOLABIN EN ULAŞILMAZ YERİNE SAKLA.
BU RAMAZAN?IN GELECEĞİ DE OLACAKTIR ELBETTE.
O ZAMAN YİNE LAZIM OLACAK BUNLAR BANA. BİLİYORSUN BEN ÖYLE TEK RAMAZAN MÜSLÜMAN?I DEĞİLİM.
 GELECEK RAMAZAN İÇİN DE HAZIRLIĞIMI ŞİMDİDEN YAPMIŞ OLAYIM BÖYLECE.
15.EVET, BU TİP AYLIK MÜSLÜMANLIK RESULÜLLAH?IN TARİF ETTİĞİ MÜSLÜMANLIK DEĞİLDİR.
HADİSİN HATIRLATMASI ŞÖYLEDİR:
- EFDAL?ÜL AMALİ EDVEMÜHA! AMELLERİN EN EFDALİ, EN DEVAMLI OLANIDIR;
RAMAZAN?A MAHSUS ŞEKİLDE KALANI DEĞİLDİR.
EVET, BİZ RAMAZAN MÜSLÜMAN?I DEĞİLİZ.
 ÖMÜR BOYU DEVAM EDER BİZİM MÜSLÜMANLIĞIMIZ  ELHAMDULİLLAH…                                                                                                                                                  islam, islami, islami sohbet, islami chat, islam sohbet, dini sohbet , islam nurum, nurdua, din sohbet, din chat, asya sohbet, sohbet, chat, aysimam, nur muhabbet, muslumanlar, islami portal, islam sevgisi, sevdasi, muhabbet

Posted by Zahid in Hz: Muhammed S.a.v on 23-08-2010

Haya, hoşa gitmeyen yahut terk edilmesi yapılmasından daha uygun olan,
bir şeyin yapılması esnasında yüzünde beliren ince kızarma hali olarak tanımlanır.
Utanma, sıkılma manalarına da gelen haya, en geniş şekliyle İslâm ahlâkında yerini bulmuştu.
Bu ahlâk en mükemmel haliyle yine Peygamberimizde görülmektedir.
Peygamberimiz her türlü temiz huyda olduğu gibi, haya bakımından da insanların en üstünü ve en utangacı idi.
Peygamberimiz son derece haya sahibiydi.
 Görülmesi ve açılması ayıp sayılan şeylere karşı gözü kapalı, âdeta yumuktu.
 Bu hususta da insanların en edeplisiydi.
 bir hadislerinde efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Haya imandan bir bölümdür, hayası olmayanın imanı da yoktur.”
Yine Hz. Âişe validemizin ifadelerine göre, Peygamberimiz edebe aykırı bir söz söylemez,
böyle bir söz söylemeye kesinlikle teşebbüs bile etmezdi.
Çarşı ve pazarda herkesi rahatsız edecek şekilde yüksek sesle konuşmazdı.
Kötülüğe aynı ile karşılık vermez, aksine, hoşgörülü davranır veya affederdi.
Hoşlanmayacağı bir şeyi söylemek zorunda kalsa bile dolaylı olarak söylerdi.
Hayasının fazlalığından dolayı hiç kimsenin yüzüne dik ve sabit bir şekilde bakıp kalmazdı.
bir gün sahabeyi kiramla hasbhal ederlerken;
Yüce Allah’tan hakkıyla, gerçek haya ile haya ediniz” buyurunca, Sahabîler:
“Ya Resulallah, Allah’a hamd olsun, biz Allah’tan haya edip utanıyoruz” dediler.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v) şu tavsiyede bulunur:
“Haya etmek böyle değildir. Allah’tan hakkıyla haya etmek, başı ve başın taşıdığı organları,
karnı ve karnının içine doldurduğu organları, haramdan korumak,
ölümü ve toprak altında çürümeyi hatırda tutmaktır.
Âhireti isteyen kişi de dünyanın zinetini bırakır. İşte, kim böyle yaparsa,
Allah’tan gerçek manada haya etmiş olur.”
“Haya ve sükût imandandır. Bunlar insanı Cennete yaklaştırır ve Cehennemden uzaklaştırır.
Hayâsızlık ve fuhuş ise şeytandandır. Bunlar da Cehenneme yaklaştırır ve Cennetten uzaklaştırır.”
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Allah bir kimseyi helak etmek istediği zaman ondan utanmayı kaldırır.
Utanması kalkınca hep kötülük işlediğini görürsün. Kötü kişiye kimse güvenmez.
O zaman hep hainlik yapar ve hainliğe uğrar. Bu defa da acıma duygusundan mahrum olur
ve lanetlenerek kovulur. Böylece o kişi İslâmdan uzaklaşır.”

 islam, islami, islami sohbet, islami chat, islam sohbet, dini sohbet , islam nurum, nurdua, din sohbet, din chat, asya sohbet, sohbet, chat, aysimam, nur muhabbet, muslumanlar, islami portal, islam sevgisi, sevdasi, muhabbet

Posted by Zahid in Dini Sohbetler on 23-08-2010

Bilindiği gibi fıkıh ilminin konusu, insanoğlunun fiilleridir.
 Gayesi ise, insanı dünyada ve ahirette saadete ulaştırmaktır.
İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) fıkhı şu şekilde tarif etmiştir:
“Fıkıh ilmi kişinin leh ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir.
İlim ancak amel etmek işindir. İlim ile amel etmek;
ahiret saadeti işin dünya meşguliyetlerini terkedip, gönülden şıkarmaktır.
 Leh ve aleyhte olan şeylerden maksad;
mükellef (sorumlu) olan müslümanları ilgilendiren emir ve nehiyler ile mübah olan şeylerdir.
Ahiret saadetini elde etmek işin dünya meşguliyetlerini terketmekten maksad;
dünya hırsını, mal sevgisini terk edip (bütün imkanlarını) Allah yolunda hizmete vasıta kılmak
ve böylece ahiret saadetini elde etmektir.” İnsanoğlunun lehindeki ve aleyhindeki hakları;
Allahû Teâlâ’nın (cc) kitabında ve Resûl-i Ekrem (sav)’in sünnetinde, muhkem ve müfesser olarak belirlenmiştir.
Bu hakların gizlenmesi, tahribi veya değiştirilmesi mümkün değildir.
İnsanoğlunun haklarına sahip olabilmesine “Ehliyet” denilir.
Allahû Teâla (cc)’nın teklifleri bu ehliyete dayanır.
Her mükellef, işinde bulunduğu hal ile ilgili ilimleri öğrenmek ve onlarla amel etmek durumundadır.
 Zira bu ilimler, dünya ve ahiret saadeti işin zaruridir.
Her mükellefin üzerine farzdır. öğrendikleri ile amel eden müslümanlar,
değişik nimetlere mazhar olurlar. .Resûl-i Ekrem (sas):
“Bir kimse bildikleriyle amel ederse, Allahû Teâla (cc) o kimseye bilmediklerini öğretir”
 müjdesini verdiği sabittir. Zerre miktarı iyiliğin de, zerre miktarı kötülüğün de,
karşılığının verileceği, hesap gününe hazırlanan her mü’min,
İslâm’ı öğrenme ve salih amel işleme hususunda titizlik göstermelidir.
 islam, islami, islami sohbet, islami chat, islam sohbet, dini sohbet , islam nurum, nurdua, din sohbet, din chat, asya sohbet, sohbet, chat, aysimam, nur muhabbet, muslumanlar, islami portal, islam sevgisi, sevdasi, muhabbet

Posted by lodos in islami Sohbetler on 23-08-2010

ŞEYH MUHAMMED EL-HAZÎN

(1231-1309m.)

 

Risale-i Nur enstitüsü

 

Şeyh Muhammed el-Hazîn Hz. (ks.), Osmanlı Devleti’nin Read the rest of this entry »

Posted by lodos in islami Sohbetler on 23-08-2010

Zemahşeri

(467 (1075)-538 (1143))

 

Şamil İslam Ansiklopedisi – Bedreddin ÇETİNER

Read the rest of this entry »

Posted by lodos in islami Sohbetler on 23-08-2010

ALKAME BİN KAYS

(591 – 681m.)
Osman BİLGEN obilgen@yeniumit.com.tr

Alkame ibn Kays, tefsir, kırâat, fıkıh ve hadîs Read the rest of this entry »

Posted by lodos in islami sohbet on 23-08-2010

ATA BİN YESAR

(659-743 m.)

 

 

Tâbiîn devrinde Medîne’de yetişen büyük âlimlerden. Künyesi, Ebû Muhammed Medenî’dir. Hilâlî lakabı ile de tanınmaktadır. Peygamber efendimizin, sallallahü aleyhi ve sellem mübârek hanımlarından hazret-i Read the rest of this entry »

Posted by lodos in islami sohbet on 23-08-2010

Ebu Nuaym

(?- 1038)

 

Onuncu asırda yaşamış İslâm alimlerindendir. Hadis, kelâm, tasavvuf ve tarih alanında eserler kaleme almıştır. İsfahan’da doğmuş olmasından dolayı İsfahanî, oğlunun ismine izafeten de Ebu Nuaym unvanıyla anılmış ve bunlarla meşhur olmuştur. Asıl adı Ahmed’dir. İlim öğrenmek ve özellikle de hadis ilmini tahsil etmek maksadıyla bir çok İslâm Read the rest of this entry »

Page 4 of 27« First...«23456»4812...Last »
Sayac Ekle