Tevhid Nedir Ve bizler Tevhidi nasıl yaşamalıyız, tevhid kişinin sadece kendisinimi ilgilendirir iman etme konumunda yoksa genel olarak kapsama alanı nedir? bunlara ufak bir açıklama teşkil eden Mustafa İslâmoğlun bir makalesini yayınladık.
Daha önce verdiğimiz ayetlerden de anlaşılacağı gibi İslâm siyâsetinde mutlak otorite, mutlak güç, mutlak kanun koyucu, Allâh’tır. Şeriatını (fert ve toplumu kuşatan hukuk kuralları bütünü) Kitab’ta (Kur’ân) va’z eden Allâh, onu kendisi adına yürütme (hilafet) işini elçisi eliyle gerçekleştirmiştir. cet shell
Bunun ilk şartı ilahi hukukun uygulanacağı toplumun O’nun hakimiyetini, otoritesini kabul etmesidir. İslâm siyâsetinde bir fert, aile, sınıf veya zümre Allâh’ın otoritesine ortak olamaz. İslâm bu yönüyle teokrasi değildir. Teokrasi dîn adına ortaya çıkmış bir zümrenin tahakkümüdür. İslâm’da ise böyle bir zümre yoktur. Çünkü ‘dînî olan-dînî olmayan’ ayrımı, Allâh’ı dünyanın ve ahiretin tek otoritesi telakki eden; hakimiyeti ,kayıtsız-şartsız O’na has kılan bir siyâsette geçersizdir.
Allâh, koyduğu hukuk kuralları önünde yaratılmış vasfına sahip olan herkesi -onu uygulama makamında olanlar da dahil- eşit görmekte, İslâm siyâsetinin temeli, hukukun üstünlüğü ilkesine dayanmaktadır.
İslâmi siyâsette “devlet”, bugün dünyada geçerli olan devlet anlayışından farklıdır. Çağdaş ya da antik, İslâm dışındaki tüm devlet anlayışları ve örnekleri ekonomik, askeri ve diğer alanlarda “örgütlenmeye” dayalıyken İslâm devlet anlayışı şeffaf yapısıyla fazilete dayalıdır. İslâm dışı siyâsetlerde “devlet” halka rağmen yaşayabilecek kadar örgütlenerek elinde bulundurduğu yasama, yargı ve yürütme imkanlarını bir “şahs-ı manevi” halini alan “devlet” adlı “örgüt”ün tahakkümünü pekiştirmek için kullanır. İslâmi siyâsette halktan ayrı ve bağımsız “devlet” adlı bir şahs-ı manevi yoktur. Çünkü bu siyâsette halk “iyâlullâh”tır, devlet ise Allâh’ın adâletinin dağıtıcısı ve halkın hizmetkârıdır.
“Kutsal örgüt” temellerine değil, fazilet ve adâlet temellerine dayanan İslâmî yönetim mekanizması, evrensel adâleti toplumda geçerli kılmanın adıdır. (Bakın: Şûra, 15)
İslâm hukuku, dokunulmazlığın ve imtiyâzın olmadığı bir hukuktur. Kânunu uygulayanlardan yürütmenin başına (halîfe) kadar herkes onun önünde eşittir.
İslâmî siyâsette yönetenle yönetilen arasındaki ilişki otokontrole dayanan ilişkidir. Birbirlerini denetlerler. “Allâh’a itaat etmeyene itaat yoktur” ilkesi İslâmî siyâsetin temel ilkelerindendir. Zâlim bir yöneticiyi uyarmak en büyük cihâd olarak nitelenir.
Şûra’ya dayanan İslâmî siyâset saltanata dayalı her türlü uygulamayı şiddetle reddeder. Yöneten yönetilen ilişkileri üzerine söylenmiş şu hadîsler İslâm siyâsetinin mantığını içeriyor:
“Benden sonra, kötü bir sınıf yönetime gelir. Söylediklerini yapmaz, yapmadıklarım söylerler. Emrolunmadıkları şeyleri yaparlar, kim eliyle onlara karşı koyup savaşırsa o mü’mindir. Diliyle onlara karşı savaşırsa o yine mü’min kimsedir. Kalbi ile onlara karşı buğzeden kimse de mü’mindir. Bundan sonrasında hardal tanesi kadar îmân yoktur.” (Ebû Dâvûd, Kitâbu’l Melâhim 17; Tirmizî, Kitâbu’l Fiten 12; Nesâî, Kitâbu’l Bîa 36)
“Cihâdın en fazîletlisi, zâlim hükümdarın karşısında hakkı söylemektir.” (Nesâî, VII/161)
“Halk başlarına geçen bir zâlimin zulmüne engel olmazsa Allâh’ın onlara kapsayıcı bir belâ göndermesi umulur. Benden sonra bazı yönetimler işbaşına gelecekler. Onların yalanlarına doğrudur diyenler onların işledikleri zulme yardımcı olanlardır. İşte onlar benden değildir, ben de onlardan değilim.” (Nesâî, VII/160)
“Uzak olmayan bir vakitte sizin başınıza öyle yönetimler gelir ki, rızıklarınızı ellerine geçirirler (sömürürler). Ne söyleseniz yalan, ne yapsanız kötü iş olur. Siz onların bayağılıklarına iyi demedikçe sizden memnun olmazlar. İşte o zaman siz, onları doğru yola getirmek için karşılarında hakkı söyleyeceksiniz. Eğer onlar azgınlık yapar haddi aşarlarsa ve bir kimse de bunlara karşı geldiği için öldürülürse elbette o şehîddir.” (Kenzu’l Ummal, Hadis No: 14876, VI/67)
“Her kim yönetimi hoşnut etmek için Allâh rızâsına aykırı olacak bir biçimde konuşursa, Allâh’ın dîninden çıkmıştır.” (Kenzu’l Ummal, Hadis No: 14888, VI/70)
Mustafa İslâmoğlu (İmamlar ve Sultanlar Kitabından)